Bilim Tarihinde yapılacak çok iş var!

Bilim tarihçisi Yavuz Unat'la bilim ve bilim tarihi üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Bilim Tarihine kimlerin katkısı olmuş sorduk.

Bilim Tarihinde yapılacak çok iş var!

İnsanların tarih boyunca yapmış olduğu, dünyanın ortak hafızasına aktardığı çalışmaları, bilgileri konu edinen “Bilim Tarihi” alanıyla ilgili Kastamonu Üniversitesi’nden Yavuz Unat’la görüştük.

Bilim tarihinin önemini, Osmanlı döneminde yapılan bilimsel çalışmaları, Salih Zeki Bey’i, şu anda yapılan çalışmalarla ne aşamada olduğumuzu konuştuk.

Öncelikle sizleri tanıyabilir miyiz?

Lisans, yüksek lisans ve doktoramı Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Bilim Tarihi alanında yaptım. Bilim Tarihçisiyim. Bilim tarihinde uzmanlık alanım astronomi ve teknoloji tarihi. Özel olarak da İslâm astronomi, Türk astronomi, Osmanlı astronomi alanlarında çalışmalarım bulunmaktadır.

Yüksek Lisansım 15. yüzyılın önemli bilim adamlarından Ali Kuşçu’nun Fethiye adlı astronomi kitabı üzerinedir. Doktora çalışmam ise 9. yüzyıl Türk astronomlarından Fergânî’nin astronomi kitabı üzerinedir. Bu çalışmam 1998 yılında Harvard’da Türkçe olarak yayımlandı.

Yayımlanmış 17 kitabım ve çok sayıda makalem mevcut. Kitaplarımın dokuzu genel bilim tarihi ve Osmanlı bilimine ilişkin. Bu konuda en son kitabım Prof. Dr. Melek Dosay Gökdoğan ve Prof. Dr. Remzi Demir ile birlikte Atatürk Kültür Merkezi Yayımlarından Osmanlılarda Bilim ve Teknoloji’dir.

Kitaplarımdan biri Türk teknoloji tarihine ilişkin. 13. Yüzyılın ünlü Türk mühendislerinden Cezerî’nin eseri . Prof. Dr. Sevim Tekeli ve Prof. Dr. Melek Dosay Gökdoğan ile birlikte hazırladığımız ve Türk Tarih Kurumundan 2002’de yayınlanan bir eser El-Câmi Beyne’l-İlm ve’l-Amel en-Nâfi Fî Sınaâti’l-Hiyel.

Diğer yedi kitabım ise astronomi tarihi üzerine. Bu alanda hazırladığım en son iki eserden biri Türk astronomisi diğeri ise Ali Kuşçu üzerine. Bu kitaplar 2008 tarihli Tarih Boyunca Türklerde Gökbilim ve 2009 tarihli Ali Kuşçu, Çağını Aşan Bilim İnsanı.

Özelde, bilim tarihi alanının önemi nedir?

Bilim tarihi, bilginin hangi aşamalardan geçerek, bugün bilim dediğimiz bilgi türünün oluştuğunu, bilime ne gibi ve ne zamanlar katkılar yapıldığını konu edinen bir disiplindir. Bilim tarihi bu süreçte özellikle şu noktalara dikkatini yoğunlaştırmaktadır:

Bilginin aşamalarını belirlemek,

Bilimsel kuramların doğuşunu ve gelişimini olgusal ve deneysel verilere dayanarak betimlemek,

Bir toplumun bilime ne zaman ve hangi durumda katkı yapabildiğini örneklerle ortaya koymak,

Bu katkılar yapılırken bilim adamlarının nasıl bir uğraş verdiklerini, kullandıkları yöntemleri, araç ve gereçleri göz önüne sermek,

Bilimin değerini ve önemini sorgulayarak, bilimsel etkinliği bütün yönleriyle tanımaya ve tanıtmaya çalışmak,

Elde edilen bilimsel sonuçların uygulamaya nasıl geçirildiklerini, bunların insan yaşamında ne gibi değişikliklere neden olduğunu incelemek,

Bir toplumun bilime katkı yapacak düzeye getirilebilmesi için neler yapılması gerektiğini somut örneklere dayanarak göstermek.

    Bu saydığım maddeler bilim tarihinin önemini de aslında yeterince ortaya koymaktadır. Bu açıdan yaklaşıldığında, insanlığın maddi ve manevi ürünlerinin doğru biçimde değerlendirilmesinin ve evrensel boyutta bir toplumun entelektüel kültür açısından yerini ve değerini nesnel olarak ortaya koymanın da en iyi yolunun bilim tarihi olduğunu söylemek yerinde olur. Örneğin neden Antik Helen döneminde parlak bir uygarlık ortaya çıkmıştır? Bu bir mucize midir yoksa doğal gelişmenin sadece sıradan bir evresi midir? Eğer bilim tarihi çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu dönemi mucize olarak değerlendirmekten başka bir seçenek olmayacaktı. Oysa bugün sahip olduğumuz veriler bu dönemin gerçekten parlak bir bilimsel etkinlik evresini oluşturduğunu ve bunu sağlayan temel bilgilerin büyük ölçüde bir önceki uygarlıkta, mesela Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında, alındığını ortaya çıkarmıştır.

