banner17

Ben o yoldan hiç ayrılmadım!

Ali Haydar Haksal: 'Şimdi dönüp geriye bakmak çok kolay. Geçen geçmiştir deyip dururum.'

Ben o yoldan hiç ayrılmadım!

Ali Haydar Haksal ile sürükleyici bir hikâye tadında söyleştik. Bu aralar çok yoğun olmasına karşın bizi kırmadı ve sorularımızı içtenlikli bir şekilde cevapladı. Bu söyleyişi yaparken de zaten aklımızda olan bir olguyu sağlamış olduk diyebiliriz. O da edebiyat tarihimiz açısından da ilerde bir belge olsun diye de düşündüğümüz değerli şahsiyetlerimizin hayata başlarkenki çabalarını duygu ve düşüncelerini yazıya dökerek geleceğe bırakmak.

Öykü ve roman yazan Haksal özellikle çıkardığı Yedi İklim dergisiyle anılan değerli bir yazarımızdır. Çabasını elbet takdirle karşılıyoruz. Yaptıklarını elbet görmezlikten gelemeyiz. Bizi kırmadığı için, sorularımıza cevap verdiği için teşekkür ediyor sağlık ve afiyet diliyoruz.

Ali Haydar Haksal

Siyah, fermuarlı bir çantası vardı, içi kitap doluydu.

Ali Haydar HaksalAli Haydar Haksal:

Hayata geç  başlamış biriyim. Köy hayatından kent ve orta öğrenimine on yedi yaşımda başladım. Valilikten alınan özel bir izinle Elâzığ  İmam Hatip Okulu’na kaydım yapılabildi. Yıl 1968. Okulumuzda çok güzel bir kütüphane vardı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayımladığı  klasikler ve daha birçok eser kütüphanede bulunuyordu. Kütüphanemiz çok ferahtı. Yatılıydım. Kütüphane ile yatakhanemiz ve hatta bir ara sınıfımız aynı binadaydı. Küçüklüğümden beri, babamın etkisiyle okumayı çok seviyordum.

İlkokuldan sonra ara vermem, okumaya olan özlemimi, azmimi arttırdı. Okulumuzda şiir okuma, yazma, öykü yazma yarışmaları düzenlenirdi. Daha birinci sınıfta iken, aynı yatakhanede aynı ranzanın alt ve üst katlarında yattığımız Mustafa Demir ağabey vardı.  Şiir yarışmasına katılmıştı. Şiir defterini aldım okudum. Ondan sonra şiir yazmaya başladım.

Okulumuzda bugün de isimlerini saygıyla andığım Türkçe hocalarımız vardı. Adına Janvaljan dedikleri Kemal Bey iyi bir kitapseverdi. O, kendi üstüne başına hiç özenmez, omuzları kepek dolan, Türkçeye çok özen gösteren, tok sesli kumral biriydi. Bir gün derste bir öykü okuttu, okuyan da bendim, seri okurdum. Sınıfa döndü: “Siz olsanız bu öykünün kahramanını ne yapardınız? Hikâyeyi nasıl bitirirdiniz?” Neredeyse sınıfın tamamı: “Öyküyü mutlu sonla bitirirdik” dediler. Bana döndü: “Sen ne yapardın?” “Kahramanı öldürürdüm” dedim güldü, dişleri parladı. “Neden?” “O zaman eser daha etkili olur, insan üzerinde etki bırakır” dedim. Tabiî trajedi nedir, dram nedir bilmem. O hocamız, Cumhuriyet caddesinde bulunan kitapçıların vitrinlerinin önünde dakikalarca durur kitaplara bakardı. Belleğimi zorluyorum Cumhuriyet caddesinde beş, İstasyon caddesinde iki, İzzet Paşa camii altında bir büyük kitapevi vardı. Aralarda da küçük küçük yerler bulunurdu. Bunlar sadece kitap satardı. Bugün çok büyüyen, nüfusu katlanan şehirde sanırım çok az sayıda kitapevi var.

Kudüs, Ali Haydar HaksalTürkçe öğretmenim Kemal Bey telaşlı biriydi.

