Beşir Ayvazoğlu: Biyografi genel tarih içinde bir noktaya zum yapmaktır

Türk edebiyatı literatürüne Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Peyami Safa, Şeyh Galip gibi pek çok yazar ve şairin biyografileriyle yeri doldurulamaz kaynaklar kazandıran Beşir Ayvazoğlu ile eserleri ve çalışma sistemi üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Beşir Ayvazoğlu: Biyografi genel tarih içinde bir noktaya zum yapmaktır

“Yazmak, bilgileri gelişigüzel birbirinin üzerine yığmak değil, bir mimarî kurmaktır.”

Beşir Ayvazoğlu

Hocam kendi ifadenizle “19. yüzyıl sonlarından 1990’lara kadar Türk edebiyat ve düşünce tarihini” biyografiler vasıtasıyla anlattınız. Türkiye’de iyi örneklerini pek göremediğimiz, pek üzerine düşülmemiş bir alan olan biyografiyle, yani başkalarının hayatlarıyla ilgilenmeye ne zaman başladınız?

Biyografi yazarlığımın uzun bir geçmişi var. En eski yazım 1968 tarihli, Sivas’ta haftalık bir mahalli gazetede dört hafta üst üste yayınlanmış Ali Şir Nevaî biyografisidir. 15 yaşındaydım o zaman, yanlış hatırlamıyorsam ödev olarak yazdığım, sonra genişlettiğim bir metindi. Hayatı üzerinde yoğunlaştığım ilk isim Yahya Kemal’dir. Bu da onun çocukluğumdan itibaren benim düşünce ve sanat dünyamdaki yerinin önemiyle alakalı bir tercihti. Bir bakıma ona borcumu ödemek maksadıyla, 1980’lerin başında “Eve Dönen Adam” adında biyografi özellikleri de taşımakla beraber Yahya Kemal’in bir fikir adamı olarak portresini çizmeye yönelik bir kitapla başladı.

Yahya Kemal’in hayatının belli bir dönemini kapsayan bu biyografi ve yorum denemesi, beni bir bakıma Yahya Kemal hakkında söz söyleyebilir birisi konumuna getirdiği için talepler oldu. Zaman içerisinde Yahya Kemal’in hayatını daha geniş olarak ele aldım ve onun bütün yönlerini alfabetik olarak anlatan bir ansiklopedi bile yazdım. “Bozgunda Fetih Rüyası” adında, Yahya Kemal’in hayatını anlattığım biyografik bir romanım da var. Bir döneme yoğunlaştığınız zaman aynı dönemde yaşamış diğer şahsiyetler de yavaş yavaş alakanızı çekmeye başlıyor. Mesela, Yahya Kemal’in hem yakın arkadaşı hem rakibi hem de sürekli kavga halinde olduğu Ahmet Haşim...

Bu çalışmalar sırasında ilgimi çeken konular ve fikirler hakkında dosyalarım oluşmaya başladı. Zaman içerisinde talepler oldukça veya benim bir eşref saatime denk gelince o dosyalar açıldı ve birbirini tamamlayan biyografiler ortaya çıktı. Peyami Safa biyografisi de öyle... Peyami Safa’yı yazarken mesela Filorinalı Nâzım diye çok az bilinen, fakat 1920-30’larda Türk edebiyat ve basın dünyasının en renkli tiplerinden biri olan şahsiyet ilgimi çekti. Peyami Safa’nın “Türk Şiir Kralı” lakabını taktığı Filorinalı, Peyami Safa’nın biyografisinden doğdu. Şiirle de uğraştığım için hayatına ilgi duyduğum, şiirlerini özellikle “Hüsn ü Aşk”ını çok sevdiğim Şeyh Galib’in hayatını, yani “Kuğunun Son Şarkısı”nı yazdım.