    Tarihin çeşitli dönemlerinde, bazı bölgelerde, gerçekten bir altın çağ yaşanmış, bazen de karanlık dönemlere girilmiş, aynı toplumlar adeta çökmüştür. Bilim tarihçilerinin yaptıkları incelemeler, bilgi birikiminin artışı ve azalışı ile toplumun ilerleyişi ve gerileyişi arasında tam bir paralelliğin olduğunu göstermiştir. Farklı dönemlerin siyasi ve ekonomik durumlarını, felsefelerini, dünya görüşlerini inceleyerek bilimin gelişme veya gerilemesine neden olan düşünce ve davranışları saptamak ve bu yolla geleceğe ışık tutmak mümkündür.

    Sizin bilim tarihi alanında önemli çalışmalarınız var. Özellikle Müslümanların bilim tarihiyle alakalı makaleleriniz ve eserleriniz var.  Müslümanların bilim tarihi çok fazla üstünde durulan bir alan değil. Sizi bu konuda çalışmaya sevk eden şey nedir?

    Evet, İslâm bilimi çok çalışılan bir alan gibi görünmüyor. Ancak şunu da söylemeliyiz ki, bilim tarihi geliştikçe Batı’da İslâm bilim tarihi alanına ilgi artmıştır. Zira artık şu bilinmektedir ki, Batı’nın Rönesans döneminin temelinde yer alan 12. Yüzyıl Rönesans’ı dönemi, İslâm bilim insanlarının çalışmalarıyla şekillenmiştir.

    Beni bu alana sevk eden şey, bu alanın özellikle Türkiye’de bakir bir alan oluşudur. Türkiye’de bilim tarihi alanı henüz yeni yeni anlaşılıyor ve değer kazanıyor. İslâm bilimiyle ve özellikle Türklerin yaptığı katkılarla ilgili o kadar çok araştırılacak konu var ki... Neredeyse neye el atsanız yepyeni fikirler ortaya çıkıyor. Geçmişte katkı yapmadığımızı düşündüğümüz yeni bilim insanlarıyla karşılaşıyoruz. Bu da bizim için çok önemli.

    Ortaçağ dedikleri dönemde Dünya Müslümanları arasında bilimsel çalışmalar ne boyuttaydı? Nasıl gelişti? Yapılan çalışmaların, dünya kültür mirasına etkileri neler oldu?

    Ortaçağ’ın ilk dönemleri Karanlık Çağ olarak adlandırılır. Bu dönemde Batı’da bilimsel etkinlik önemini yitirmiş ve felsefe ve bilim, dinî otoritelere bağlı olarak yürütülmeye çalışılmıştır. Hıristiyanlık düşüncesi kendi inançları uğruna Antik bilgi birikimini reddetmiştir. Aşağı yukarı dördüncü yüzyılda başlayan ve onuncu yüzyıla kadar süren bu döneme bilim tarihçileri Karanlık Çağ adını verirler. Karanlık Çağ, Batı’da bilime ve felsefeye katkı yapılmayan bir dönemi temsil eder. Öyle ki bu dönemde, hatta on dördüncü yüzyıla kadar olan Batı düşüncesi içerisinde, bilime katkı yapmış bir bilim adamının adını vermek neredeyse imkânsızdır.

    Ne var ki özellikle 1950’lerden itibaren yapılan bilim tarihi çalışmalarıyla bu niteleme önemini kaybetmiştir. Zira Avrupa, Karanlık Çağ Dönemi’ni yaşarken yedinci yüzyılda Doğu’da yeni bir din, İslam Dini ortaya çıkmış ve Avrupa’nın talip olmadıkları bilimsel bilgiye talip olmuşlardır. Yunan, Roma ve Hıristiyan kültürleri kısa sürede Müslümanların dikkatini çekmiş ve buraları fethetmeye başlamışlardır.

    Yedinci yüzyılın ortalarında bilim ve kültür merkezi İskenderiye, Müslümanların eline geçti ve Müslümanların toprakları İran’dan Akdeniz’in Güney kıyısına, İspanya’ya kadar genişledi. Böylece geçmişin bilimsel ve felsefi değerlerinin korunduğu bu yerler İslâm Dünyası’na doğru kaydı ve sekizinci yüzyılda Müslümanlar dünyanın entelektüel liderleri olmaya başladılar. Olağanüstü bir hızla bilimsel yapıtları Yunancadan Arapçaya çevirdiler. Bu çeviri etkinliği dokuzuncu yüzyılda doruğa ulaştı. Ardından Müslüman bilim adamları bu kaynağı ciddi bir biçimde özümlemeye, eleştiri süzgecinden geçirmeye başladılar ve bilime özgün katkılar yaptılar.

