Batılıların gözünden Mevlevilik'i inceledi

Selçuk Küpçük “Mevleviname & Çeviri Metinler ve Resimlerle Batılı Seyahatnamelerinde Mevlevilik” kitabı üzerine, yazarı Rıza Duru ile konuştu..

Batılıların gözünden Mevlevilik'i inceledi

 

Elinizde 1001 sayfayı bulan, Mevlevilik ile ilgili dolu dolu bir külliyat tutmak tahmin edersiniz ki müthiş bir duygu verir size. Dr. Rıza Duru’nun uzun yıllardır sürdürdüğü çabasının takdire şayan bir sonucu olarak, Batılı seyyah, yazar, düşünür, filozof, sanatçı ve devlet adamlarının seyahatnamelerinde Mevlevilik ile ilgili ne var ise bir araya geldi. Tam 1001 sayfa olan ve özenli bir baskı kalitesi ile sunulan bu devasa eser Konya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yayını olarak literatüre girmiş.

Akademik dünyamızın önemli isimlerinden ve Mevlevilik üzerine yapmış olduğu çalışmalar ile tanınan Necip Fazıl Duru’nun (Ordu Üniversitesi) önemli ve açıklayıcı “Mevlana ve Mevlevilik Bilgisi” başlıklı metni ile başlayan bu nadide kitaba şahsen ben sahip olduğum için kendimi ayrıcalıklı görüyorum. Mevlana, Mevlevilik, Mevlevi tekkeleri, önemli Mevlevi şahsiyetleri, mekânları üzerine Batılı seyahatnamelerde geçen ne var ise ilk kez bir araya toplanarak yayın dünyamıza kazandırılan bu eser, ilgililer, araştırmacılar, akademisyenler ve sıkı okurlar için çok kıymetli bir çalışma. Sadece metinler değil, ilk kez gördüğümüz fotoğraflar da beni açıkçası çok heyecanlandırdı. Dr. Rıza Duru ile Mevleviname ismini taşıyan bu 1001 sayfalık eseri üzerine konuştuk.

Sayın Duru, Mevlevîname kitabını tanıtır mısınız? Böyle bir eser hazırlama ihtiyacını neden hissettiniz? Kitabın hazırlanma sürecinden söz eder misiniz?

İlgililerinin de bildiği üzere, tarikatlar ve özelde Mevlevîlik tarihi çalışmaları yerli kaynaklara dayanır. Bunun için Osmanlı yazısı okuyabilmek, Farsça ve Arapça bilmek gerek şartlardandır. Ama tarih çalışmalarının malzemeleri yerli kaynaklarla sınırlı değildir. Hatta yazılı kaynaklarla sınırlı değildir. Seyahatnameler, tenkidi elden bırakmamak kaydıyla tarihçiliğin kıymetli kaynaklarındandır.

Seyahatnamelerle Mevlevîlik arasında bağ kuran ilmî çalışmalar pek az sayıdadır ve kitap hacminde bir çalışma mevcut değildir. Mevcut pek az sayıdaki çalışma daha çok erişilebilen ve Türkçe’ye tercüme edilmiş kaynakların boca edildiği, yüzeysel ve erken genellemelerin yer bulduğu, doğruluğu yeterince tahkik edilmemiş metin ve resimlerin kullanıldığı yayınlardır. Bu çalışmalarda yararlanılan tercümeler arasında metin ilâve ve çıkarmalarının bulunduğu yayınlar vardır. Pek çok tercüme ise yavandır. Zira, böylesi çalışmalar hem birbirine çevirilen her iki dile, hem de çevirinin konusuna hakimiyeti gerektirmektedir. En basitinden, dilimize sadece “büyük” diye çevirilen “great, big, large” kelimelerini düşünelim. Ulu, yüce, vâsi, cesim, iri, muazzam, kocaman, azametli, azim vs. çok sayıda karşılıkları nereye koyacağız? Tercümelerimizde maalesef böyle bir kolaycılık hep olagelmiştir.