Öte yandan Tercüman ve Türkiye gazetelerinde birlikte çalıştığım ve “ağabey” dediğim rahmetli Tarık Buğra... Onun 75. yaşı dolayısıyla Türkiye Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen programda bir tebliğ sundum. Kendisi hayattayken bu tebliğ yavaş yavaş biyografik bir metne dönüştü. Böylece Tarık Buğra “Güneşin Rengi Bir Yığın Yaprak” adlı biyografi doğdu. Aslında bütün yazdığım biyografiler birbirinin içinden doğan, birbirini besleyen, bir arada düşündüğümüz zaman hepsi bir bütün teşkil eden çalışmalardır. Çok sevdiğim bir şair olan Asaf Hâlet Çelebi’nin hayatını anlattığım “He’nin İki Gözü İki Çeşme” isimli bir çalışmam da var. Son olarak Tevfik Fikret’in biyografisini yazdım biliyorsunuz. Kitap çapında olmayan biyografik metinlerim de var. 

Özellikle merak ettiğim bir husus var hocam Fuzulî, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Peyami Safa, Ahmet Haşim ve Tevfik Fikret… Biyografisini kaleme aldığınız bu isimleri nasıl belirliyorsunuz? Kişisel merakın yanında başka faktörler de vardır muhakkak…

Dedim ya, birbirinin içinden doğuyorlar. Mesela, Asaf Halet Çelebi biyografisinden söz etmiştim. Çelebi’ye Şeyh Galib üzerinde çalışırken ilgilenmeye başladım. Çelebi, benim gibi bir Şeyh Galib hayranıdır. Onun hayatını 1950’lerde İstanbul dergisinde yazmış önemli bir şahsiyet. Hem modern bir şair hem divan şiiriyle ilgilenen, klasik kültürümüze vakıf bir kültür adamı… Tabii hemen bir dosya açtım ve Çelebi hakkında ne bulursam biriktirmeye başladım, onunla ilgili bütün yayınları topladım. Biyografisini yazarsam, çok sevdiğim meselelerle yeniden ilgilenme fırsatı doğacak, ayrıca edebiyat tarihimizin 1940’lı yıllarını ele almış olacaktım. Kısacası, yazdıklarım birbiriyle o kadar iç içedir, birbirini o kadar tamamlar ki edebiyatımızın son yüz küsur yılını neredeyse on cilt tutan biyografilerimden hareketle kavrayabilirsiniz.

Peyami Safa veya Tarık Buğra üzerine yazdığınız kitapları ve elbette diğerlerini de elimize aldığımızda aklımıza şu sorunun düşmemesi imkânsız: Dil ve ifade tarzı açısından bu kadar ince işlenmiş, ayrıca oldukça hacimli ve zengin dipnotlarıyla her biri bir başvuru kitabına dönüşen bu eserleri yazarken nasıl bir çalışma yöntemi izliyorsunuz?

Dosyalar kıvamını bulunca ilk fırsatta gündemime alıyor ve önce ulaşabildiğim bütün kaynakları okuyor ve besmele çekip başlıyorum. Asıl problemler yazarken ortaya çıkıyor ve sorular sormaya başlıyorsunuz. Şu tarihte acaba neredeydi? Bu konuda ne düşünüyor olabilir? Filanca davranışının sebebi nedir? Bunlara benzer soruların cevaplarını ararken yeni bilgilere ulaşıyorsunuz. Başkasının hiç önem vermeyeceği yazılı bir kâğıt parçası, bir fatura, bir kartpostal vb. bile önemlidir. Arşiv kaynakları, süreli yayınlar, mektuplar, hatırat kitapları… En önemlisi, hayatını anlattığınız şahsı yaşadığı devrin içine yerleştirebilmektir. Dolayısıyla biyografi yazarı aynı zamanda dönemi bütün yönleriyle iyi bilmek zorundadır. Tabii bir yazı tecrübeniz olmalı. Yazmak, bilgileri gelişigüzel birbirinin üzerine yığmak değil, bir mimarî kurmaktır.

Biyografi yazarlığının size ve kaleminize ne gibi katkıları oldu? Bu alanda çalışmak isteyen genç arkadaşları ne tür tehlikeler bekliyor? Dört elle sarılmaları gereken prensipleri neler olmalı?

