Bahadır Yenişehirlioğlu: “Peşin kabulleri doğru bulmuyorum ve reddediyorum. Gerçek gücün buradan doğacağı kanısındayım.”

“Yazarlık bir iddia işi. Bir derdinizin olması gerekir. İçinizde büyüttüğünüz sesinizin artık dış dünyadan duyulur olmasıdır aslında yazarlık. Daha fazla içinizde tutamadığınızı görürsünüz ve bir bakmışsınız sesiniz karşı kıyıdan duyulmuş.” Deniz Demirdağ’ın söyleşisi.

Bahadır Yenişehirlioğlu: “Peşin kabulleri doğru bulmuyorum ve reddediyorum. Gerçek gücün buradan doğacağı kanısındayım.”

Şimdilerde Payitaht Abdülhamid dizisinde oynadığı Tahsin Paşa karakteriyle geniş bir hayran kitlesine ulaşan, ekranların sevilen yüzlerinden, ünlü oyuncu ve yazar Bahadır Yenişehirlioğlu ile gerçek bir hayat hikâyesinden esinlenerek kaleme aldığı eseri “Hanne”yi konuştuk.

Yazmaya nasıl başladınız? Bir hikâyesi var mı? Yazarlık hayali olan birisi miydiniz?

12 Eylül’ün bütün ağırlığını hissettirdiği zamanlarda idam cezası ile yargılanan ceza evindeki ağabeyime babamın öldüğünü söyleyememiştim. Vefat eden babamın ağzından sanki yaşıyormuş gibi cezaevindeki ağabeyime mektuplar yazarak kendisine gönderdim. Zira idam cezası ile yargılanan bir adama babamız öldü diyemezdim. Yıllar sonra fark ettim ki aslında yazarlık serüvenime farkında olmadan adım atmıştım.  Edebiyat, hayatımın hep merkezindeydi. Bir gün mutlaka yazmak istediğimi biliyordum lakin zamanını bilemiyordum. Profesyonel anlamdaki ilk romanımı 2011 yılında kaleme aldım ve büyük bir hızla, tutkuyla ardı sıra diğerleri geldi. Sanki barajın kapağı açılmış gibi hissediyorum.

Bu bir anlamda tercih değildi mecburiyetti aslında. Artık avukat olarak hayatıma devam etmek istemediğimi çok iyi biliyordum.  Edebiyat, hayatımın her alanında benim için çok önemliydi. Hayatımın daimi olarak içindeydi. Ben günün birinde yazarlığı profesyonelce ve hayatımın her alanını kuşatacak biçimde yapacağımı, daha doğrusu bu dünyanın içinde kendimi bulacağımı biliyordum. Eninde sonunda su yolunu buluyor. Çok okuyorsanız, Allah vergisi bir kabiliyetiniz varsa ve tutkuyla bunu istiyorsanız oluyor.

Yazarlık bir iddia işi. Bir derdinizin olması gerekir. İçinizde büyüttüğünüz sesinizin artık dış dünyadan duyulur olmasıdır aslında yazarlık. Daha fazla içinizde tutamadığınızı görürsünüz ve bir bakmışsınız sesiniz karşı kıyıdan duyulmuş. Tespit etmek ve tespit edilmek. Bu keşfi içinde barındırıyor. Pek çok yazar bu konuda farklı cevaplar vermişler. Düşüncelerimi tespit ediyorum ve onları kayıt altına alıyorum. Bu yeterli olmuyor kayıt altına aldıklarım tespit edilsin istiyorum. Bu bir soluk alıp vermek kadar hayatî benim için. İnsan çoğu zaman alıp verdiği soluğun farkında değildir. Alıp verdiği soluğun felsefesini kavrayanlar ise farklıdır. Ben kelimelerin, cümlelerin değiştirici gücüne inanırım. Kelimelerin ve cümlelerin büyüsüne inanırım. Yazmak bu büyüyü eyleme geçirmek benim için. Bu tılsıma sahip olduğum için çok nasipliyim.