Bir diğer Türkçe öğretmenim Kemal Dündar’dı. Türkçe derslerimde başarılıydım. Türkçe hocalarım bu yüzden beni severlerdi. Kemal Bey telâşlı biriydi. Konyalı ve Konya aksanıyla konuşurdu. Birgün hışımla sınıfa girdi: “Çocuklar, müfettiş dersimize girecek beni mahcup etmeyin”  dedi. Müfettiş geldi sınıfa girdi en arkaya bizim sıraya sıkıştı. Hocamız bir arkadaşımızı kaldırdı ön sıraya oturttu. Müfettiş bir ara sınıfta gezindi, sorular sordu. Hemen her sorusunda parmak kaldırdım. Bir süre sonra: “Önce arkadaşların cevap versin, sonra sen” dedi. Öyle yaptı. Arada bir gelip yanıma oturur defterine Osmanlıca not tutardı. Müfettiş sınıftan çıktıktan sonra, hocamızın neşesine diyecek yoktu.

Ortaokul ikinci sınıftaydık o yıl. Beni Ramazan’da evine davet etti, iftar yaptık. O yıla kadar paralı yatılı okuyordum. Parasız yatılı  sınavlarına girdim. Çok sayıda sınava katılan öğrenci vardı. Okulumuzun ikinci katında uzun koridordaydım. Kemal Dündar hocamız da gözetmendi. Bir tur atar, eli arkasında bir baştan diğer başa gider gelirdi. Gelince benim kâğıdımı okurdu. Genelde memnundu. Bir soruyu cevaplandırırken, geldi başımda durdu, parmağıyla silmemi söyledi ve gitti. Yeniden yazdım, sonra geldi, gülümsedi, gitti. Yazılı  sınavını kazanmıştım. Sözlü sınavda da o kuruldaydı. Birkaç soru sordular. Ertesi gün listeye baktığımda 9. olarak sınavı kazanmıştım. Birgün beni yanına aldı, İstasyon caddesinde, hemen postanenin altında bir kitapevine götürdü. Orada Hisar dergisini, Hisar dergisi yayınlarını aldırdı. Mehmet Çınarlı, Munis Faik Ozansoy ilk aklıma gelenler. Tarık Buğra’nın İbişin Rüyası kitabını da o zaman aldırdı. Bir çırpıda bu kitapları okurdum.Yitik Yaşam Güncesi, Ali Haydar Haksal

İki üstadı da aynı zamanda tanıdım

Bir diğer hocamız İbrahim Soysal, Malatyalıydı. Üçüncü sınıfta derslerimize girerdi. Büyük Doğu okurdu. Siyah, fermuarlı bir çantası vardı, içi kitap doluydu. Türkçe kitabımızdaki yabancı olan kimi sözcükleri kitap üzerinde değiştirirdi. ‘spor’ sözcüğünü ‘sipor’, ‘kral’ı ‘kıral’ yapardı. Bir gün beni Cumhuriyet caddesinde bir kitapçıya götürdü. Orada Üstat Necip Fazıl’ın Ruh Burkuntularından Hikâyeler’ini, Üstat Sezai Karakoç’un Ötüken yayınlarından çıkan İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nü, -23. 12. 1970 tarihini not düşmüşüm.- Allah’a İnanma ve İnsanlık -kütüphanemin kayıtlarında bu 200. kitaptır-, Yazılar: İslâm, Farklar, Dirilişin Çevresinde –bu kitap mavi kapaklı ve ciltliydi, yanılmıyorsam o sırada kitap yasaklanmıştı. Buna da 02.01.1971 tarihin not düşmüşüm.- kitaplarını aldırdı bana.

Her iki Üstad’ı ilk tanıyışım da buydu. Bir de küçük boy Diriliş dergisini aldırdı. Diriliş dergisinde yayımlanan, ama kitaplarına alınmayan “Ey Yahudi” şiirini ezberletti, okulda şiir okuma yarışmasında bunu bana okuttu. Kudüs bilincim bu şiirle gelişti. Bundan sonra şiirler yazmaya başladım. Ortaokul boyunca her Türkçe öğretmenimden bir şeyler derledim.

Bir Bayan Türkçe hocamız vardı, adını şimdi hatırlamıyorum. Şiirlerimi çok beğenirdi, Varlık dergisine göndermemi istemişti. Derslerimize kısa bir dönem gelmişti. Bir başka Türkçe hocamız vardı, kumral ve biraz şişmandı. Ondan bana pek bir şey kalmadı.

Dördüncü sınıfta, babamın ölümünden çok etkilenmiş olmalıyım ki, sınıfta kaldım.