    Müslümanların bilime ve felsefeye daha ilk dönemden bağlılıkları kayda değerdir. Bilim, İslam düşüncesinde bu desteği hem Kur’an-ı Kerim’den hem de bilime destek veren ve hamilik yapan Halifelerden almıştır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan birçok ayet bilimi destekleyici nitelikteydi ve Hazret-i Muhammed de birçok hadisinde bu konuya vurgu yapıyor, bilimi destekleyici tavır takınıyordu. Bu da daha ilk dönemden itibaren bilimin gelişmesi için olumlu bir ortam yaratmıştı.

    Ayrıca Abbasi Döneminde Mansur, Harun Reşit, Memûn gibi halifeler bilime büyük destek veriyorlar, özgür tartışma ortamları oluşturarak bilim adamlarının İslam topraklarına gelmelerini sağlıyorlardı. Örneğin 786-809 yılları arasında halifelik yapan Harun Reşit, Bağdat’ı bilim ve kültür merkezi haline getirmeye büyük gayret göstermesiyle tanınır. Bunun için öncelikle bir çeviri bürosu niteliğindeki Bilgelik Evi’ni (Beytülhikme) kurdu ve burada çeviriler yapılmasını sağladı. 813-833 yılları arasında Halifelik yapan Memûn zamanında burası bir akademiye dönüştü.  Hatta Memûn’un, o dönemde zengin bilim ve felsefe yapıtlarıyla dolu olan Sicilya Kütüphanesi’nde bulunan yapıtları Sicilya Kralı’ndan istemek için mektup yazmış olduğu ve Horasan’dan Bağdat’a develerle kitap taşıttığı da bilinmektedir. Memûn bununla da kalmadı, ilk defa olarak gözlemevi adı verilen yapıları inşa ettirdi ve astronomları burada topladı.

    Aşağı yukarı on ikinci yüzyıldan sonra İslam Dünyası’ndaki bilimsel faaliyetlerin hızı bir takım nedenlerden dolayı yavaşlasa da on altıncı yüzyıla değin sürdü. Müslümanların Antik Yunan bilimini tercüme edip kullanmaları sayesinde Antik Yunan kültürü kaybolmadı. On birinci yüzyılda Batı Antik Yunan kültürüyle Müslümanlar vasıtasıyla karşılaştı. Müslüman bilim adamlarının eserleri sayesinde Antik kültürün bilgisini yeniden elde etti ve bu yüzyıldan sonra yaklaşık iki yüz yıl süren bir çeviri faaliyetine başladı. Doğal olarak bu çeviriler Arapçadan Latinceyeydi. Bu sayede Avrupalılar hem Antik bilim mirasına kavuştular hem de Müslümanların yaptıkları bilimsel çalışmalarla karşılaştılar. Bu da ister istemez on ikinci yüzyılda bilim ve kültürde Batı’da yeni bir kültür devinimine yol açtı ve Rönesans’ın ortaya çıkışıyla devam etti.

    Ortaçağda Dünya Müslümanlarının yaptıkları bilimsel faaliyetlerin göz ardı edilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

    Yeni yapılan çalışmalarla birlikte Ortaçağ İslam dünyasında yapılan bilimsel faaliyetlerin göz ardı edilmesi artık imkânsız hale gelmiştir. Gerçekte İslam Dünyası’ndaki çalışmaların yoğunluğu yine Batılı bilim tarihçilerinin yaptığı çalışmalarla ortaya çıkmıştır. Bizler bu çalışmalara sonradan yöneldik. Örneğin Ömer Hayyam’ın çalışmaları olsun Cezeri’nin çalışmaları olsun ilk olarak Batılı bilim tarihçilerinin yaptığı çalışmalarla su yüzüne çıkmıştır.

    Belki şunu demek gerekiyor; bizler bu çalışmalardan neden geç haberdar olduk ve bu derece önemli olan alanı yani bilim tarihi alanını geliştirmedik? Türkiye’de profesyonel olarak bilim tarihi çalışmaları, Ankara Üniversitesi’nde, İstanbul Üniversitesi’nde ve Kastamonu Üniversitesi’nde sürdürülmektedir. Bazen de konunun uzmanı olmayan kişiler bu alanda çalışmaktadır. Ancak bu kişiler önemli hatalar yapmaktadırlar. Uzmanlar olarak yaptığımız çalışmalarla biz şunu söylemiyoruz: Her şeyi biz bulduk. Bu bir hatadır. Bilimin tarihini bilmemektir. Mesela, Mimar Sinan diferansiyeli kullandı mı? Bu bir hata, kullanamaz. Zira matematiğin bir gelişimi vardır. 4. Derece denklemlerinin bulunması ve 5. Derece denklemlerinin çözümünün olmadığının keşfedilmesi gerekiyor. Yine diyorlar ki Yer’in döndüğünü Biruni (ya da Beyruni) ilk defa ispat etti. Oysa Beyruni Yer’in hareketini sadece tartışır. Bu tartışma zaten Antik Yunan’da da yapılmıştır. Bu tartışma tabii ki önemlidir, ama Beyruni kitabında bu tartışmayı yapmasına karşın Yer’in dönmediğini söyler.