Bu soru, cevabı zor verilecek bir sorudur. Düşünün, bir insanı ele alıyor, onun hayatını taş taş, tuğla tuğla yeniden inşa ediyorsunuz. Bu, bir bakıma onun hayatının bütün gizli kapaklı köşelerini keşfetmek, mahremiyetine girmek, beyninin ve ruhunun dehlizlerinde dolaşıp şifrelerini çözmek demektir. Bir insanı anlamaya çalışırken aslında kendinizi de daha iyi tanımaya başlıyor, hatta kendinizi yeniden inşa ediyorsunuz. Şöyle de söyleyebilirim; biyografi yazarken hem biyografisini yazdığım kişilerle hem de kendimle hesaplaşıyorum. Tabii bu arada yeni bilgilere, belgelere ulaşıyor, saklanmış gerçekleri keşfediyor, tekrarlanıp duran hataları düzeltiyor ve hatta unutulmaya yüz tutmuş bir ismi yeniden gündeme taşıyarak kültür hayatımızda sürekliliğe katkıda bulunuyorsunuz.

Bu çok zevkli, heyecan verici bir macera yaşamak gibi bir şey... Sinemada kamerayla bir ayrıntıya zum yaparsınız, biyografi yazarlığı biraz böyledir. Biyografi genel tarih içinde bir noktaya zum yapmaktır. Tarihçinin birkaç cümleyle geçiverdiği şeyi zum yaparak başlı başına bir araştırma konusu hâline getirirsiniz. Biyografi, genel tarihçinin farkına varmadığı, göremediği ayrıntıların tespit edildiği, doğru bilinerek sürekli tekrarlanan yanlışların düzeltildiği bir alandır. Biyografi yazarı yanlışı, eksiği bulur, yeni bilgiler ortaya çıkarır. Bir hayatı harf harf, cümle cümle yeniden inşa eder. Bu müthiş bir şeydir. Hele bir de yeni bilgiler elde etmişseniz, literatüre katkılarda bulunmuşsanız, onun zevki başkadır.

Uzun yıllar gazetecilik-köşe yazarlığı yaptınız. Hâlâ bir gazetede köşe yazarlığı yapıyorsunuz. Onlarca kitap neşrinin yanında buna nasıl vakit bulduğunuzu merak ettiğimiz gibi köşe yazarlığının bir yazar açısından artıları ve eksileri nelerdir?

Aslında iyi değerlendirildiği takdirde sahip olduğumuz zaman, çok şeyi başarabilmek için yeter de artar bile. Başarı olmanın, metotlu, disiplinli çalışmaktan ama çok çalışmaktan başka yolu yoktu. Bir gazetede her gün yazmak ömür törpüsü bir iştir ve insanda daha farklı şeyler yazmaya mecal bırakmaz. Gazete yazarları, kitaplarını genellikle köşelerinde yayımladıkları yazılar arasından yaptıkları seçmelerle oluştururlar. Ben haftada ikiden fazla köşe yazısı yazmadım; üstelik yazdıklarım genellikle kültür ve sanat konularında olduğu için kitaplarımı besledi. Ama Peyami Safa gibi, her gün müstear imzalar da kullanarak birkaç yazı yazmak zorunda kalmalarına rağmen, güzel romanlar yazabilenler de vardır. Tarık Buğra roman yazacağı zaman köşe yazılarına ara verir ve gazeteciliği edebiyatın en büyük düşmanı olarak görürdü.

Yahya Kemal-Ahmet Haşim’le ilgili kitaplarınız ve yine Mehmet Akif Ersoy-Tevfik Fikret anlaşamayan iki uçta yer alan isimler.  Kitaplarınızdan hareketle sizin de birincilerden yana bir duruş sergilediğiniz ortada. Özellikle “Fikret” kitabınızdan hareketle sormak istiyorum fikrî açıdan size oldukça uzak olan bir ismi çalışmanızın sebebi nedir? Kitabı kaleme alırken yeterince objektif olamamak endişesi taşıdınız mı?

