Bilal Kemikli: Kadim Şehrin Hangi Sokağına Çıksa Yolum, Orada Bir Şiir Kokusu Alırım

Hem akademisyenliği hem de özel ilgisi dolayısıyla kültür ve edebiyat dünyasının içinde yer alıyor Bilal Kemikli. Kendisiyle yürüttüğü çalışmalardan Bursa’ya, tasavvuftan içinde bulunduğumuz ahvale birçok konuyu kapsayan güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Ahmet Serin’in röportajı.

Bilal Kemikli: Kadim Şehrin Hangi Sokağına Çıksa Yolum, Orada Bir Şiir Kokusu Alırım

Türk İslam edebiyatı alanında akademik çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Bilal Kemikli, şu an Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görevli. Üretken bir kalem diyebileceğimiz Kemikli çalışmalarını çok bekletmeden kitaplaştırıyor.

Tanıyanlar bilir, Kemikli hoca kibirden uzak, gönlü geniş biridir. Tasavvufla ilgisi sadece akademik çalışmadan ibaret değil. Bu yolun yolcusu bir anlamda. İnsanlara yararlı olmak için dilinin döndüğünce, elinin erdiğince çabalıyor. Gönül ehlini tanıtmak için gayret sarf ediyor, projeler geliştiriyor.

Hem akademisyenliği hem de özel ilgisi dolayısıyla kültür ve edebiyat dünyasının içinde yer alıyor Bilal Kemikli. Kendisiyle yürüttüğü çalışmalardan Bursa’ya, tasavvuftan içinde bulunduğumuz ahvale birçok konuyu kapsayan güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Bilal Kemikliyle ne zaman konuşsam kendi kendime “Edebiyatçı olacakken yanlışlıkla akademisyen olmuş” derim. Haklı mıyım hocam? Bilal Kemikli için akademi ne anlam ifade eder, edebiyat ne anlama gelir?

Teşekkür ederim. O sizin kanaatiniz… Ama bu kanaati oluşturan göstergeler nelerdir, bilemiyorum. Ancak sizin ifadenizle söyleyeyim, “edebiyatçılık” ile “akademisyenlik” birbirinden uzak kavaramlar değil. Hele hele edebiyat tarihi, kültür tarihi alanlarında çalışıyorsanız, ister istemez eleştiri, deneme ve anlatı arasında bir şeyler üreteceksiniz. Edebi metin üretmek, elbette ilmi referanslı bir metin üretmekten farklıdır. Fakat şu tefrik edilmeli, edebi metin bazen o referanslı metinden daha derin ve geniş oylumlu olabilir. Zengin okumaların, gözlem ve deneylerin sonucunda yazılan metinler, akademik bilginin yanında sezginin, belki o sanatçı bakışın ihata ettiği derinlikle buluştuğunda kalıcı hale tebdil eder. Okuyucu onu rahatça okurken, sadece bilgi almaz; dimağında bir zevk ve aklında sorular kalır… Bu anlamda metinler yazmayı murat ederim.

Tabii, sorunuz yola çıkış hikâyemi de hatırlatıyor. Şunu söyleyeyim, akademik dünyada varlık gösterme niyetiyle, “işte kariyerimi tamamlayım, unvan alayım” diye yola çıkmadım. Yüksek lisansa disiplinli düşünme ve yazma fırsatı elde ederim diye başladım. Hattı zatında lisan öğrenciliğimden itibaren farklı dergilerde yazıyordum; ama bu yazma faaliyetinin bir alanda derinleşmesi, alakadan ziyade meslek haline tebdil etmesi gerekiyordu. Yola bu niyetle çıktım, ama kader ağını akademik çevre içinde yazacak şekilde ördü. Olanda hayır vardır.

Memleket Yazıları’nda şöyle bir cümleniz var: “Ne var ki, geleneksel eğitim sistemini tanımam ve bu sistem içinde okutulan alet ilimlerini, belagat ve fıkha dair eserlerini takip etmenin faydasını çokça gördüm.” Bu sistemin faydası nedir? Bu faydalar şimdiki eğitim sistemine eklenemez mi?