Ama en kötüsü, Mevlevîlikle ilk o anda karşılaşmış bir kişinin gözlem ve izlenime dayanan metinlerinin, sanki kırk yıllık derviş tarafından kaleme alınmış gibi, terimlerle donatılarak, düzeltilerek çevirilmiş olmasıdır. Bu çevirilere baktığınızda seyyahların ilmine hayret edersiniz. O çeviri tavrı ne yazık ki gözlemleri çarpıtmış ve tekdüzeleştirmiştir, her yazara aynı gözlüğü taktırmış; her yazarı aynı lügat, terminoloji, kalem mahareti ve tahsil ve kültür seviyesi ile donatmıştır. Oysa bu mümkün değildir. Bir şarkiyatçı ile bir denizci, bir asilzâde ile bir mühendis, bir papazla bir cerrah nasıl benzeşebilir? İşte bu yüzden, konumuz olan Mevlevîlikle alâkalı seyahatname kısımlarından, eski çevirilerini hiç bir şekilde dikkate almadan ve dönem sözlüklerini kullanarak yeniden çevirmek, bu çeviri malzemeyi metotlu bir değerlendirmeye tâbi tutmak, böylece Mevlevîlik tarihini bir de Batılıların gözünden ortaya koymak istedim.

Çalışmaya başladığım 2006 yılı itibariyle, Mevlevîliğe değinen bilinen seyahatname veya seyahatnamelere değinen makale sayısı son derece kısıtlıydı. Bu yüzden Batı ülkelerinin millî kütüphaneleri dâhil olmak üzere çok sayıda elektronik kütüphaneye eriştim. İki yıllık süreçte 300’den fazla ilgili eseri tespit ettim, bu sayı zaman içinde 500’ü çok geçti. Bir yandan da bu eserlerin Mevlevîlikle ilgili kısımlarını çevirmeye devam ettim. Çeviri aşamasının ardından, artık genelleme yapmaya fazlasıyla izin verecek bu ham malzemeyi metotlu bir değerlendirmeye tabi tuttum. Başta söylediğim tenkitli okumaya yardımcı olması amacıyla, Ordu Üniversitesi’nden Doç Dr. Necip Fazıl Duru tarafından yazılan “Mevlânâ ve Mevlevîlik Bilgisi” başlıklı kısa bir bölümle beraber, dörtte üçünü tercümelerin, dörtte birini ise değerlendirme metninin oluşturduğu üç bölümlü bir kaynak eser ortaya çıkmış oldu.

Mevlevîname’yi rakamlarla özetler misiniz?

21 + 1001 ansiklopedik boy sayfadan oluşuyor. Üç bölümden en kapsamlısı olan “Çeviri Metinler”, ilki 1610, sonu 1960 yılından olmak üzere, Mevlevîliğin 350 yıllık sürecini gözler önüne seren, 10’dan fazla dildeki 500’den fazla seyahatnamenin ilgili kısımlarının çevirilerini de içeriyor. Eserin hazırlanması altı yıl, basımı bir yıl sürdü.

Mevlevîlikle ilgili seyahatname çevirilerinde ekleme veya çıkarmalar görülebildiğinden söz ettiniz. Bunu örneklendirebilir misiniz?

Milletlerarası Mevlânâ kongrelerinden birinde sunulan bir tebliğde yer alan, Demetrius Cantimir’e ait diye sunulan çevirinin bir kısmını aynıyla vermek istiyorum: “Dervişlerin samimi inançları, âdetleri ve geleneklerinden bahsederken, doğrusu kendimizden ötürü utanıyorum. İsa’ya ve haça tapanlar, gerçek Hristiyanlar utansınlar, Müslümanlardan ders alsınlar! Çünkü bunlar (Mevlevî dervişler) imana ve insaniyetliğe dair boş laftan çekinirler, bu hususta gösterişi sevmezler, imanda ve insan sevgisinde gayet samimidirler, iman ve insaniyetliklerini lafla değil, işle, eylemle gösterirler.  Mevlevîlerde takdire şayan ilk vasfı mütevazılık, maddi nimetlere düşkün olmamak, kanaatkârlık teşkil eder.” ve böylece devam ediyor.