    İşte uzmanlar bu kitapları okuyarak görüş bildirenlerdir. Uzman olmayanlar yanlış bilgilerle bazı yanlış sonuçlara ulaşır. Ama bunun yanında bazı önemli çalışmalar vardır ki biz de bunları bulmuş ve Dünya bilim tarihi literatürüne sokmuşuzdur. Örneğin Batı’da Alfraganus olarak tanınan Fergani adlı astronom 15 yüzyıl Batı astronomisine katkı yapmıştır. Yeni bir şey bulmamıştır ama Antik Yunan astronomisinin Batı’ya geçmesinde öncü rol oynamıştır. Örneğin ünlü şair Dante’yi etkilemiştir. Yine Batı’da basit bir müneccim (astrolog) olarak geçen ünlü Türk astronomu Takiyüddin’in çalışmaları bilim tarihçilerimiz tarafından değerlendirilmiş ve gerçekte çok önemli bir astronom olduğu kanıtlanmıştır.

    O dönemde yaşayan ilim adamlarının, tek bir alanla sınırlı kalmayıp, birçok ilimle ilgilendiğini, eserler verdiğini görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

    Evet, o dönemde bilim adamları tek bir alanla sınırlı kalmamış, birçok bilimle ilgilenmişlerdir. Ancak bu dönemin bir özelliğidir. O dönemde yaşamış Batılı bilim adamları da aynı şeklide birçok bilimle ilgilenmişlerdir. Zira o dönemde bilgi bu dönemdeki gibi alt dallara ayrılmamış ve genişlememiştir. Örneğin astronomiyi bilmek için Antik Yunanlı astronom Batlamyus’un Almagest’ini bilmek yeterlidir; yine matematik bilmek için Öklit’in matematik kitabını, tıp bilmek için İbn Sinâ’nın kitabını bilmek yeterlidir. Oysa bugün bir matematikçi kendi alanını bile tam olarak bilemez. Bilgi günümüzde çok ayrıntıya inmiş ve uzmanlaşmıştır.

    Genelde, Osmanlı döneminde bilim tarihi alanında çalışan kimsenin olmadığı bilinir. Ancak ben, sizin de editörlüğünü yaptığınız bir kitapta, Salih Zeki Bey’in varlığından haberdar olunca oldukça şaşırmıştım. Salih Zeki Bey kimdir ve Osmanlı döneminde bu alanda çalışmış olan başka isim var mıdır?

    Genelde Osmanlı’nın son dönemlerinde bilim yok diye düşünülür. Oysa bu kanı yanlıştır. Tabi bunun nedeni henüz o dönemlerin tam olarak araştırılmamasıdır. Araştırdıkça önemli bilim adamlarına ulaşmaktayız. Tabi bunun en büyük zorluğu bu eserlerin Arapça ya da Arap harfleriyle yazılmasından kaynaklanıyor. Bu da zaten bilim tarihi alanının zorluklarındandır. Bilim tarihi çalışanları Arapça, Yunanca, Latince, Osmanlıca gibi klasik dilleri bilmek zorundalar.

    1875-1925 yılları arası, Türkiye için zorlu ve güç bir dönemdir. Birinci ve İkinci Meşrûtiyet bu dönemlerde gerçekleştir. “93 Harbi” olarak da anılan Türk-Rus Savaşı yine bu dönemde yaşandı. 31 Mart Ayaklanması, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı, İstanbul’un İşgali, Erzurum ve Sivas Kongreleri ve Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması bu dönem içerisinde seyir etti. Bu büyük siyasî ve askerî olaylar, ülkemizin fikir hayatında büyük çalkantıların oluşmasında etkin oldu. Tüm bu olumsuz gelişmelere karşın, bilim ve felsefe alanlarında çok önemli hamleler yapıldı ve oldukça seçkin düşünürler yetişti. Bunların içerisinde Sâlih Zeki Bey önemli bir yer tutmaktadır. 1864 yılında İstanbul’da doğan Sâlih Zeki Bey, dört yaşında annesini ve altı yaşında ise babasını yitirmiş ve 10 yaşına geldiğinde büyük annesi tarafından Dârüşşafaka’ya verilmiştir. Burada dönemin önde gelen matematikçilerinden Mehmed Nâdir Bey’den matematik dersleri alan Salih Zeki, 1882’de bu okulu birincilikle bitirmiş ve Posta ve Telgraf Nezâreti, Fen Kalemi’ne memur olarak atanmıştır.