Sorunuzu, evvela edebiyat ve sanat açısından sorduğunuzu kabul ederek şunu ifade etmek isterim: yazı mantık işidir. Daha doğrusu, tutarlı cümleler kurmanız, tenakuza düşmeden bir sistem dâhilinde düşüncenizi dile getirmeniz beklenir. Bu ise usul bilgisi almayı, mantık okumayı gerektirdiği gibi kelimelerin köklerine inecek asgari bir dil bilgisi becerisiyle mümkün. Geleneksel eğitim, bir sistem dâhilinde takip edildiğinde size bunu kazandırır. Mesela fıkıh usulü, sadece bu ilim dalında temayüz edecek olan kişilere değil, bir hikâyeciye de yol yordam gösterir. Ona tutarlı olmayı, dünyayı anlamayı, metni okumayı öğretir. Bilgi edinme yollarını, öncelikleri sunar… Bu anlamda geleneksel ilim silsilesi, sizi bir sanat alanının içinde yetiştirir. Siz onu yeniyle, yaşanılan şu hayatla buluşturursanız makul tespitlere ulaşabilirsiniz.

İlim ve eğitim açısından meseleye baktığınızda, evet bu ilmi birikimin yenilerek eğitim sistemi içine katılmasında fayda var. Bugün o sürecin okunan kitapları tedavülde, isteyen kolayca alıp okuyabiliyor. Kurslar, ders halkaları var; gelenek ırmağı akıyor… Lakin bu ırmak yeni eğitim sisteminin içinde, yeni metot ve usullerle buluşmalıydı. Bunu kısmen ilahiyat fakülteleri yapıyor; ama kâfi değil. Diğer sosyal ve beşeri bilimler, bilhassa sanat ve edebiyat alanı içinde keşf-i kadim yaparak onu yeniyle buluşturmayı denemek lazımdı.

"Gaybî’nin dediği gibi, yıkılmadan yapılmaz”

Ülkemizde ilim-irfan-kültür adamlarını bir ideolojiye dâhil edip yok sayma gibi bir talihsizlik olageldi hep. Mesela Erol Güngör, mesela Nurettin Topçu… Bu talihsizlik hala devam ediyor. Sizin de böyle baktığınız dönemler ve isimler oldu mu? “Keşke daha önce ve derinlemesine okusaydım” dediğiniz isimler kimlerdir?

Bizim nesil, 12 Eylül’ün dönüştürdüğü bir nesil. Şimdi devleti yöneten bu nesil, liseli yıllarda, ergenlik döneminde farklı alanlara savruldu. Nasıl oldu, bilemiyorum o dönemde biz tercümelere sığındık. Türkiye’nin meselelerini, yerli ve milli bakışla çözümleyen mütefekkirlerden ziyade Mısır, Hint ve İranlı yazarlara nazar ettik. Mesela lisede Topçu’yu tanımıyorduk. Erol Güngör, gündelik bir gazetede başyazar olması hasebiyle bir kesim tarafından biliniyordu. Sezai Karakoç, sadece şiirleriyle gündemimizdeydi. Bir yok sayma değil de taşranın inşa ettiği dar muhit içinde bilmeme ve tanımama durumu hâkimdi. Herkes kendi yazarını okuyordu; ama okuyordu…

Üniversitede bu duvarlar birer birer yıkıldı, mahalle genişledi. Topçu, Güngör, Karakoç derken, mesela yolumuz Mehmet Kaplan’a, Sabri Ülgener’e, Mümtaz Turhan’a çıktı. Ama o dönemde yolumuz bir Hikmet Kıvılcımlı, bir İdris Küçükömer’e düşmedi. Sonra Kemal Tahir ile geç buluştuk…

Ama bunlar birer “yok sayma” değildi, açıkça söyleyeyim bilmemeydi. Yok sayma, elitislerin, konformistlerin, mütekebbirlerin işi… Onlar okur mu? Bilemiyorum; ama her şeyi bilirler ve “gerici” diye yaftalayıp kalın korunaklı duvarlar örerler. Bilmeyen, bir vesile olur, görür, bilir ve tanır; ama yok sayan o kibri altında kendi korunaklı mahallesinde vaktini geçirir.

