Ben aslında şairim, öykücü değil!

İkinci hikâye kitabı ‘Kaçış’ geçtiğimiz aylarda yayınlanan Nuhan Nebi Çam ile kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ben aslında şairim, öykücü değil!

 

 

İkinci hikâye kitabı ‘Kaçış’ geçtiğimiz aylarda Ötüken Neşriyat etiketiyle yayınlanan Nuhan Nebi Çam ile kitabı ve hikayeciliği üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öykü maceranızı anlatabilecek misiniz; neden öykü

“Neden öykü” sorusuna sizi ikna edebilecek cevap alamayacağınızı şimdiden belirteyim. Kalem oynatabileceğim en güzel ve kolay türün öykü olduğunu düşünmüşümdür hep. Ben şairim, kavgadan ve hırstan hiç anlamam…  Ama şiir yazmayı hiç beceremedim. Şiirselliği yoğun olan, müzikalitesi ağır basan cümleleri öyküde kurabildim. Kahramanlar oluşturdum: Kimisi şair, kimi müzisyen, bazıları kentin yenilmiş kişileri…  Hepsinde de mutlaka bir uç tarafıyla şairlik yönü vardı.

Öykü, şiirin kardeşidir. Bu türler kader arkadaşıdırlar. Birbirlerinden ayrı olabileceklerini aklım almıyor. Bir durum anlatırsınız; o durumun etrafında onlarca haller kurgulanır. Bunların hepsinde de bir anlatı dili vardır ama yanında kesinlikle bir şiiriyet boy gösterir.

Ben bu sebeplerden yol alarak öykü diyorum. Deneme de bir uğraş alanı olabilir. Roman da. Ama çıkışın öyküde olmasını bilerek ve isteyerek seçtim.Nuhan Nebi Çam

Peki, öykünüzün menkıbesine dönersek...

Maraş, ilginç bir şehir.  Eskiler “Altı çeltik, üstü keklik.” derlermiş, orayı anlatırken. Düşünün önde bir Gündeşli Ovası, Gavur Dağları’na kadar, Osmaniye’ye kadar uzanan uçsuz-bucaksız topraklar. Arkada Toroslar’ın son halkası Ahır Dağı. Kent buraya sırtını vermiştir. Bir gençlik aşkına yakalanmışsınızdır. Dudaklarınızdan şöyle kelimeler dökülür: “Ahır Dağları kadar heybetli ve sarp bir duygulanmanın ardı sıra gidiyorum.” Neler hissedersek, hangi ruh halini yaşarsak, götürüp bir ucunu Ahır Dağı’na değdirmişizdir.

Ayrıca Rasim Özdenören Usta’nın eserlerinde resmettiği kentin Maraş olduğunu, sınırsız tarlaların bu hikâyelerde boy gösterdiğini hep okudum. Gül Yetiştiren Adam romanı, oradaki ihtiyar adam, şehrin alt tarafına kurulan küçük bir istasyon, bulgur kaynatılan dev kazanlar, Taş Mescit’teki adamın ve arkada bekleyen çocuğun durumu, bağ evlerinden ve Bertiz Köyleri’nden getirilen pekmez yüklü katır kervanları…  Hepsi yazmaya çalıştıklarımın temelini oluşturuyor.

Maraş’ta hiçbir yerel dergi ve gazetede bir ürünüm yayınlanmadı. Belki bir çevreden yoksunlukla ilgili olabilir bu. İlk defa OMÜ’de Amasya Eğitim Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün bir duvar gazetesi vardı, adı Üçüncügöz’dü, bölüm başkanı Sayın Mehmet Yiğit o gazeteyi yönetir ve taşırdı, orada öyküm yayınlanmıştı. Bu bana bir kıvanç ve özgüven vermişti.

Bize Kaçış’tan ve ilk kitabınız Yangın Sonrası Ölmek’ten söz edebilir misiniz? Neden kaçıyorsunuz. Cephe terk edilmeli midir?

Yangın Sonrası Ölmek hüzünlü bir kitaptır. Orada on yedi öykü vardı. İlk göz ağrılarım. Bu “yangın sonrası ölmek” bağdaştırmasını insanlar hep temel anlamıyla algıladı ve anladı. “Yangından neden kaçmadın”, “Niçin ölüme teslim oldun” gibisinden birçok şey söylediler. Ama mecazî bir yangın vardı. Gençlik, şehir ve ülke yanıyordu. Ve biz “ölmek” mefhumunu bu dağdağanın ortasında tanıyorduk.

Ve Kaçış… Ben buna mütevazı bir kitap diyorum. Yeni ve modern anlatı tekniklerinin bütün imkânları kullanılmıştır. Ama “Ağaçlar kökleriyle ayakta durur.” Cemil Meriç’in bu veciz ifadesi benim için bir aydınlatma feneri, yol işareti olmuştur. Gelenek, geçmiş düşüncesi, bizim medeniyetimizin klâsikleri benim için hep bir deniz feneri olmuştur. Onlarsız gemim bu azgın ve soğuk sularda alabora olabilirdi. Ve sözlerimi Dündar Taşer’in sözleriyle gürbüzleştiriyorum. “Avrupa’nın en büyük kulesi yeni, Süleymaniye Camii eskidir. Gecekondular yeni, Dolmabahçe Sarayı eskidir.” Ben eskiden, gelenekten ve maziden hiç kaçmadım, onları kesinlikle inkâr etmedim. Tanzimat’tan bu yana meydanlarda çalım satan talihsiz Türk aydını gibi büyük bir hamakâtle redd-i mirasa kalkışmadım.