    Sâlih Zeki Bey 1887’den sonra matematik ve astronomi tarihine yöneldi. Amacı Ortaçağ İslâm Dünyası’ndaki bilimsel çalışmaları, yazmalara dayanarak aydınlatmaktı. Bu çalışmalar sonucunda 1889’da bilim tarihiyle ilgili ilk makalesi olan Hint Rakamları Üzerine Rapor adlı makalesini yayımladı. Burada bugün kullanmakta olduğumuz rakamların kökenlerini ele aldı. Bu makale, muhtemelen bir Türk bilim tarihçisi tarafından yurt dışında yayımlanan ilk bilim tarihi makalesidir. Bu tarihten sonra Sâlih Zeki Bey’in meşguliyeti giderek arttı. Çeşitli okullarda bilim dersleri vermeye başladı ve bu arada bilim tarihi çalışmalarının ilk sonuçlarını yayımlamaya devam etti. Resimli Gazete dergisinin yöneticisi oldu ve burada çeşitli yazılar yazdı. Ayrıca piyanist Vecihe hanımla evlendi ve ondan bir oğlu oldu. 1895 yılında Rasadhâne-i Âmire müdürlüğüne getirildi ve 1908 yılına kadar bu görevde kaldı.

    1897 yılında, Sâlih Zeki Bey uzun bir süreden beri üzerinde yoğun bir biçimde çalıştığı Kâmûs-ı Riyâziyyât’ın yani Matematiksel Bilimler Ansiklopedisi`nin Birinci Cildi’ni yayımladı. Amacı, matematik ve astronomi bilimlerinde kullanılan bütün terimleri açıklamak ve bütün matematikçilerin ve astronomların hayat öykülerini ve eserlerini tanıtmaktı. Ancak bu yapıtı tamamlayamadı.

    Bu sıralarda Sâlih Zeki Bey, bilim tarihi araştırmaları sırasında ulaşmış olduğu sonuçlardan bazılarını da yurt dışında yayımlanan saygın dergilerde bastırmaya başladı. 1898’de Journal Asiatique’de Doğulular’da Cebirsel Notasyon başlığını taşıyan bir makale yayımladı ve Türk matematik tarihi açısından son derece önemli olan bu makalesinde cebirsel simgelerin tarihine bazı katkılarda bulundu. Aynı makale Fransızca olarak, 1898 yılı içinde Paris’te küçük bir kitapçık olarak yeniden basıldı.

    1908-1909 öğretim yılında, Darülfünunda Analitik Geometri, Matematiksel Fizik, Astronomi ve Olasılıklar Hesabı dersleri verdi. Ayrıca birbiri ardı sıra muhtelif düzeylerde ve muhtelif alanlarda ders kitapları yayımladı. 1910-1912 yıllarında çeşitli ders kitaplarını yayımladı. Bu yayınları aracılığıyla, Türkiye’de çağdaş fiziğin temel konularını ayrıntılı bir biçimde tanıttı. Bu nedenle, matematik alanında olduğu gibi, fizik alanında da Sâlih Zeki Bey’in bir öncü olduğunu söylemek, sanırız yanlış olmayacaktır.

    1912’de Ma‘ârif Nezâreti müsteşarlığına getirilen Sâlih Zeki Bey, aynı yıl içinde Dârü’l-Fünûn Konferansları’nın birinci ve ikinci ciltlerini yayımlamıştır. Türk matematik tarihi ve matematik felsefesi açısından çok önemli olduğunu düşündüğümüz bu konferanslarda, Salih Zeki Bey, 19. yüzyıl matematiğinin en önemli konuları arasında bulunan “Öklit-dışı Geometriler” ile “Sanal Nicelikler Üzerine Kurulmuş Çeşitli Alanlar”ı ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır.

    Aynı yıl Sâlih Zeki Bey, Ünlü Fransız matematikçisi ve bilim felsefecisi Poincaré'nin (Puankare) bilim felsefesiyle ilgili olan yapıtları üzerinde çalışmaya ve bunlardan önemli bulduklarını çevirerek yayımlamaya girişmiş, böylece Poincaré’nin bilim anlayışının Türkiye’de tanınması mümkün olmuştur.

    Sâlih Zeki Bey, 1913’te Daülfünun`un rektörlüğüne atanmıştır; bu yıl, hem yönetsel hem de bilimsel sorunlarla uğraşmış ve dört tane ders kitabı yayımlamıştır. Büyük yapıtı Âsâr-ı Bâkiye’nin birinci ve ikinci ciltlerinin basımı bu yıllara rastlar. Âsâr-ı Bâkiye’de Salih Zeki, Müslüman bilginlerin Batı bilimine yapmış olduğu katkıları orijinal kaynaklara ve Batı kaynaklarına dayanarak göstermiştir. Bugün de değerinden bir şey kaybetmeyen bu eserin maalesef üçüncü cildini yayımlayamamıştır. 1914 yılında da Salih Zeki Mîzân-ı Tefekkür adlı eserini yayımladı. Sâlih Zeki Bey, bu eserinde İngiliz matematikçilerinden George Boole’un geliştirmiş olduğu Cebirsel Mantık’ı ayrıntılı bir biçimde tanıttı ve savundu.