Açık yüreklilikle söyleyeyim, okuyamadığımız, yetişemediğimiz pek çok isim var. Dolayısıyla ahkâm kesmenin lüzumu yok… Bunu bilerek öğrencilerime, çapraz okumalar yapın, korkmayın diyorum. Şu kitabı okuyup kaybolacak, zihninde şüpheler oluşacak, etki altında kalacak gibi konformist bakışın o dar duvarlarını umursamadan okuyun diyorum. Gaybî’nin dediği gibi, “yıkılmadan yapılmaz.” Eğer bir kitap okuyarak yıkılacak ve bozulacaksan, yıkıl ve bozul… Zira sen o endişeyi taşıyorsan, henüz tahkikte değil taklittesin demektir. Yıkıl, yeniden ayağa kalkman muhteşem olacak.

Tasavvuf sizin için çok önemli. Tasavvufa ilginiz ve bu dünyanın size etkileri hakkında neler söylemek istersiniz?

Tasavvuf benim için elbette önemli. Neden? İki sebepten: öncelikle benim işim, akademik dünyada yapıp ettiklerim tasavvuf edebiyatı. Bu bakımdan tasavvufla akademik seviyede alakadarım. İkinci olarak, her ne kadar bir derviş olamasam da, bu yolu tecrübe ederek talimini usul ve erkânını bir silsileye bağlı olarak tahsil edemesem de, bu yol bana ata yadigârıdır. Ata dedem Lokman Baba’dan gelen bir arkın dalgaları arasında kendi hakikatimi arama çabası… Türkistan’dan kalkıp Anadolu’ya gelerek burayı bize vatan kılan iksirin peşinde gitme çabası.

"Bu mirasa yabancı kalınmaz"

Tasavvuf, şu andaki uygulama ve göstergelerini dikkate almadan söyleyeyim, evet bir ilimdir. Kendine has terimleri, teorileri, usulü ve literatürü olan bir ilim… İslam ilim geleneği içinde, içimizdeki şehri, gönül şehrini mamur eden bir ilim. Bu bakımdan fıkh-ı bâtın demiş kudema. Gönülle alakalı… Meselesi, konusu gönül ve gönül şehri olunca, işin içine ahlak ve estetik girer. Gönlü mamur olan kişi, ahlâken olgunlaşmış, tevhidi bihakkın idrak etmiş, taklitten tahkike ulaşmış kişidir. Dolayısıyla aklıselim ile muamele edecek, hayatı zenginleştirecek, kamusal alanda iyiliği hâkim kılacaktır. Kalb-i selim ile hadiseleri karşılayacak, ona göre bir anlayış geliştirecek, yaralara merhem olacaktır. Zevk-i selim ile hayata dokunup, güzellikleri, nezaheti ve samimiyetiyle yaşadığı muhiti yenileyecektir. İdeal olan budur. Bu ideal, sadece bilgi düzeyinde yaşanmaz; uygulama tarafı da var. Uygulama tarafı, tekke ve zaviye kavramlarını, bu kavramlar etrafında teşekkül eden mimari yapı ve kurumları, buraları iktisadi açıdan destekleyen vakıfları, burada farklı düzeylerde vazife yapan zevatın geçimini sağlayacak sosyal düzenlemeleri vs ortaya çıkarmıştır. Zengin bir miras… Bu mirasa yabancı kalınmaz.

Benim öncelikle mesleki açıdan konuyla alakadar olmam, sufi şairin söz birikimini, şiirini anlamaya çalışmamla ilgili. O birikime bugün iki açıdan ihtiyacımız var: Bir, dil tarihimizi, düşünce mirasımızı ve sanat tecrübemizi tanımak… İkincisi bu tanıma çabasında olduğumuz mirası günümüz şiir, edebiyat ve sanat dünyasında yeniden anlamlandırmak. Belki o metinleri zamanın ruhuna uygun olarak yeniden okumak… Ama en önemlisi modern zamanların karmaşık şehir hayatı içinde bir sığınak, sanat ve edebiyat adamının söz ve bakışına derinlik katacak bir kaynak olarak değerlendirmek.

Üstteki soruya ek olarak, son zamanlarda iyice yozlaşan gruplara/cemaatlere sıkça şahit oluyoruz. Tasavvufi cemaatler bu yozlaşmanın neresinde?