Sizi bugünlerde en mutlu eden şey, ikinci kitabınızın yayınlanması olmalı…

Mutluluk duyduğum en güzel olay Kaçış’ın yayınlanmasından ziyade kitapta yer alan “Mecnun Mu Çarptı” adlı öyküdeki kadın kahraman Ş.’yi gerçek hayatta Kartal-Kadıköy otobüsünde görmemdir.

Nuhan Nebi Çam, KaçışNeden kaçıyorsunuz peki?

Metropolden, soğuk ilişkilerin, iletişimsizliklerin olduğu bir coğrafyadan… Anlamsız ve iğreti bir zamandan… Şehrin yapmacık hallerine ayak uydurmayı başarabilen kendimden… Belki sekülerizmden, belki idealizmden…

Kaçış, yirmi bir kısa öyküden oluşuyor. Eser 128 sayfalık bir bütün. Minicik bir kitap.

Edebiyatta usta-çırak ilişkisi hakkında neler söylersiniz?

Edebiyatın ve yazarlığın temeli okumaktır. Bol bol, planlı-dağınık, günübirlik-günaşırı,  ama mutlaka okumak. Usta-çırak ilişkisine inanıyorum. Kendimi bir müzmin çırak olarak görüyorum. Asla usta-profesyonel olmak istemiyorum. Acemi yazışların, acemi heyecanların adamı olmak istiyorum.

Ustalarınız kimler?

Türk edebiyatında Yahya Kemal, Cemil Meriç, Ahmet Hamdi, Rasim Özdenören, Selim İleri, Sezai Karakoç, Ali Haydar Haksal ve bütün öncekiler. Dünya edebiyatında başta Dostoyevski, Cengiz Dağcı, Stefan Zweig, M. Duras, Wolf, Ömer Hayyam…

Yazarlıkta önemli olan sizce nedir?

Samimiyet, içtenlik bence en önemli olan unsurdur. Yazar, yapmacık tavırlardan, boyalı bir halden devamlı uzak durmalıdır. Yukarılarda söylemiştim, kahramanlar günlük yaşamın içindedirler. Bir hikâyedeki kadını otobüste görmem beni o kadar heyecanlandırmıştı ki, bunu ifade etmek çok zor olsa gerek.

Siz durumcu musunuz, olaycı mı?

İlginç bir soru. Ben durumcuyum. Bir olayı, giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olan klasik hikâyeleri anlatmak istemiyorum. Bir öykü yazıcısı ve durum tasarlayıcısı olabilmeyi daha çok istiyorum. Rus Çehov ve Türk Sait Faik bu yolun kapılarını aralamışlardır. Onları saygıyla anıyorum.

Kaçış’ı biraz daha anlatsanız?

Beş buçuk yıl aradan sonra yayınlanan bir kitap. O uzun süreçte çalmadığım kapı, aşındırmadığım merdiven kalmamıştı. Bütün yayınevlerinin editörleriyle yüz-göz olmuştum. Attila İlhan’ın ifadesiyle “Yüzümüze bakan yoktu/ Sirkeci Garı’nda bir gece kaldım/ Parasız ve kimliksizdim.” Umarım bu söylediklerim aslına yakındır.

Biraz da Nuhan Nebi Çam’dan söz edelim…

1974’ün Haziran’ında doğdum. Maraşlıyım. Ortaokul, lise ve üniversitede birer yıl kaldım; ÖSS’yi güç bela kazandım. Babam, Maraş’ta bazı zamanlar beni köy düğünlerine götürürdü. Gençler halay çeker, silah atar ve çayırda güreşirlerdi. Ben bir elma ağacının gölgesinde, olup biteni uzaktan izler yahut karşıdaki tepelere tırmanırdım. Ben şairim.

Günümüz özelde öykü genelde edebiyat dünyasını nasıl görüyorsunuz?

Bir çetecilik, bir komitacılık almış başını gidiyor. Bunlar Türk Edebiyatı’na ihanet ettiklerinin farkına bile varamayan körlerdir, bence. Tanzimat’tan bu yana ediplerimiz ya da kendini öyle zannedenler büyük bir yanılgı içindeler. 1900’lü yılların aydını-yazarı “Efendisinin ilaçlarını içmekten çekinmeyen şapşal uşak.” Büyük bir taklitçi. Ve ihanetin; Fuzuliler’e, Bakiler’e, Mevlânalar’a, Yunuslar’a, Şeyh Galipler’e ihanetin farkında değiller. Şimdikiler, “sen benim ahbabımsın, sen de benim çavuşumsun” şarkısını söylüyorlar. Fazla yol alacaklarını sanmam.

 

Mansur Yılmaz konuştu

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2016, 11:03
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13