Bu mutluluk verici, aynı zamanda da onarıcı. Bu çok da kolay bir şey değil. Ben artık başka bir iş yapmak istemediğime sanırım zihnen çok önce karar vermiştim ama hayata geçirmem 2011 yılına denk geldi. Böyle olması gerekiyormuş demek ki.

Son kitabınız “Hanne” okuruyla buluştu. Kaleme aldığınız bu kıymetli roman hakkında neler söylemek istersiniz? Yazım aşaması ne zaman başladı ve bu süreç nasıl gelişim gösterdi?

“Hanne”, pek çoğumuzun hayatından izler bulabileceği sancılı ve fırtınalı bir dönüşüm hikâyesi. “Hanne” insanlara, insanlığa bir şey söylüyor. Kendinle yüzleş, kendine gel, diyor. Hayatını sorgula. Ne durumda olduğunu ve aslında ne olmak istediğini düşün. Aslında iç gıdıklayan kısıtlı konfor alanını terk etme zahmetine katlan ve gerçek konforunu bul. Yoksa kaybolacaksın. Sahte ve yapay mutluluk yanılsamalara kanarsan sen de sahte ve yapay olacaksın, diye sesleniyor.

“Hanne”yi pandemi döneminin ortasında yazdım. Bu dönemin kasveti ister istemez sızdı metne. Bittiğinde evet bu kadar, bundan fazlası değil diyerek metinden uzaklaştım. Zira içime sinmişti. Sonuçta editörümü ve okurlarımı tatmin eden bir metin çıktı. Bunu “Hanne”nin çok sevilmesinden de anlıyoruz.

“Hanne” kitabını kaleme alışınızın temel dinamiği neydi? Bu kitapla okuru hangi duygusundan, hangi noktasından yakalamak istediniz?

İnsanları karşıma almak, onları sarsmak, kendilerine getirmek istedim. Olay örgüsünden ziyade duygu örgüsü yoğun bir metin ortaya koymayı hedefledim. “Hanne” kendinden yola çıkarak her bir bireyin birbirinin aynısı olup birbirine yaklaşırken kendine yabancılaşması üzerinde duruyor. “Hanne” kendine yabancılaşma sürecinde ürettiği alt benliğinin, kendiliğini kendine ispat etme güdüsüyle şekillendiği bize haykırıyor. “Köklerime, aslıma dönmek istiyorum.” diye haykırıyor. Aslında günümüzde pek çoğumuzun haykırması gibi. Belki bunu yüksek sesle seslendirmiyoruz ama içten içe bir kurt gibi bizi kemirmediğini kim iddia edebilir ki? “Hanne”, aslında kimliksizleşmiş insanlığın “Hanne” özelinde kendine bir başkaldırı olarak nitelendirilebilir.

“İnsan insana sığınmak ister.” diyorsunuz. İnsanın insana ihtiyacının önemine, bereketine vurgu yapıyorsunuz. Günümüz insanını bu çerçevede değerlendirmenizi istesek neler söyleyebilirsiniz? Bu hassasiyetlere yeterince sahip miyiz sizce?

Giderek bunun kaybolduğunu bütün hücrelerime kadar hissettiğim için böyle bir söze ihtiyaç duydum sanırım. İnsanlık giderek acılaşıyor, çürüyor ve kaynağından uzaklaşıyor. Hayatta kalmak için garip bir dürtü ile daha da maskeleniyor. Yapay bir algı üzerinden kimlik oluşturma sancısını ve bunun meydana getirdiği uçurumu görmemek için kör olmak gerekir. Her günden daha fazla, her zamandan daha ağır bir şekilde güven duygusunu kaybediyoruz. Birbirimize güven duymadığımızda ise kıyamet başlamış demektir. Tüm bunlara rağmen umutsuz değilim.  Zira güçlü bir referansım olduğunu düşünüyorum.

Romanlarınızı besleyen kanallar nelerdir?

Romanlarım kendilerinden önceki anlatıların, güçlü edebi metinlerin bir karşı yansıması aslında. Pek çok değerli metin de bir anlamda öyle. Bu anlamda, romanlarım edebi anlatıların ya da daha doğrusu tüm edebiyat geleneğinin bir yansıması.  Tek doğrultulu, kapalı, kapanabilir tek bir anlam katmanına sahip anlatı türlerinden uzak durmaya gösterdiğim özen, romanlarıma ulaşmadaki kanallarımın en güçlü yönü sanırım.

Olay örgüsünün yanı sıra dikkat ettiğim en önemli husus, duygu örgüsünü ön plana çıkarmadaki hassasiyetim. Metinlerimde anlamın tamamlanıp bitirildiği duygusundan ziyade zaman içerisinde ve gelişen algı idraklerinde oluşan derinlikler yedeğe alınarak yeniden anlamlandırılmaya ihtiyaç duyulan coşkulu bir keşif bir serüven sunmak. Sonu yokmuş gibi bir hisse sebebiyet vermeyi seviyorum.  Bazen karakterler bir sona ulaşıyor gibi görünebilirler ki çoğu zaman bu bir zorunluluktur ama okur açısından devam eden bir sürecin kapısını açık bırakmak benim için çok önemli. Bu biraz çetrefil gibi görünse de ne demek istediğimi gerçek okurlar çok iyi görüyor ve hissediyorlar. Dolayısı ile bu kanallar her daim açık ve karşılıklı bir beslenmeyle sonuçlanıyor.

Romanlarınıza bakınca kendinize has bir dil ve kurgu yapısı oluşturduğunuzu görüyoruz. Ayrıca okurlarınız ile yazım diliniz sayesinde geliştirdiğiniz iletişim de çok kuvvetli. Kurduğunuz bu kuvvetli dili ve iletişimi sağlayan etken nedir? Sizce yazar ile okuyucu arasında yazım dili ile sağlanan iletişim nasıl olmalıdır?

Hiçbir şeyi yeniden keşfetmiyoruz aslında. Yaptığım yeni bir bakış açısı getirmek. Bu hem gerekli hem de zor olanı. İnsanı ve insana dair her şeyi her zaman yeniden söylemek gerekiyor. Bu nokta da yazarın farkı ortaya çıkıyor sanırım.

Ben peşin kabulleri zorlamaktan yanayım. Peşin kabulleri doğru bulmuyorum ve reddediyorum. Gerçek gücün buradan doğacağı kanısındayım ve işin garibi bunu içgüdüsel olarak yapıyor buluyorum kendimi. Eskiden/gelenekten güç ve ilham alarak inşa edilen “Yeni” zaman zaman kesintiye uğrasa da yoluna devam etmiş, bugüne kadar varlığını korumuş. Gelenekle yeni arasındaki bu netameli süreç tam da yeni/modern olanın hâkimiyetiyle sonuçlanmak üzereyken gelenek yeniden gündeme gelmiş, bazılarına göre geleneğe iade-i itibar yapılmış. Aslında bu doğal bir süreç ve asla kendiliğinden bir oluşum olarak algılanmamalı. Gelenekle olan ilişkide en önemli mesele ise geleneğin yeniden icat edilmesidir. Posrtmodernizm; modernleşme sürecinin, insanlığı sürüklediği açmazlara karşı sağduyunun utangaç bir biçimde insanlığın vicdanında yaşamaya devam eden gerçek, sahici ve pür bir şahlanışı değil mi aslında? Ben bunu çok önemli buluyorum.

Bir ifadenizde, “Günü geldiğinde yazmadığım takdirde içimdeki kayıp parçayı bulamayacağımı fark ettim.” diyorsunuz. Bu ifadenizi ve yazmanın sizin için ifade ettikleri üzerine konuşabilir miyiz?

Var olduğumu daha çok hissettiğim en önemli şey yazmak. Ulaşmak istediğim yere ulaşabilmem için okumam gerektiğini ve okuduklarımı eylemlerime geçirmem gerektiğini çok iyi biliyorum. Yazmak buna yardımcı oluyor. Okumak, idrak etmek ve eyleme geçmek. Yazmak, tüm bunların sağlaması.

Bir yazar olarak, yazarlıkta emek ve yetenek noktaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yazabilirsiniz elbette. Gerçek bir yeteneğe sahip değilsiniz asla iyi bir yazar olarak anılamazsınız.  Belli bir entelijansiyaya ait olmaksızın yani onların köpürtmesindeki çıkarlardan ve siyasetlerden beri olarak varlığınızı kurgulamak zor gibi görünebilir. Ama şuna bütün yüreğimle inanıyorum gerçekten yeteneğiniz var ve tutku ile yazıyorsanız, görülmemeniz mümkün değil. Bu yüzden başka yollara tevessül etmenin hiçbir manası yok.

Türk veya yabancı yazarlar içerisinde sizi yazar olmaya teşvik eden yazar/yazarlar var mı?

Gerçek yazarların hepsi.

Sizi yazarken en üretken yapan duygu nedir?

Yazarken müzik dinlemek üretkenliğimi arttırır.

Peki, oyunculuğa geçiş sürecinizi sizden dinleyebilir miyiz?

Öyle olması gerekiyormuş oldu. Serüveni başlatan ise dostum Ahmet Tezcan’ın “7 Güzel Adam” projesine beni davet edip Erdem Beyazıt’ın hocası sahaf İsmail Efendi’yi yorumlamamı istemesiyle başladı.

Sultan Abdülhamid Han’ı hayatının anlatıldığı bir projede yer almak size nasıl hissettirdi?

Entelektüel bir alt yapı barındırmayan hiçbir şeyin anlamlı ve güçlü olması mümkün değildir. Aktörlükte böyle. Benim açımdan Tahsin Paşa karakteri sadece bir rol değil.

Abdülhamid Han’ı anlamak, neslimizin ve tüm dünyanın mutlu yaşamasını istiyorsak; hak ve adaleti, ortak aklı, sağduyuyu, vicdanı ve ihtiva ettikleri manaları tekrar hayatımıza sokmalıyız.

Adaletli olmanın, ahlâkî davranmanın hak ve adalet kavramlarından uzaklaşmamak olduğunu ve bunların ne anlam ihtiva ettiğini kendi toplumumuzdan başlayarak bütün dünyaya yaymak mecburiyetindeyiz.

Küresel sömürü aktörlerinin hedef aldıkları toplumlardaki arzu ettikleri yok edici küresel felaketlere dönüştürme arzularının yok edilmesi, gerçek tarihimizi ve kahramanlarımızı bugünün insanı ile buluşturmak, bu sebeple vazgeçilmezdir.

Bu oyunu tersine çevirmeye kendi neslimiz ve bütün dünya için borçluyuz.

Hedefimiz ve ülkümüz sadece kendi neslimiz için değil bütün bir insanlık için olmalıdır. Aynen Abdülhamid Han da olduğu gibi. İşte bu proje bu sebeple son derece önemli ve dikkat çekiciydi. Bu sebeple bu projenin bir parçası olmak benim için çok anlamlıydı.

Tahsin Paşa rolünün oyunculuk kariyerinizdeki yeri ve önemi nedir? Bu role nasıl hazırlandınız? Tahsin Paşa karakterini “Hünkârım” adı ile kaleme de aldınız.  Oynadığınız karakterin romanını yazmak nasıldı? Bu durumun avantajları ve dezavantajları var mıydı?

Tabii ki bu konuda yeterli bilgiye sahiptim ve Tahsin Paşa’nın kim olduğunu bütün boyutlarıyla biliyordum. Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın sırdaşı Tahsin Paşa, İstanbul doğumludur.

Genç yaşlarında Bâbıâli kalemlerinde çalışmış ve kendini geliştirmiştir. Önce Dâhiliye Mektupçu Kaleminde muavin olmuş, bu görevinden sonra baş muavinliğe getirilmiştir. Buradan da 7 Temmuz 1888’de Bahriye Nezareti Mektupçuluğuna tayin edilmiştir.

Sadık ve çalışkan yapısından dolayı buradan Sultan Abdülhamid Han’ın talimatıyla 26 Kasım 1894 yılında Süreyya Paşa’nın vefat etmesiyle boşalan Mabeyn Başkâtipliğine tayin edilmiş ve kendisine vezirlik rütbesi verilmiştir.

II. Meşrutiyet’in ilanına kadar bu görevini başarıyla devam ettiren Tahsin Paşa, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra ittihatçılar tarafından Sakız Adası’na sürgün edilmiştir.

Tahsin Paşa; makama, mevkiye, mala, mülke, paraya tahvil edilemeyen bir kişiliğe sahipti ve son derece sır bir kişiliği vardı. İnandığı dava için ölümü göze alabilirdi. Payitaht demek onun için Sultan Abdülhamid Han demekti.

Ben Tahsin Paşa ile kendi aramda pek çok benzerlik buluyorum. Onu anladığımı ve hissettiğimi düşünüyorum. Abdülhamid Han hazretlerini tahttan indirdiler. Osmanlı’yı parçalamak için bizi o coğrafyadan sürdüler, kukla devletler oluşturdular, İsrail’i kurdular, memleketi perişan ettiler, bütün değer yargılarını buldozerle ezdiler âdeta ve başardılar... Şimdi: O dönemi iyi okur ve anlarsak, biz bugün aynı oyunlara karşı başka bir kuvvet ve refleksle karşı durur, onların kurgulamak istedikleri oyunu bozabiliriz demeye çalışıyoruz. Dizinin yapılma amacı aslında bu.

Dolayısı ile bu sadece oyunculukla yerine getirilebilecek bir durum değil.

Kovid 19 tedbirleri dolayısıyla çok yoğun bir birden evde kalma sürecinden geçtik. Ancak normalleşme süreciyle birlikte setlere de geri dönüldü. Bu süreç sizin için nasıl gelişim gösterdi? Çekimlere bu önlemler çerçevesinde devam etmek zor mu?

Evet, gerekli önlemleri alarak çekimlere devam ediyoruz. Testlerimiz rutin aralıklarla devam ediyor ve biz de gerekli özeni gösteriyoruz.  TRT’ye ve ES Film’e bu konuda teşekkür ediyorum.

Hem avukatlık hem oyunculuk hem yazarlık… Hepsi de emek, özveri, yoğun tempo ve disiplin gerektiren meslek kalemleri. Sizin hepsinde bu denli başarılı oluşunuzun temel dinamiği, sırrı nedir?

Malumunuz avukatlığı bıraktıktan sonra yazarlık ve aktörlük hayatım başladı. Ama şunu söyleyebilirim değer verdiğim bir ermiş bana zamanı doğru kullanmanın öneminden bahsetmişti. Sanırım sözleri bende tesirli oldu. Zamanı doğru yönettiğime inanıyorum. Asla boş işlerle vakit öldürmüyorum. Aileme, dostlarıma, kendime, en önemlisi beni yaratan Allah’a vakit ayırmayı biliyorum. Başarının sırrı çok çalışmak ve zamanı doğru yönetmekten geçiyor sanırım.

Yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz bir projeniz veya yeni bir kitap çalışmanız var mı?

Kafamın içinde deli fikirler.

Yazarlık kimliğinizin yanında nasıl bir okursunuz? Yazmak ve okumak arasındaki münasebet size göre nedir?

Okumanın önemine hep inandım. Okumadan yazmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Hayatı anlamlandırmanın en güçlü yollarından biri okuma faaliyeti.  Okumadan bir merkez belirlemek ve buradan yola çıkarak güçlü bir serüven başlatmak mümkün değil.

Peki, son olarak her şeyin hoyratça ve hızlıca tüketildiği günümüzde kitabı değerli kılan nedir? Neden kitaptan vazgeçmemeliyiz?

Okumayan, düşünmeyen ve eyleme geçmeyen canlılar grubu içine insanı dâhil edemeyiz.

Söyleşi: Deniz Demirdağ

Yayın Tarihi: 12 Şubat 2021 Cuma 16:15 Güncelleme Tarihi: 12 Şubat 2021, 16:25
banner25
YORUM EKLE

banner26