Tam da ortasında desem kıyametler kopacak… Varsın kopsun. Tasavvuf ahlaken bizi olgunlaştırmalı. Böylece ötekileştiren, bölen, parçalayan bir dil yerine hayrı ve iyiliği tavsiye eden tevhitçi bir dil kurmalı. Bugün maalesef sufi çevrelerin çoğunda, tevhitçi dil, birlik dili yok; kırıcı, dağıtıcı, yıkıcı bir dil var… Kusur arayan bir dil.

Sorunuzun ilk bölümü de başlı başına bir konu: Yozlaşmak… Ama en önemli yozlaşma “cemaat” kavramında. Cemaat kavramını sosyolog ve siyaset bilimcileri dini grup anlamında kullandılar; anlam asli mecrasından kaydı… Oysa cemaat tektir; camide cem olan Müslümanların tümü. Camide farklı mezhep ve meşreplere mensup insanlar bir safta toplanır. Budur cemaat… Ayrıştırıcı ekoller cemaat değil, dini grup veya yapılardır. Hele hele tasavvuf bir meşrep işidir. Meşrebin cemaat olarak algılanması doğru değil. Biz gelenekte buna tarikat diyoruz. Tarikat, yol demektir; yol tevhit yoludur, ayrım yolu değil.

Osmanlı’yı kuran şehir: Bursa

“Bursa Osmanlı’yı kuran şehir” cümlesi herkesin malumu ama bu cümlenin içini doldurmak önemli. Ben, Bursa’yı bulvarlarda değil ara sokaklarda keşfettim mesela. Bulvarlara Bursa’nın mecazı dersek ara sokaklar Bursa’nın hakikatidir bana göre. Sizin Bursa’yı keşfiniz nasıl oldu? Ne çarptı Bursa’da sizi?

Güzel bir bakış… Bulvar bize biz bulvara yabancıyız. Bizim sokaklarımız olur. Biliyorsunuz bizim, “Osmanlı’yı kuran şehir: Bursa” belgeselimiz var, dizi şeklinde… TRT adını Şehr-i Osmanlı diye değiştirmiş. Meraklısı bu ad ile bakıp seyredebilir.

Benim Bursam, çoğu yerde dile getirdiğim gibi, şiir şehirdir. “Şiir Şehir Bursa” başlığıyla bazı projeler yaptım, sempozyumlar düzenledim. Beni Bursa’nın söz varlığı çarptı; şehir kitabını oradan okumaya çalıştım. Süleyman Çelebi, Âşık Yunus, Ahmet Paşa, Lâmî-i Çelebi, İsmail Hakkı, Üftâde… Kadim şehrin hangi sokağına çıksa yolum, orada bir şiir kokusu alırım. Hoyratça dokunan eller sivil mimari eserleri tahrip etti, tarihi mirası koruyamadık. Ama söz öyle mi? Şair sözünü söyledi; o söylendiği zamanın berraklığıyla olmasa da bir şekilde bugüne ulaştı. Ben, şairleri ziyaret ederek şehri keşfetmeye çabaladım… Türbedar değilim, ama türbelerden yol alarak tanımaya çalıştım.

Bursa’da ciddi bir kültür sanat faaliyeti var ama özellikle üniversite öğrencilerinin bunlara katıldığını söyleyemiyoruz. Neye yormalı bunu?

Bu soruya farklı zaviyelerden bakarak cevap verilebilir… Ama ben şunu söylemek isterim, çocukları yoruyoruz. Onlara ta ilk mektepten itibaren çok bilgi yüklüyoruz, sınavlarla yoruyoruz. Hele hele üniversitede verdiğimiz eğitim, çoğu kez keşif yaptıracak ve heyecan oluşturacak tarzda değil. Tekrara ve nakle dayalı tedrisatla onları yoruyoruz. Onlar da ders sonrası kalan zamanı kültürel faaliyetler için harcamak yerine eğlenceyi tercih ediyorlar.

Eğitim, bilhassa yüksek eğitim merak oluşturmalı… Öğrenci keşfe çıkmalı. Bırak kültürel faaliyetleri okuduğu şehre aşina olmadan mezun olanlar da var. Kampüs etrafında bir hayat… Belki kampüste onları yakalayacak etkinlikler yapmalı.

“Gençler riyakâr değil”

Türkiye’de muhafazakârların sayısı artıyor ama muhafazakârlığın (bunu dindarlık diye ifade edenler de var) içi boşalıyor diyenler çoğaldı. Sizin gözlemleriniz nedir bu konuda? Nereye gidiyoruz?