    1914-1916 yılları arasında da Sâlih Zeki Bey, bilimsel yayınlarını sürdürmüş ve çok sayıda makale ve kitap kaleme almıştır. Sâlih Zeki Bey, 1920’de ruhî bir bunalım geçirmiş ve 1921’de tedavi edildiği Şişli Fransız Hastahanesi’nde ölmüştür.

    Sâlih Zeki Bey, Türkiye`ye modern bilimlerin girişinde önemli rol oynayan bilim adamlarının başında gelmektedir. Aynı zamanda o, çağdaş anlamda, hem bilim tarihi araştırmalarını, hem de bilim tarihi eğitimini başlatması açısından, Türk bilim tarihi yazıcılığında gerçek bir öncü olarak kabul edilmektedir.

    Osmanlı Devleti, 17. Yüzyılda Batı'da büyük bir gelişme içinde olan Modern Bilim'i takip etmekte oldukça gecikmiştir. Ancak bu gecikmeyi fark eden Osmanlılar 18. yüzyılın sonlarıyla 19. yüzyılın başlarında yenileşme hareketlerine büyük bir önem vermişlerdir. Osmanlı'da görülen bu batılılaşma ve yenilik akımları özellikle askeri ihtiyaçlar ve zorunluluklar çerçevesinde hissedilerek değerlendirilmiştir. Bu gelişmenin ilk önemli etkisi eğitimde kendini göstermiştir. Bu amaçla Deniz ve Kara Mühendislik okulları kurulmuş bu okulları müteakip yeni okullar açılmıştır.

    Kara Mühendislik Okulu’nun ilk hocalığını Hüseyin Rıfkı yapmıştır. Hüseyin Rıfkı modern Batı biliminin Osmanlı Devletine aktarılmasına öncülük etmiş, birçok bilimsel eseri Türkçeye aktarmıştır. Onun bu kitapları Mühendishane eğitimine büyük katkıda bulunmuştur.

    Kara Mühendislik Okulu’nda çalışan en önemli bilim adamı ise Hoca İshâk Efendi’dir. Aynı zamanda bu kurumun baş hocalığını da yapmıştır. İshâk Efendi Osmanlı Dünyası’nda modern bilimin yerleşmesi ve gelişmesi için Batı biliminin aktarılmasında öncü rolü olan bir bilim adamıdır. İshak Hoca'nın gerçekleştirdiği geniş ve hızlı tercüme hareketi sonucu ortaya koyduğu eserler uzun süre Başhocalık yaptığı Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn'da ders kitabı olarak okutulmuş ve Osmanlı bilim ve eğitim hayatında yapılan köklü değişikliklere önemli etkilerde bulunmuştur.

    Bu alanda öncü olan diğer önemli bilim adamımız, ilginç kişiliği ile de tanınan Hoca Hasan Tahsin Efendi’dir. Hoca Tahsin, modern bilime geçiş süreci içerisindeki Türk dünyasının orijinal bir simasıdır. Taşmektep’teki odası çeşitli bilimsel araçlarla donatılmıştı ve adeta bir doğa bilimleri müzesi gibiydi. Özellikle Modern astronominin tanınmasında büyük emek sarf etti ve bu alanda halkın da anlayacağı türde çeşitli eserler kaleme aldı. Eserlerinin tamamını da Türkçe yazdı.

    Hoca Tahsin, önemli sayıda eser ve makale kaleme almış bulunmasına rağmen, bunları bir araya toplamaması ve özellikle yazmış bulunduğu şiirlerini derlememesi, eserlerinin kıymetlerini idrak edemeyen bir kısım şahısların eline geçmiş olmasından dolayı bazı eserlerinin kaybolduğu sanılmaktadır.

    En önemli eseri Darülfünun'un ilk açıldığı yıllarda su ile ilgili verdiği konferansların metinlerinden oluşan Esrar-ı Ab u Hava’dır. Hidrojen ve oksijenden oluşan suyun canlılar için taşıdığı büyük öneme dikkat çekilmekte ve zamanına göre çok yeni bilgiler ihtiva etmektedir.
    İlm-i Ruh adlı eserinde ise ruh konusu işlenmektedir.

    Esas-ı İlm-i Hey'et, astronomi üzerine yazdığı bir eserdir. Burada vermiş olduğu yeni bilgiler Osmanlıya yeni astronominin geçişinde önemli bir yer tutar.

    Tarih-i Tekvin yahut Hilkat ise eserleri arasında önemli bir yere sahiptir. Varlık ve yaradılış ile ilgili görüşlerini ihtiva etmektedir. Evrenin yaradılışını; jeoloji, astronomi, kozmografya, mekanik, kimya, zooloji, botanik, coğrafya, cebir gibi muhtelif ilim dallarından istifade ederek fikirlerini açıklamaya çalışmaktadır.