Biyografisini yazdığım bir şahsiyeti sevmesem bile, duygularımı karıştırmamak için özel bir gayret sarf ederim. Haşim’i de Yahya Kemal’i sevdiğim kadar seviyorum, eminim onlar da ne kadar kavga etseler de birbirlerini seviyor ve takdir ediyorlardı. Fikret’in fikirlerine katılmam ama şair olarak severim. Fikirlerini yanlış bulmam, ona düşman olmamı gerektirmez. Edebiyat tarihimizde bir yeri varsa, yazarım. Bir tarihçinin nasıl hoşlanmadığı hadiseleri yazmaktan kaçınması saçmaysa, biyografi yazarının da sadece sevdikleri yazması o kadar saçmadır. Tevfik Fikret’e gelince… Kitabın önsözünde anlattım. Biyografilerini yazdığım şairlerin yani Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Mehmed Akif ve Florinalı Nazım’ın hayatları onun hayatıyla kesişiyordu. Fikret’le ilgilenmem kaçınılmazdı. Sözün kısası, yazdıklarım birbiriyle o kadar iç içedir, birbirini o kadar tamamlar ki bütün bir devri neredeyse on cilt tutan biyografilerimi okuyarak öğrenebilirsiniz.

Yahya Kemal’i anlattığınız kitabın alt başlığı “Eve Dönen Adam”. Bu başlıkla Türk modernleşme tarihindeki en önemli problemlerinden birine atıf yapıyorsunuz. Yahya Kemal ne zaman tam anlamıyla “eve döndü” sizce? Türk aydını bu problemi geride bırakmayı başardı mı dersiniz?

Bu soruya cevap verebilmek için bağımsız bir kitap yazdım. 1912 yılında İstanbul’a döndükten sonra uzunca bir süre Paris’e yeniden gitmenin ve orada yaşamanın yollarını arayan Yahya Kemal’in “Türk İstanbul”u keşfettikten sonra asıl manasında eve döndüğü kanaatindeyim. Eski musikinin ve divan şiirinin de eve dönmesinde payı büyüktür. Tanburi Cemil Bey’i dinledikten sonra “Önümde bir altın kapı açıldı, ben o kapıdan kendi kültürümüzün dünyasına girdim!” dediğini biliyorsunuzdur. 

Hocam sizi de sizden okuma şansımız olacak mı? Bir gün otobiyografinizi de kaleme almayı düşünüyor musunuz?

Kim bilir, belki bir gün…

Bunların arasına biraz teknik bir soru eklemek istiyorum: Beşir Ayvazoğlu eserlerini ne zaman yazar, nasıl çalışır, rutinleri nelerdir? Hem titiz hem de oldukça velut bir yazarsınız ve bu ayrıntıları merak ediyoruz.

Yazacağım kitabın havasına girdikten sonra, zihnim her gün yirmi dört saat onunla meşgul olur. Evet, rüyalarımda bile... Kesintisiz zamana ihtiyaç duyar, araya ister istemez sokulan işleri gönülsüz yaparım. Bu yüzden gazeteye yazdığım yazıların bazılarından hoşnut değilimdir. Her yazı emek ister, kendinizi vermenizi ister. Üzerinde çalıştığım kitaptan koparılınca aylarca ona dönemediğim olmuştur. Mesela, “Ateş Denizi”ne iki yıl kadar ara vermek zorunda kalmıştım. Fikret biyografisi de araya iki farklı çalışma girdiği için bir sene gecikti.

İlk deneme kitabınız “Aşk Estetiği” büyük bir boşluğu doldurdu ve bir başvuru kitabı hâline geldi. Ki çıktığı zaman gerçekten de bu alanda okunacak kitap neredeyse yok gibiydi. Hocam aradan epeyce zaman geçti ve bu süreçte İslâm medeniyeti, sanatı ve estetiği üzerine yapılan çalışmalar hayli arttı. Literatür epeyce zenginleşti. Medeniyetimiz ve kültürümüzün edebiyattan musikiye, mimariden klasik sanatlara pek çok alanıyla ilgilenen biri olarak bu alan üzerine tekrar yazmak gibi bir planınız var mı?

Maalesef, o meselelere dönmem artık çok zor.

Nasıl bir okursunuz? Okurken nelere dikkat edersiniz? Çalışmalarınız için yaptığınız okumalar haricinde ne tür eserler okumayı tercih edersiniz?