Evet, kavram kargaşası yaşıyoruz. Muhafazakârlığı kimileri dindarlık olarak anlıyor. Doğru, dindarlıkta kısmen de olsa bir muhafazakâr taraf vardır. Ama siyasi bir terim olan muhafazakârlık, daha farklı kitleleri de alakadar eden bir mahiyete sahip. Dindar muhafazakârdır; lakin her muhafazakâr dindar olmayabilir. Kavrama ilişkin bu şerhi düşmem gerekiyordu, düştüm. Sizin sorunuzu da muhafazakâr kavramını kaldırarak ve yerine dindarı koyarak okuyorum. Zira muhafazakârlığın katılaştığına kaniyim. Siyaset yapmayayım; ne demek istediğimi muhataplarımızın idrakine bırakayım.

Dindarların sayısı artıyor, ama dindar olma halinin içi boşaltılıyor diyorsunuz. Çoğu kimse de bunu dile getiriyor. Bazı sosyologların da bu meyanda tespitleri var… Nereden bu neticeye ulaşıyorlar, görünenden. Açıkça söyleyelim gençlerin, özellikle de bayanların giyim kuşamından, tavır ve davranışlarından yola çıkarak bu tespiti yapıyorlar. Oysa komşuluk hukukundan, insani ilişkilerden, ticaret anlayışından, temsil biçiminden, eğitim ve kültürel gidişattan vs yola çıkılarak bu analizler yapılsa, örnekleri artırılsa daha sıhhatli çözümlemeler yapılabilirdi.

O vakit içi boşalanın sadece dindarlık olmadığını, toplumun bütün kesimlerinin bir değişim yaşadığını, örf ve adetten, yerli duruş ve bakıştan uzaklaştığımızı, daha doğrusu bizi biz yapan değerlerin dönüştüğünü görebilirdik. Bu olmadığı için, eksik ve yanlış politikalar ürettik. Mesela kadını güçlendirme çabası, dengeli bir aile hukuku oluşturma çabasının önüne geçti. Oysa kadın ve erkek birbirini tamamlayan unsurlardı, o tamamlanma hali tadil edildi.

Sözü fazla uzatmak istemiyorum, ama şunu söylüyorum: Bir içi boşalma hali varsa, bu toplumun bütün kesimlerinde var… Bunu görmemiz, bir noktaya değil bütüne bakarak yaraları tedavi etmemiz lazım.

Ben daima müspet bakıştan yanayım. Bana bu bakışı şiir, bilhassa sufi şairler kazandırdı… İçin boşalmasının farklı saikleri var; onları ayrıca tartışırız, ama şunu açık yüreklilikle söyleyeyim: o dış görünüşüyle içi boşaltılmış dindarlığı temsil ettiği düşünülen genç kardeşim, o tespiti yapanların çok ötesinde bir duyarlılığa sahip. Evet, size ters gelecek bu sözüm… Ama gençler riyakâr değil. Evet, her şey ortada… Onu dışlamadan, hemen deist oldu, şu oldu, bu oldu, demeden makul bir dil geliştirerek kucaklarsan, sorularına cevap verebilecek eserler ortaya korsan, dersini o makul ve müspet dille anlatırsan muhatap buluyorsun. Bu bakımdan modaya uyup, tespiti yapıp kenara çekilme kolaycılığına yakalanmayalım. Nitelikli işler üretelim… Çocuklarımızın gönül kapısını açacak anahtarı bulalım.

Ekleyeceğiniz bir şey varsa…

Hayır, teşekkür ederim. Güzel sorular sordunuz. Bilemiyorum, beklediğiniz cevapları aldınız mı? Sadece şunu izninizle tekrar edeyim. Bizim ne tarihi mirasımızı, ne de yaşadıklarımızı ıskalama hakkımız var… Tarih, yani dünün tecrübesi bugünle buluşmalı. Böylece bir terkibe ulaşacağız… İlim ve sanat açısından yenileneceğiz. Dünü tekrar ederek bugünü anlamlandıramaz ve yarını tasarlayamazsınız.

 

Röportaj: Ahmet Serin

Güncelleme Tarihi: 18 Temmuz 2018, 00:06
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER