Batı modernliği hakikat ile dize getirilmeli

Abdulaziz Tantik’in İslamcılık meselesi ile ilgili yazıları nihayet iki kapak arasına girerek ‘İslamcılığın Arayışı’ ismiyle kitaplaştı. Mustafa Ökkeş Evren, yazarla, hem kitabı hayırlamak, hem de oku(ya)mayanlar için okuma vesilesi kılmak için, kitap eksenli bir söyleşi yaptı.

Batı modernliği hakikat ile dize getirilmeli

 

Abdulaziz Tantik’in, uzun bir zamandır kafa yorup, yüreğini de ortaya koyarak üzerinde çalıştığı İslamcılık meselesi ile ilgili yazıları nihayet iki kapak arasına girerek ‘İslamcılığın Arayışı’ ismiyle kitaplaşıp okuyucuyla buluştu. Hayırlı olsun diyelim. Kitabın hakkını teslim etmek adına hem Abdülaziz Tantik’e, hem de Pınar Yayınları'na teşekkür etmemiz gerekiyor, böylesine derli toplu ve ufuk açıcı bir kitabı okuyucuyla buluşturdukları için. Emeklerine sağlık.

Kitapta, epey bir cümlenin altı çizilerek, yanlarına notlar düşülerek, soru işareti ve ünlem işareti konarak tarafımdan okundu. Kitabın arkasındaki dizinin okuyucu için mini bir felsefe/ sosyoloji kavramları sözlüğü niteliğinde olduğunu da söylemeliyim. Hakikat, yorum, bağlam, algı, ölüm, hayat, varlık, hukuk, insan, arayış ve benzeri bir yığın kavramın zihnimizde yerli yerine oturması kitabın daha rahat okunmasını ve anlaşılmasını kolaylaştırıyor.

Bu kısa girizgâhtan sonra hem kitabı hayırlamak, hem de oku(ya)mayanlar için okuma vesilesi kılmak için, kitap eksenli bir söyleşi yapmanın daha iyi olacağını düşünüp aşağıdaki soruları kendisine yönelttik, sağ olsun sorularımızı içtenlikle cevapladı.

Kitabın isminden başlayalım isterseniz; niçin İslamcılığın Arayışı? İslamcılık mı arayış içinde yoksa Müslümanlar mı?

Burada İslamcılıktan murat Müslümanların bir kısmının İslam’ı hayatın bütününü kuşatan bir siyasi okumaya tâbi kılmasıdır. O yüzden Müslümanların arayışından çok özel bir okumaya tâbi kılınan İslam’ın yorumu olarak İslamcılığın arayışı deyimi daha iyi oturuyor. İslamcılık bir siyasi akım olarak sürekli bir arayışı içinde mündemiç kılmıştır. Çünkü modern tabiatı gereği modern akımların farklı versiyonları üzerinden bir okuma arayışı hep olagelmiştir. Bu arayışta en önemli pay ise İslamcılığın ötekileştirilerek bir meşruiyet krizine sokulması ve bu yüzden biraz da reel bir tutum olarak yeni arayışların merkezine meşruiyetini koyması ile de alakalıdır. Literal okumadan hermönetik okumaya, liberal okumadan sol okumaya kadar farklı okuma biçimlerini az da olsa İslamcılığın kendi tarihinde de bulabiliriz.

Bu konuda bir noktayı daha açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Bu arayışın varlığını bazen de İslamcılığın üzerine oynanan oyun ve İslamcılığı kendi mecrasından uzaklaştırma girişimleri ile de ilişkisini hesaba katmalıyız. İslamcılığın sosyalleşerek bir toplumsal zemine kavuştuğunda ise doğal olarak Müslümanlar da bu sefer bir arayışa girdiler. Ama Müslümanların arayışı ile İslamcılığın arayışının kesiştiği nokta ise İslamcılığın oluşturduğu bakma biçimiyle paralelliğe sahip olmasına rağmen İslamcılığın zaaflarının dini algıyı zayıflatan bir unsura yönelmesi durumunda Müslümanların bir arayışı seslendirmesidir. Ama bizim kitapta yaptığımız şey İslamcılığın bir akım olarak varlığı ve arayışını müzakere etmektir.

Türkiye’de İslamcılığı kendine dert edinen, kendini İslamcı olarak tanımlayan büyük bir kitle olduğunu düşünüyor musunuz? Bu kesimin sosyolojik açıdan durduğu yer neresidir?

Cumhuriyet sonrası tarihsel süreçte İslamcılık tekil bir arayışa tekabül etmekteydi. Ama 60'lı yıllarla birlikte Türkiye’de ideolojik bir okuma furyası başladı. Türkiye’nin geçmişinde bulunan üç tarzı siyaset Batıcılık, Türkçülük ve İslamcılık... Türkçülüğün iktidarda olmasından mütevellit Batıcılık sol üzerinden, İslamcılık ise tercüme eserler aracılığı ile ülkenin gündemine girmiştir. Yoğun okuma süreçleri üzerine bir taban oluşmuştur. Önce üniversite hocaları ve öğrencileri ile tarikat çevrelerinin seçkinleri arasında makes bulan bu görüş ‘Milli Görüş’ hareketi ile toplumsal bir tabana kavuşmuştur. Seksenli yıllar ise İslamcılığın daha bağımsız bir hareket olarak kendini inşaya ve ciddi bir kültürel hareketle buluşmasını sağlamıştır. Yapılanmalar, dergiler, dernek ve vakıflar bütün bu çalışmaların semeresi olarak ortaya çıkmıştır. Bu çerçeve içinde İslamcılık bir sosyolojik tabana sahiptir. Bu sosyoloji daha çok taşralılık olarak betimleyeceğimiz bir çerçeveye sahiptir. Ama Ak Parti iktidarı ile birlikte şehirleşmeye yönelik ilgisini de konuşabilir hale gelmiştir. Fakat İslamcılığın meşruiyet sorunu yüzünden uzlaşı arayışları onu muhafazakarlık örtüsüne büründürmeye zorlamıştır. Ve sanırım sorunuzun can alıcı noktası, ana gövde İslamcılık muhafazakarlık zemininde karar kılmıştır. Bu bir tespittir. Ayrıca tekil anlamda İslamcılık kendi mecrasına yönelik bir düşünsel faaliyet arayışını sürdürecektir. Ve su kendi mecrasını bulana kadar da bu arayış sürecektir. İslamcılık yine kendi bağımsız duruşunu ortaya koyana kadar bu çabalar durulmayacaktır.

Kitabın sunuş bölümünde İslamcılığın Türkiye serüveninin 1960’larda başladığını söylüyorsunuz. Bu tarihi ideolojik İslamcılığın başlangıcı olarak mı okumalıyız? Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset tanımlamasındaki İslamcılığın tartışılmaya başlaması ve Hasan el Benna’nın İhvan-ı Müslimin hareketini ayrı olarak mı değerlendirmeliyiz? İslamcılık tam olarak Müslümanların gündemine hangi tarihte girmiştir?

Osmanlı İslamcılığı ile Türkiye İslamcılığı arasındaki farka gönderme niyeti ile yapılmış bir tarihlendirmedir. Elbette ki bir kurtuluş ideolojisi olarak İslamcılık Osmanlı’nın gerilemesi dönemine ait bir arayışa tekabül etmektedir ve yaklaşık olarak 1850'li yıllara kadar geri götürülebilinir. İhvan daha sonraki bir tarihte ortaya çıkmıştır. Hilafetin kaldırılması üzerine başlatılan arayışların bir sonucudur. Ama Namık Kemal, Ali Suavi, Sait Halim Paşa, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh gibi ilk kuşaklar ile birlikte Babanzade Ahmet Naim, Mehmet Akif, Said-i Nursi vb. kuşaklar ise orta kuşağı oluşturmaktadırlar. Hasan el Benna Reşit Rıza’lardan sonraki kuşaktır.

Tarihlendirmeye tekrar geri dönecek olursak; 60'lı yıllar tarihi biraz da bizim özel İslamcılık tarihimizle örtüştüğü içindir. Ve cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte kaybolan İslamcılığın sağcılıktan kendini azat ettiği bir başlangıç tarihi olması hasebiyle de önemlidir.

Eğer İslamcılığı bir tavır alış olarak yorumlayacaksak bu sefer tarihini siyasi, itikadi ve fıkhi mezhepler tarihinin başlangıcına kadar geri götürebiliriz. Girişte yaptığım tanımda olduğu gibi ‘İslamcılığı “İslami olanın sürekli bir yorumu” olarak algıladığımızda Eş’ari’nin Türkçeye de tercümesi yapılan Makalatül İslamiyyun kitabını örnek verebiliriz. Meseleye bu açıdan baktığımızda ise artık modern bir tutum olarak değil tarihsel bir zemin olarak İslamcılığı ihya ve tecdit hareketleri bağlamında yeniden düşünmenin bir imkanı olarak okuma imtiyazı kazanabiliriz.

İktidarla buluşma ve yeni bir zengin sınıfını oluşturması İslamcılığın önündeki en büyük sorun olarak görünmektedir’ diyorsunuz, bunu söylerken İslamcılığın muhalefet ve yoksulluk üzerinden geliştiğini anlamıyoruz tabi. Bu konuyu biraz daha açalım mı?

Bir taşralı ve muhalif hareket olarak doğduğu için İslamcılık doğal olarak iktidar, zenginlik, makam, mansıp ve şöhretle imtihan olmadığı gibi bunlara yönelik sert eleştirileri de hayata tekabül etmemekteydi. Daha çok duygusal zeminde yapılan eleştiriler kavramın kendi otantitesi olarak tartışılamıyordu. Bugün bile İslamcılar iktidar kavramı, güç kavramı ve bunun türevleri üzerine yeterli bir düşünüşü ve araştırmayı yapmış değiller. O yüzden bu kavramların siyasi, sosyolojik yada psikolojik analizini yapabilecek donanıma da sahip değillerdi. Zenginliğin hangi psikolojik vasatı oluşturduğu düşünülmemişti. Hepimiz biraz da gariban ve fakirlik edebiyatı üzerinden yetişmiştik. O yüzden iktidarla baş etmek o kadar kolay olmayacaktı ve olmadığını da bizzat gözlemleme imkanımız oldu zaten…

İslamcılık bu badireyi atlattıktan sonra sahici bir akım olma hüviyetine sahip olacaktır. Bunun için de entelektüel olarak bu kavramlarla hesaplaşmalı ve batılı kavramların hem soy kütüğünü çıkarmalı hem de onunla psikolojik vasatta hesaplaşmayı göğüslemelidir. İslamcılığın yoksulluk üzerinden muhalefet yapması mukadder bir durum değildir. Ayrıca bu doğru bir tavır da olamaz zaten. Ama zenginlik içinde dervişane bir yaşamı da içselleştirdiği zaman halkın içinde makes bulacak bir dini algıyı inşa edebilir. Yani mümin, güven veren, teslimiyet, hakkına rıza gösteren, ihsan, görülüp gözetildiğinin farkında olarak görüp gözetmeyi ilke ve eylem olarak kabullenmektir. İslamcılığın bu algıya yönelik yaklaşımı kendi geleceğini de belirleyecektir.

Batı ile İslam arasında bilginin oluşumunda veya oluşturulmasında kaynak açısından temelde çok derin bir ayrılığın olduğunu biliyoruz. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne batılı bir eğitim sistemi içinde yetişen bir toplumda İslamcılık veya İslami hareket nasıl neşet edecek. Bir takım ilahiyatçıların ısrarla aklı ön plana çıkarma, akla vurgu yapma gayreti batı düşüncesini içselleştirme faaliyeti olarak değerlendirebilir miyiz?

Modern eğitim total ve otoriter bir eğitimi zorunlu kılmaktadır. Dolayısı ile modern okullarda eğitim alan şahısların algılarının da modernlik tarafından işgal edildiğini bir tespit olarak ortaya koymalıyız. İslam’ı bu algı üzerinden okuma girişimleri hep oldu ve oluyor. İlahiyatçılardan bir kısmının akla üst düzeyde vurgu yaptıklarının psikolojik vasatını doğru okuduğumuzda aslında bir kompleks ve meşruluk arayışına tekabül ettiğini söylemekle birlikte bazılarında da içselleştiğini tespit edebiliriz. Bu arayış dediğimiz hikâye ile de örtüşen bir şey olarak betimlenebilir. Fakat asıl mesele İslami ilimler bağlamında klasik İslam düşüncesine olan ilgisizlik ve yetersizlikten beslendiğini ve oryantalist yaklaşımlardan çok fazla etkilendiğini söylemek mümkün. Özellikle Şafii ve Eşari gibi İslami epistemolojiyi kuran öncü isimlere Gazali’yi de eklediğimizde neyi hedefledikleri de ortaya çıkmaktadır. Mesele Müslüman olarak bir bilgiyi nasıl üretebileceğimizle ilişkilidir. Fakat modern eğitim bir tek bilgi üretme biçimi dayatmaktadır. Bu dayatmaya maruz kalıp sağlıklı bir düşünce ameliyesi gerçekleştirmeyenler doğal olarak etkilenmekten kaçınamamaktadır.

Ayrıca şunu da vurgulamakta yarar var: Batılı akıl kavramı ile Kuran’da kullanılan akıl bazen benzerlik kurulabilirse dahi aynileştirilemezler. Çünkü her iki kavramın felsefi düşünüşleri farklıdır ve çok farklı iklimlere sahiptirler. Bu yüzden batılı akıl hükmün bizzat kaynağı iken Müslümanların kullandığı akıl ise sadece bir alettir. Doğruyu ve gerçeği muhakeme edecek, algılayacak ve yorumlayacak ama kendi başına değil vahyin ışığında, gözetleyiciliğinde…

Kitabınızda ‘İslamcılılığın temel yöneliminin iktidar ve siyasal ağırlıklı olması, incelenmeyi hak eden başlı başına bir sonunsaldır. İslamcılık bir ahlak arayışı olarak inşa edilmemenin sancılarını yaşamaktadır.’’ diyorsunuz. Peki, günümüzde “İslamcıların’’ ahlak arayışı içinde olduklarına dair bir endişelerinin ve gayretlerinin olduklarını söyleyebilir miyiz?

Yaşadığımız tarihsel süreç İslamcıları ahlaki olana yönelik bir ilgiye taşımak zorundadır. Bu onların samimiyet testi gibi kabul edilebilir. İnsanlığın vicdanı olmaya aday İslamcılık eğer vicdanları yaralayacak düzeye inmişse burada bir sorun vardır ve bunu ilk fark etmesi gereken de İslamcılardır. Bu yüzden neredeyse son on yıldır ben kendi hesabıma bu vurguyu yapmaya çalışıyorum. Çünkü Müslüman olmak ile ahlaklı olmak aynı düzlem ve düzeyi işaret eder. Başka türlüsü düşünülemez dahi… Ama İslamcıların iktidar ile imtihanı sürecinde ahlaki olanın ne kadar önemli olduğunu bizzat gözlemleme imkanımız oldu.

Ana gövde İslamcılık kendini ahlaki olarak gördüğü için böyle bir arayışı olduğunu söylemek mümkün değil. Ama tekil İslamcılar, samimiyet ve ihlas ile dinlerini amaç edinenler bir ahlaki endişeye ve arayışa sahip oldukları gözlenmektedir. Hatta bu arayışın bir işareti olarak yer yer büyük yanılgılara neden olsa bile sol ile yapılan flört veya İslam’ın sol yorumu gibi arayışlarda da bu ahlaki kaygıyı görmek mümkün.

28 Şubat süreci ve sonrasında bu İslamcılık üzerine düşünen kafalar ahlaki zafiyetlere dikkat çekmişlerdi. Dediğim gibi tekil olarak bu ahlaki endişe ve arayış var ve süreklileşerek varlığını izhar etme konusunda ciddi adımlara neden olabilmektedir. Çünkü gidilecek başka bir kapı da yoktur. Tabiri caizse İslamcılığın varolma ile yokolma arasındaki tek seçenek ahlaki zeminidir.

İslamcılığın temel amaçlarından biri, Müslümanların batının yükselişi karşında duydukları kompleks ve bu duruma karşı geliştirilen refleks, yani batıyla yarış içine girme durumu. Bu durum İslam’ın özü ile çelişiyor mu, yani Müslümanların yegâne hedefi Allahın rızasını kazanmak iken buradaki hedef batıyı alt etme, batıyı geçme yarışına girmek olmuyor mu? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu İslamcılığın modern tabiatının tabii seyridir. Ve doğal olarak da yanlış bir tercihtir. Batı ile yarışmak batıdan daha fazla kötü olmakla neticelenebilir. Batının tüketim çılgınlığı, üretim çılgınlığı ve eğlencede sınır tanımayan yaklaşımının tabii sonucudur teknolojik gelişmeleri. Hatta bir yok etme makinesi gibi işlev görmektedir silah teknolojisi. Bir Müslüman bunu nasıl arzulayabilir ki, mümkün mü? Müslüman kalarak bu mümkün olamaz! Batı ile hesaplaşma yapmalıyız, onlarla yarış içine girme değil… Batının ürettiği medeniyet ve kültür sadece İslam dini açısından değil mevcut bütün dini düşünceler ve algılar açısından da doğru değildir. Batı tam da bu anlamı ile yanlışı, batıl olanı bütün dünyaya sirayet ettirerek kendi batıl oluşunu gizlemek istiyor. İşte batı ile hesaplaşacağımız nokta da burasıdır. Batı modernliği, kültürü ve medeniyeti batıldır ve biz bu batıl olanı hakikat ile dize getirmeliyiz.

Kitapta İslamcılığa dair çok yönlü bir bakış var, anlamaya, sorgulamaya ve önerilere dair. Son olarak şunu sormak istiyorum: İslamcılık kavramı yalnızca siyasallığı değil kültürel olarak da çağrışımı zengin ve kuşatıcılığı olan yeni bir kavramla Müslümanlar kendini tanımlayabilirler mi? Böyle bir ihtiyaç var mı?

Yüzleşme’ kitabımda bu tartışmayı yapmıştım. Burada da şunu söylemek durumundayım. İslamcılık tarihi açısından meseleyi değerlendirdiğimiz zaman birçok kavramı devreye koymuştuk. Mesela, ‘müslüman’ , ‘tevhidi müslüman’, ‘devrimci müslüman’, ‘inkılapçı müslüman’ vesaire kavramlarını kullanmıştık. Her bir kavram kendi içinde bir bakışı içermekteydi. Ama kavramlar da tarihi ve sosyolojik gerçeklerle bağımlı bir tepki göstermektedirler. Bu yüzden bir kavramın yeniden tedavüle girebilmesinin şartları vardır. Bunun tarihsel süreçle, sosyolojik gerçeklikle ve siyasi zeminle bağlantılı düşünülmesi gerekmektedir. İslamcılığa yönelik bu yaklaşım, sanırım daha çok İslamcılığın taşıdığı zaaflarla ilişkilidir. Ama İslamcılığı yukarıda ifade ettiğimiz gibi İslami olanın sürekli yorumu olarak betimlediğimizde hem siyasi, sosyolojik, psikolojik ve hem de tarihi şartlarla uyuşumunu sağlamış oluruz. Ki klasik İslam düşüncesinde tekfir hastalığına yönelik geliştirilen tepkiyi de bu şekilde anlamak mümkün. O zaman İslamcılığın yerine yeni bir kavram aramaktansa bu kavramı sahici ve sahih bir şekilde yeniden okumaya tabi tutmalıyız diye düşünüyorum.

 

Mustafa Ökkeş Evren konuştu

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 14:55

Eslem Nilay Bozdemir

banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26