    Osmanlılara modern matematik konularının girişi 18. Yüzyılda başlamıştır. Osmanlılar, geleneksel aritmetik, cebir, geometri ve trigonometri konularının dışında, astronomi alanında yapmış oldukları araştırmalar sırasında ilk defa logaritma ile ilgilenmişler ve 18. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak bu konuyu gerek teorik ve gerekse pratik yönleriyle Türkçeye aktarmışlardır.

    Türkiye’de logaritmayı tanıtan Halifezâde İsmâîl Efendi’dir. Halifezâde, 1772 yılında, ünlü Fransız astronomu Cassini’nin Astronomik Cetveller adlı eserini Tercüme-i Zîc-i Kassini adıyla Fransızcadan Türkçeye çevirmiş ve Sultan III. Mustafa’ya sunmuştur. Eserin girişinde Türkiye’de ilk defa logaritmadan söz edilir. Bu yöntem tanıtılır ve logaritma cetvellerinin yapılışı ve kullanılışı hakkında ayrıntılı bilgiler verilir. Ayrıca logaritma terimi için Ensâb kelimesi önerilir. Ancak öyle anlaşılmaktadır ki bu öneri tutmamış ve sonradan yine logaritma sözcüğüne geri dönülmüştür.

    Logaritma ile ilgili Türkçe ilk bağımsız eser ise, Şekerzâde Feyzullah Sermed’e aittir. Şekerzâde Feyzullah Sermed, bir Macar matematikçisinin logaritmayla ilgili kitabını 1780 yılında Maksadeyn fî Hall el-Nisbeteyn adıyla Türkçeye çevirmiştir. Bu çevirisinde, önce logaritmanın tanımını vermiş ve sonra da nasıl bulunduğunu ve astronomi hesaplarında nasıl kullanıldığını anlatmıştır.

    Gelenbevî İsmâîl Efendi ile Hüseyin Rıfkı Tâmânî de logaritma ile ilgilenmişler ve tanınmasına ve yaygınlaşmasına aracılık yapmışlardır. Gelenbevî, logaritma cetvellerinin nasıl hesaplanacağını ve Tâmânî ise Logaritma Risalesi’nde logaritma cetvellerinin nasıl kullanılacağını ayrıntılı bir biçimde açıklamışlardır.

    Hüseyin Rıfkı Tâmânî, çağdaş matematiğin Türkçeye aktarılmasında büyük katkıları olan bilginlerin başında gelmektedir. Tâmânî’nin, Türk matematik tarihi açısından en önemli çalışması, İngiliz matematikçilerinden John Bonnycastle’ın Geometrinin Elementleri adlı eserini, 1797 yılında Tercüme-i Usûl el-Hendese adıyla İngilizceden Türkçeye tercüme etmesidir. Bu çeviri yoluyla, Öklit Geometrisi’nin büyük bir kısmı,  muhtemelen ilk defa Türk matematikçilerinin kullanımına sunulmuştur.

    Geçmişte yapılan bu önemli çalışmalara bakarak, şu anda bir medeniyet tasavvuru konusunda ümitli misiniz? Sizce neler yapılması gerekiyor?

    Geçmişte yapılan bu önemli çalışmalara bakarak, şu anda bir medeniyet tasavvuru konusunda karamsar bir tablo ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Ama aslında bilim tarihi çalışmalarına bakarak bilim politikalarımızı yeniden gözden geçirmeliyiz. Geçmişte bu kadar başarılıyken niye şimdi başarısız sayılıyoruz? Aslında ben bu soruya başarılıyız yanıtı rahatlıkla verebilirim. Ben bu kadar karamsar değilim. Benim konum astronomi tarihi. Şu anda astronomi bilimiyle çalışan çok sayıda önemli bilim adamlarımız var. Birçoğu da dünya astronomi literatürüne katkı yapmış durumda. Ben bunun bilime önem verilerek oluşacağına inanıyorum. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde çok önemli bilim adamları yetişmiştir. Cahit Arf, Paris Pişmiş bunların arasındadır. Yine son dönemlerde Erdal İnönü fizik bilimine yaptığı katkılarla yurt dışında önemli çalışmalara imza atmış, ödül almış bilim insanımızdır.