Çocukluk dönemim dramatik geçti. Babam eğitmendi, ilkokul üçüncü sınıfa kadar onun yanında okudum. İstanbul’dan babama gazeteler gelirdi. Onları bize okuturdu. 1960 yazında Temmuz ayında genç yaşta öldü. Yetim kaldık. Dördüncü sınıfta, babamın ölümünden çok etkilenmiş olmalıyım ki, sınıfta kaldım. Sonraki yıl, ağabeyim ortaokula gidiyordu, onun kitaplarını okuyordum. Çok çalışıyordum, başarılıydım. İlkokulu bitirince, ortaokula gitmek istedim, annem gönderemedi. Köy imamının yanında –imam, babamın dayısıydı- Kur’an dersleri aldım.

Yedi İklimİmam Hatip’e sınavla girilen yıllar

Köyümüze, dedemin kitaplarını almak üzere Kiğı Müftüsü Gıyasettin Efendi geldi. İki katır yükü kitap satın aldı. “Bu çocuğu imam hatip okuluna gönderin” dedi. Beni Bingöl’e Müftü Abdullah Efendiye gönderdi, bir mektup vererek. Sınava girdim, kazanamadım. Bir sonraki yıl ise, Kiğı’ya babamın arkadaşı ilköğretim müdürü, Zülküf Hocaya bir mektup yazarak gönderdi. Gene sınavı kazanamadım. O yaz, dedemin talebelerinden Süleyman Güler, İstanbul’dan gelmişti. Cuma namazı öncesi ikimiz dedemin mezarına gittik. Hem kendisi Kur’an okudu, hem de bana okuttu. Okurken bir iki yanlışımı düzeltti.

Cuma namazı sonrası namazdan çıktık, dedemin odasının hemen altında toplandık. O zaman babamın dayısı, köy imamı Kâtibi Efendi ile beni imam hatip okuluna göndermeye karar verdiler. 17 yaşımdaydım. Sevinçten uçuyordum, duyduklarıma ve gördüklerime inanamıyordum. Nüfus cüzdanımı aldılar, Elazığ’da edebiyat öğretmeni, Elazığ lisesinde müdür başyardımcısı olan, büyük dayım Kâtibi Efendi’nin büyük oğlu Nurettin Hasköylü’ye teslim ettiler. Valilikten özel izin alınarak okul kaydım yapıldı. İki yıl paralı yurt ücretimin bir bölümünü ikisi, bir bölümünü de okul karşıladı. Okuluma başladıktan sonra Nurettin Hasköylü dayım cumartesi ve pazar günleri beni evci yazdırdı. Hafta sonu evde derslerimi tamamlardım. Beni çocuklarından ayırmadılar. İki yıl ne kent yalnızlığı ve yabancılığı çektim, ne de zorlandım. Dayımın tayini Ankara’ya çıkınca o zaman kendimi çok yalnız hissettim.

Kimi edebiyat dergilerine abone oldum.

Yazları köye gider, köy işlerini yapardım. Çobanlık, ziraat, köyle ilgili akla ne gelirse… Tarlaya giderken, hayvan güderken, bir yere giderken kitaplarım koltuğumun altındaydı. Soluklandığım sıralarda kitap okurdum. Kitaba çok açtım, âdeta yutuyordum, maymun iştahlıydım, ondan ona geçip duruyordum. Annem, bize gelen fitre ve zekât paralarını  bana gönderirdi, ben de kitap alırdım. Sanki zengin bir aile çocuğuydum. Kitapçılara her zaman borçlu kalırdım. Köye her gidişimde valizler ve koliler dolusu kitap taşırdım.

Elbette, yukarıda isimlerini andığım Türkçe öğretmenlerimin çok katkısı oldu. Diğer taraftan Türkçe ve edebiyat öğretmeni olan dayım Nurettin Hasköylü’nün üzerimde çok hakkı ve emeği var. O sırada iki üç defter dolusu öykü yazmış ona götürmüştüm; kırmızı kalemle satır satır okumuş, çizmiş, karalamıştı. O defterlerimi yitirdim. Kimi edebiyat dergilerine abone oldum. Dayım yaz tatillerinde köye gelirdi; ben çayırda tırpanla ot biçerken o da bana ders anlatırdı.

Lisede iken üç yıl edebiyat derslerimize gelen Ahmet Başpınar hocamın da çok katkısı oldu. Nurettin dayım Ankara’ya gittiği için artık ondan yararlanamıyordum. Yazdan yaza buluşabiliyorduk. Ahmet Başpınar iyi bir edebiyat öğretmeni idi. Bana kitaplar önerirdi. “Şu romanı oku, ama yazarın siyasal görüşü ve bakışı şöyledir, dikkat et. O tarafından etkilenme.” derdi. Bugün için birinci sınıf diye niteleyebileceğim yazarların eserlerini o bana okuttu. Hem şiir, hem de öykü yazardım. O da beni yönlendiriyordu.

Yazarlığımın dönüm noktası

Bir gün bir önerisi oldu. Yazı hayatımda bir dönüm noktasıdır o. “Okuduğun bir kitabın beğendiğin yerlerinin altını çiz, onları  bir deftere dikte et. Bir süre sonra aynı kitabı bir daha oku. Bakalım dikkat ve beğenilerin değişmiş mi?” O yıl sömestr tatilinde Jack London’ın Martin Eden romanını, karların çok yağdığı bir zamanda okudum. Altını çizdiğim bölümleri büyük boy harita metot defterime dikte ettim. Sonra tekrar okudum. Yıllar sonra bu kitabı kütüphanemde buldum yeniden okudum. Altını çizdiğim yerleri tekrar çizdim. O zamandan farklı olarak çok az yerini çizdim. Bu kitapta kenara bir not düşmüşüm. Bunu unutmuşum, yeniden okurken fark ettim: “Ben yazar olacağım” demişim. Bir kitabı bir dostum istedi okumak için, sonra da kaybettiğini söyledi, üzüldüm tabiî. Her yazdığımı hocama götürürdüm. O da kimi çalışmalarımı yeniden yazmamı isterdi: “Bunları sakla, bir süre sonra tekrar bak, bakalım olmuş mu olmamış mı sen kendin karar ver” derdi.

İlk öyküm Milli Gazete'de yayımlandı.

Köyde iken Tahsin Öz’ün Topkapı Sarayı müzesi ve kutlu emanetleri, tarihi belgeleri anlatan bir kitabı vardı, onu döne döne okurdum. Aklımda kalan ve belleğimde yer eden Sezai Karakoç’un “Ey Yahudi” şiiridir. Diriliş ve Büyük Doğu dergilerini okurdum. Yeni İstanbul, Sabah ve Anadolu gazetelerini alırdım. Milli Gazete çıkınca ondan hiç vazgeçmedim. Ulusal bir yayın olarak ilk öyküm “Tıkırtı” Millî Gazete’de yayımlandı. Sonra Edebiyat dergisini tanıdım. Bunların birçoğuna el yordamıyla ulaştım.

Tabiî ki insan ilk eserini görünce heyecanlanır. Adını bir mevkûte üzerinde görmek ve artık bir kervana katıldığını anlamak önemli. Ulusal anlamda ilk şiirim Düşünce dergisinde çıkmıştı. Filistin ile ilgiliydi o şiir. Sonra Erzurum’da Milli Türk Talebe Birliği’nde çıkardığımız Talebe gazetesinin sanat sayfasını ben yönetiyordum. Orada şiir ve öykülerim yayımlanıyordu. Yeni Devir gazetesi çıktığında orada şiir, öykü ve denemelerim yayımlandı. Bütün bunlar bende birer heyecan yaratıyordu. Mutluydum ve bir kervana katılmıştım, azmim beni bu yola koydu.

Yazının aşk yolu

1980’de Mavera dergisine katıldım. Bu, 1987 yılına kadar sürdü. O gün bugündür hep aynı heyecanı duyarım. Bugün de bir yazım yayımlandığında hemen okurum. Artık dışarıdan biri olarak bakarım. Yazı hayatım verimli geçti. Bu bir doyumsuzluk değil bir azmin ve aşkın eseridir.

Ben yazının aşk yoluna girdikten sonra artık oradan hiç ayrılmadım. Yolumu sürdürdüm. İlle yazar olacağım diye bir hırsım olmadı. Yazdım yayımlandı.  Çok okudum, çok çalıştım. Zamanla kapılar bana açıldı. Geri dönüşü olmayan bir yola girdim. Bana sorumluluklar yüklendi, üstlendim. Bütün bunları bir aşk ve dava uğruna yapıyorum. Kaderim beni bu yola koymuş, ben de ona tabiyim. Başka ne diyebilirim ki?

 

 

 

Nurettin Durman sordu

Güncelleme Tarihi: 16 Kasım 2010, 01:48
YORUM EKLE
YORUMLAR
...
... - 8 yıl Önce

Ali Haydar Haksal kendisinden çok Yediiklimde yaptığı editörlük görevini anlatsa daha iyi olur, bakalım nasıl bir editörlük yapıyor hem gelecek kuşaklar yeni çıkacak dergiler için fener olur.

banner8

banner19

banner20