Çevirinin Türkçe’sindeki sorunları bir yana bırakırsak, Cantimir’in kaleme aldığı Latince kitabında ve onun ilk Fransızca ve İngilizce çevirilerinde ne yazık ki böyle bir metin yok. Çevirmenimizin mensup bulunduğu dini ve toplumu övme gayretiyle metne ilâvede bulunduğu anlaşılıyor. Bu çevirinin ilmî çalışmalara dayanak teşkil edecek bir ham malzeme olarak kullanılma imkânı yoktur. Çeviri eserlere dikkatle, tenkitle yaklaşmak gereği çok açıktır.

Kitap daha önce hiç karşılaşmadığımız çok sayıda görsel malzemeyi de içeriyor. Renkli, bol resimli; bu anlamda da okuyucuyu çeken bir tarih kitabı olmuş. Bu, tarih kitaplarında alışık olmadığımız bir tarz.

Mevlevîname’nin en ayırt edici özelliklerinden birine değindiniz. Tarih çalışmalarının malzemeleri arasında görsel malzemeler de yer almaktaysa da, bizim tarih yayıncılığımız genelde metin yoğun yayınlardır. Görsel malzemeler, eğer varsa, süs kabilinden kullanılma eğilimindedir. Yani o malzeme, içerdiği tarih bilgisiyle o yayında yer almaz. Yer alanlarda ise malzemenin hatalı kullanımları olduğu gibi, ikonografik bilgiler de çoğunlukla bulunmaz. Yani o resmi kim yapmış, gravürü kim hâk etmiş, fotoğrafı kim çekmiş, yapıldığı malzeme nedir, tarihi nedir, nerede saklanmaktadır, hangi yayında yer almıştır gibi. Görsel malzemenin hatalı kullanılmasına bir örnek vermek gerekirse; bir akademisyenin, seyyahların gözüyle Konya Mevlânâ Dergâhı’nı işleyen bir yayınında yer alan bir gravür baskısı “Konya kalesi ve çevresi” diye sunuluyor, oysa o gravür baskısı Atina’daki Rüzgârlar Tapınağı ve çevresinin manzarasını gösteriyor.

Mevlevîname kitabında, gravür baskı, resim, taslak, çizim, fotoğraf gibi görsel malzemenin metne ait olanları metinle beraber, bunun dışındaki malzeme ise kronoloji ve içerik bakımından kendisine uygun gelen metin kısımlarına yerleştirilerek sunuldu. Böylece, zaten hem akademisyene, hem de sıradan okuyucuya hitap eden metinlerin okunması iyice zevkli hâle getirilmiş oldu. Ayrıca, seyyah beyanlarında yer alan ve bugünün okuyucusu için bilinmesi veya hayal edilmesi kolay olmayan benzetmelerin resimleri de ilgili metinlerin arasına yerleştirildi. Mesela Gelibolu Mevlevîhanesi’nde kullanılan çalgılardan olduğunu bir seyyahın dile getirdiği serpent çalgısının o sayfaya yerleştirilen resmi, okuyucuya adeta bir tablet ilacı yutmak kadar kolayca, bu yılankavî, üflemeli çalgı hakkında bilgiyi verivermektedir.

Peki, başka ne gibi farklı sunumlar var kitapta?