    Ancak şunu söylemeliyim ki, bilim tarihi çalışmaları bize bilimin özgür ortamlarda yeşerdiğini göstermektedir. Bilim adamları özgür olmalılar. Örneğin, 9. Yüzyılda Halife Memun tarafında kurulan Bilgelik Evi ya da orijinal adıyla Beytü’l-Hikme bu anlamda özgür çalışmaların yapıldığı bir akademi niteliğindeydi. Yine bir başka örnek: Uluğ Bey’i bilirsiniz. Semerkant’ta 15. Yüzyılda Semerkant Medresesi’ni ve Rasathanesi’ni kurdu. Medresesinin başında o dönemde Kadızâde-i Rûmî bulunuyordu. Bir gün Uluğ Bey, Rûmî’den habersiz burada çalışanları işten kovmuş. Rûmî de bunu öğrenince medresenin kapısına kilit vurmuş. Uluğ Bey birkaç gün sonra bundan haberdar olarak Rûmî’nin evine gitmiş. Rûmî’nin cevabı, ben oranın yöneticisiyim, benden habersiz kimsenin işine son veremezsin olmuş. Uluğ Bey de yaptığı hatayı anlamış ve işten çıkardığı bilim insanlarını tekrar medreseye atamış.

    Bilim tarihi alanında çalışma yapmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

    Bilim tarihinde çalışmak gerçekten zordur. Ancak tarihimiz açısından çok önemlidir. Özellikle Türklerin tarihi açısından. Günümüzde Ortaçağ İslam Dünyası’nın bilime katkıları belli bir ölçüde ele alınmakta ancak Türklerin bu alana katkıları es geçilmektedir. Ben bilim tarihi çalışacaklara Türklerin bilime katkılarını çalışmalarını öneririm. Bu alan gerçekten çok bakir. Ancak bu alanda çalışacaklar muhakkak dil bilmeliler. İngilizce gibi dilleri kastetmiyorum, bunlar zaten bilinmeli, ama klasik diller öğrenilmeli. Arapça muhakkak gerekli. Bunun yanında klasik Yunanca, Latince, Farsça da bilinmeli. Tabi en önemlisi sabır. Belli bir bilim metni üzerinde çalışmak sabır isteyen bir iş. Ayrıca bu eserler bilim eserleri. Hangi alanda çalışıyorsanız o bilimi de çok iyi bilmelisiniz. Matematik ise muhakkak bilinmeli.

     

    Ramazan Sercan Somuncu sordu

    GYY notu: Değerli okurlarımız, İslam bilimi, İslami ilim, İslam Dünyası gibi tabirlerle ilgili sitemizin farklı bir yol ve tavrı vardır. Bu tabirlere eleştirilerimiz ve yaklaşımımızla ilgili yayında olduğumuz 4 yılın başından beri gyy notlarında yaklaşımımızı ortaya koyduk.

    Tarihse maksadın onun adı İslam tarihi değil, tarih. Ve İslam tarihi dedikleri şey Peygamberimizle değil Hz. Adem ile başlar. Dünyanın içinde İslam Dünyası diye ayrı bir Dünya yok. İnsanlığa emanet edilen Dünya bir tane. Ve bizim sorumluluk alanımız sadece Müslümanların bulunduğu yerler değil, tüm Dünya!

    Her şeyin başına İslam kelimesini getirmenin, İslami kelimesini getirmenin birkaç sakıncası var. O başına İslam getirilen nesnelerin Müslümanın hiç eline almaması gereken şeyler olması ya da eleştirel olarak ele alınması çokça mümkün. Hele bu modern dönemde… Bir başka açıdan ise şöyle bir durum var: Evrendeki her şeyin Allah karşısında bir konumu var! Hiçbir şey İslam ile irtibatsız değil. Haram da olsa, mekruh da olsa İslam dairesi içinde bir konumu var her şeyin. Bir şeyi, nesneyi, olayı, durumu İslami diye nitelendirmeye kalkışmak farkına varmadan bizi Modernizme maruz kalmış Hristiyanlığın başına gelen duruma maruz bırakıyor: Laikleşmeye, sekülerleşmeye! Evreni seküler bir kafa ile bölümleyerek algılamaya! Biz ilerde daha ayrıntılı açıklayacağımız bu hususu Rasim Özdenören, Abdurrahman Arslan, Dücane Cündioğlu okumaları ile birlikte değerlendirmenizi rica ederiz.

    Güncelleme Tarihi: 21 Mart 2012, 09:12
    banner25
    YORUM EKLE
    YORUMLAR
    tespih
    tespih - 7 yıl Önce

    Hocanin açiklamalari bilenler için bir özetbilmeyenler için güzel sayilir:Nacizane ilavem şudur ki İslam bilim tarihi ile ilgilenmekisteyenler lütfen ve acilen arapça öğrenmeleri gerekmektedirçünkü ülkemizdeki bilim tarihçilerinin yüzde 90 ı arapça bilmemektedir !

    Yavuz Unat
    Yavuz Unat - 7 yıl Önce

    21/03/2012, 22:04'te yayımlanan yorumda, "ülkemizdeki bilim tarihçilerinin yüzde 90 ı arapça bilmemektedir" yazılmış. Bu ifade yanlıştır. Ülkemizde profesyonel olarak iki üniversitede bilim tarihi çalışmaları yapılmaktadır. Burada çalışan arkadaşlarımızın hepsi de Arapça bilmektedir.

    banner19

    banner13