Okumayı öğrendiğim tarihten beri okurum. İlk gençliğimde edebiyatın yanı sıra felsefe ve estetik üzerine çok okurdum. “Aşk Estetiği” bu okumaların bir ürünüdür. Gazetecilik hayatım beni felsefeden ve teorik meselelerden maalesef kopardı. Çalıştığım konularla ilgili okumalarım dışında neler okuduğuma gelince… Dinlenmek için roman okurum, kaliteli polisiyeleri de severim. Gençliğimde okuduğum klasiklere döndüğüm de olur. Ve tarih... Tarih, özellikle bütün yönleriyle Osmanlı tarihi okumaktan hiç bıkmadığım alandır. Çok önemsediğim Feridun Emecen, Ali Akyıldız ve Emrah Safa Gürkan’ın kitaplarına dikkatinizi çekmek isterim. Osmanlı tarihinin ilk yüzyılına, yani kuruluş devrine de özel bir merakım var.

Hocam malumunuz bir kitap dergisiyiz ve okurlarımız elbette sizin okuduğunuz kitaplardan haberdar olmak isteyecekler. Sizde en çok iz bırakan, “başucu kitabım” diyebileceğiniz kitap veya kitaplar hangisiydi?

Başucu kitabım diyebileceğim tek kitap yok, birçok kitap var. Mesela “Safahat”, kıymeti bilinmemiş müthiş bir kitaptır. Genellikle peşin hükümle yaklaşıldığı için kimse sonuna kadar okumaz. Ahmet Rasim, Refik Halit ve Tanpınar’ın bütün kitapları, Cemil Meriç… Şu sıralarda biyografisini yazmakta olduğum Erol Güngör…

Yakın zamanda okuduğunuz ve okurlarımıza tavsiye edebileceğiniz kitaplar var mı?

Okuduğum kitaplar hakkında köşemde yazıyorum. Son okuduğum kitaplardan biri, Erol Üyepazarcı üstadın “Türkiye’de Popüler Romanın İlk Yüzyılının Öyküsü (1875-1975)” alt başlığını taşıyan “Unutulanlar, Hiç Bilinmeyenler ve Bilinmek İstenmeyenler” isimli iki ciltlik dev çalışmasıdır. Ayşe Sarısayın ve Şaban Özdemir’in yayına hazırladıkları Behçet Necatigil’in “Dost Meclislerinde Kasideler”iyle Hilmi Yavuz’un yeni çıkan “Behçet Hoca”sını eşzamanlı olarak okudum. Şu sıralarda Hakkı Süha Gezgin’in “İşgal Günlerinde İstanbul”unu okuyorum. Nuri Sağlam’ın keşfettiği, Mütareke İstanbul’unda günlük hayatın çok dikkatli gözlemlere dayanılarak yazılmış canlı bir tasviri… Bence önemli bir kitap. Hakkı Süha, bu yazıları Seyyah müstearıyla yazmış. Seyyah, Soyadı Kanunu çıkınca Türkçeleştirilecek ve Hakkı Süha’nın soyadı olacaktır.

Munise Şimşek, “Biyografi Genel Tarih İçinde Bir Noktaya Zum Yapmaktır”, Kitabın Ortası dergisi, Ocak 2020, sayı 34.

Güncelleme Tarihi: 09 Ocak 2020, 15:18
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Nihat Malkoç
Nihat Malkoç - 9 ay Önce

Çok güzel bir söyleşi olmuş Munise Hanım. Fazlasıyla istifade ettik.
Bu arada Beşir Ayvazoğlu'na edebiyatımıza kazandırdığı birbirinden kıymetli kitaplar için çok teşekkür ediyoruz. Kalemi ve kelâmı daim olsun.

Sezai kurt
Sezai kurt - 9 ay Önce

Beşir hocamın bütün kitapları büyük lezzet tadında kendisinden teşekkür etmek istiyorum amma Türk Edebiyatı dergisine bir el uzatması gerekir diye düşünüyorum

banner19

banner13

banner26