Gözlenen gözleyenden bağımsız değildir denilir. Gözlemleri ve intibalarını nakleden seyyahların kim oldukları bu yüzden önem taşıyor. Her seyyahın bulabildiğim resim ve kısa biyografilerini kendi metinlerinin baş tarafına koyarak, gözleyenle gözlemlenen arasındaki subjektiviteyi de gösterdim. Mesela, semazenlerin açılmış kollarını gemi pervanesinin kanatlarına veya buharlı motorun regülatörüne benzeten seyyahın bir deniz subayı olduğunu bilmek ve hemen yanında bu eski tarz gemi parçalarının resmini görmek okumayı eğlenceli hâle getiriyor.

Kitap Mevlevîlik tarihine yenilikler katıyor mu? Daha önce bilmediğimiz veya yanlış bildiğimiz nelerden söz ediyor?

Öncelikle, yerli kaynaklardan derlenen eserlerde bulunmayan veya pek az yer bulan, bir “kişi” olarak Mevlevî ve onun günlük yaşantısını görüyoruz bu kitapta. Canlı, yaşayan, diğer insanlarla ilişkide bir varlık… Onun misafir ağırlayışı, kahve, tütün içişi, merakı, öfkesi, misafirperverliği, dolaşması, batıl inanışı, aşkı, deliliği… Hasılı bir insan olarak Mevlevî fert… Derviş olması hasebiyle adeta semavî bir varlık gibi sunulma kaygısı yok. Dışarıdan bakışın yararı bu.

Mevlevilik adap ve erkânının merkezinde yer eden semaın, hazırlığından sona ermesine kadar tüm safhalarına dair çok ayrıntılı seyyah beyanları da bu cümledendir. Bu iki alanın gözlemine dayanan müşahadeler yerli kaynaklarda çok sınırlıdır. Yine adap ve erkandaki yüzyıllar boyunca meydana gelen değişimleri seyyah beyanlarından izlemek mümkün olabilmektedir.

Bilinmeyen Mevlevîhaneler, Mevlevîhane diye bilinen ama aslında öyle olmayan yerler, sakalığın Mevlevîlikteki yeri, rençber Mevlevîler, şeyh haremlerindeki hayat… Daha pek çok yenilikler getiren veya yanlışları düzelten bilgiler var kitapta.

Mesela, Mevlânâ Dergâhı’nın kubbesini hepimiz ta başlangıcından yeşil renkli diye biliriz. Hatta “kubbet-ü’l hadrâ” diyerek Arapça, ağdayla söylemekten haz duyanlarımız olur. Oysa, seyyah beyanlarının tarihe göre sıralanması, bize kubbe çinilerinde neredeyse her yenilenişte mavi ve yeşilin sırayla kullanıldıklarını göstermektedir. Metotlu çalışmayla ulaştığım bu bilgi “yeşil kubbe” önkabulünü yıkmış bulunmaktadır.

Görselleri büyütmek için

üzerlerini tıklayınız.

Seyyahların anlattıkları içerisinde sizi en çok etkileyeni hangisi oldu?

Amerikan gazeteci Seabrook’un 1924 yılında Trablusşam Mevlevîhanesi’ni ziyareti ve bu ziyaret esnasında postnişin Şefik Dede’yle yaşadıkları ve Dede’nin ona anlattıkları beni çok etkiledi. Başlı başına bir sinema filmi senaryosu olabilecek, Şefik Dede’nin kendi kızının ölümüyle neticelenen, ses ve saz sanatkârı Mevlevî Zeydan Hilmi’nin facialı aşk hikâyesi yüreğimi sızlattı. Şefik Dede’nin, çocuk yaştaki kızının ölümüne sebep olan bu Mevlevî dervişine düşmanlık duymaması, affediciliği Mevlevîlerin yüce gönüllüğünün en büyük örneğidir.

Tanım yerindeyse tam bir Mevlevîlik filozofu olan Şefik Dede’nin bu beyana derc edilmiş fikirleri hayranlık uyandırıcıdır. Bu fikriyata bir örnek olarak, Dede’yle beraber Hama ve Halep arasında bir Rıfaî tekkesindeki ayine iştirak eden seyyah Seabrook’un sorusuna Dede’nin cevabını verebiliriz. Seabrook, dönüş yolundaki lokantada,“hakikî dindarlığına rağmen estetik bir aristokrat” olan Şefik Dede’nin nasıl olup da Rıfaîlerin “vahşi ayinlerine karşı his iştiraki içinde olabildiğini” sorar. Dede, bir peşkiri bir şeker kâsesinin etrafına bükerek küçük bir dağ meydana getirir ve aynen şu cevabı verir:

“Onun [peşkirin], Birlik veya Tanrı’yı remzeden dağ tepesi, zirve olduğunu farz edeceğiz. Ve dağın geniş kaidesinin bütün etrafının, zirveye varmayı murat eden insanlar olduğunu farz edeceğiz. Kaidedeki herhangi bir noktadan tepe istikameti, şimal, cenup, şark veya garp değildir; yukarıya doğrudur. Ama dağ, herhangi bir fâninin dümdüz yukarı doğru tırmanması için çok sarptır; binaenaleyh, burada, bazısı şarka doğru ve diğerleri garba doğru, dağın derece derece daha yüksek olduğu, dolambaçlı yollardan yolculuk ederler. Şarka yolculuk eden bir takım, garba yolculuk edenle karşılaşır. Her biri diğer takıma ‘Nereye?’ diye sorar. Hepsi ‘Tanrı’ya!’ diye bağırır. Ve sonra, arif değillerse, her biri diğerine şöyle bağırır: ‘Siz yolunuzu kaybetmişsiniz. Gelin, dönün ve beraber gidelim.’ Ve daha sonra, eyvah ki, dostum, sadece yukarı doğru tırmanırlarsa bütün yolların Tanrı’ya götürdüğündeki kendi irfansızlıklarını bilmeyerek, münakaşa eder ve kınarlar. Sana, böyle bir irfansızlığa düşmekten sakınmanı söylerim dostum; kendi memleketine dön ve bu eski topraklar üstündeki hatırayı düşün.”

Bize insanın, dinin ve dünyanın hakikatini bu kadar basit bir örnekle bu kadar mükemmel anlatan bu büyük insanın önünde saygıyla eğiliyorum. Belki sadece Şefik Dede’nin fikirlerinden haberdar olmuş bulunmak bile bu kitap için çektiğim çileye değmiştir.

Okuyucularımız kitaba nasıl erişecekler?

Ne yazık ki, Mevlevîname kitabımız piyasada bulunmamaktadır. “Prestij basım” denilen türde bir kitap olduğundan parayla satılmamakta, talep hâlinde Konya Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından ilgililerine gönderilebilmektedir. Dağıtım aşaması tamamlandığında üniversite ve il halk kütüphanelerinde de bulunabileceğini söyleyebiliriz. Yine de, bu türden basımlara erişmenin çok zor olduğunu, mutlaka ticarî baskının yapılması gerektiğini de söylemek lâzım. Ticarî yayıncıların, hem okuyucunun talep ettiği hem de kültür hizmeti niteliği taşıyan Mevlevîname’ye ilgi göstereceklerini tahmin ediyorum.

Son söz olarak neler söylemek istersiniz?

Böylesine uzun yıllar sürmüş, yoğun zaman ve emek harcanmış çalışmalarda aile desteğine mutlaka gerek var. Usuldür diye söylemiyorum, eğer eşimin sabrı, desteği, teşviği olmasaydı bu eser ortaya çıkamazdı. Çünkü her ciddî araştırma eseri gibi, bu da, aslında hayat sermayesinden çalınarak meydana getirilebildi. O hayat sermayesi ki içinde eşimizin, çocuklarımızın da hisseleri var.

 

Selçuk Küpçük konuştu

Güncelleme Tarihi: 15 Temmuz 2013, 12:37
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13