banner17

Ayşegül Genç: İrkilmek saflıktır çünkü…

“Sınırsızlığı arzulayan her insan kendinden sonrakilere bir sınır bırakmasıyla meşhurdur. Özgürlük vaat eden her savaşçı kanını dökerek kurduğu düzenin muhafızı olur.” Ömer Yalçınova’nın röportajı.

Ayşegül Genç: İrkilmek saflıktır çünkü…

Türkiye’de romancı olmak nasıl bir duygudur? Mesela romancı olduğunuz için size farklı davranan insanlar var mı? Farklı ortamlarda ayrı bir muamele görüyor musunuz? Daha doğrusu kendinizi farklı hissediyor musunuz?

Sanat ile ilgili her iş, sizi sarp yokuşlara yöneltir. Sürekli çalışmak, hem tüm insanlığa hitap etmek hem de kendi değerlerine bağlı kalarak üretebilmek kolay bir iş değildir. Eskiden kelimeleri uç uca ekleyerek yazdığımı düşünürdüm. Artık öyle düşünmüyorum. Dünya kelime üzerine kelimeden oluşuyor. Bir kelimenin üzerini başka bir kelime örtüyor. Sonra onun üzerini başka bir kelime. Artık kelimeleri ekleyerek değil kazıyarak yazdığımı düşünüyorum. Hangi kelimenin altından hangi yaranın çıkacağını bilememektir yazmak. Bu yönü ile Türkiye’de romancı olmak tırnağınızla kazıdığınız hemen hemen her kelimede bir acı ile karşılaşmak demektir.

Romancı olduğum için kendimi farklı hissediyor muyum sorusuna gelince, bulunduğum ortamlarda yazar olduğumu söylemiyorum, söz oraya gelip kaçınılmaz olduğunda müstesna. İnsanların bana davranışı farklılaşmıyor böylece. İnançlarımız; toplumdaki rollerimizi romancı parantezinden ziyade hayırlı parantezinde toplamak ister. Romancı komşu, romancı veli, romancı eş, romancı anne değil de, hayırlı eş, hayırlı komşu, hayırlı akraba gibi. Hayırlı olmaya çalışmak sizin romancı tarafınızı dokunduğunuz her yerden eksiye düşürür. Diğer yandan sürekli toplum içine iten yönüyle de başka yönlerinizi, duyuş ve kavrayışınızı tamamlar.

Batıdaki gibi “flaneur” ruhlu bir hayat sürmemiz mümkün değildir bu yüzden. Bakışını, mimiklerini, elini eteğini çekerek, kalabalığın içinden kalabalığa dokunmadan geçmeye bizim toplumumuzda itibar edilmez. Bizim kodlarımızda ağlayanın omzuna dokunmak, selam verip selam almak, düşeni kaldırmak, haksızlığa müdahale etmek vardır. Bu yüzden sırat-ı müstakim dışı olmadan sıra dışı yazar olmaya çalışırsınız.

Türk edebiyatı şiir ve hikâye ağırlıklıdır dersek, diğer türlere haksızlık etmeyiz herhalde. Hele ki romanın Batı kökenli olması, edebiyat ve kültür ortamlarında zor yer almasına yol açıyor. Türk edebiyatında roman çok okunan ama üzerinde fazla düşünülmeyen, fazla konuşulmayan bir türdür. Romanla ilgili araştırmacılar genellikle akademik dünya içinden çıkıyor. Şiirde böyle değil. Sormak isteğim şey, bir; bu görüşüme katılır mısınız, sizce neden böyledir? İki; böyle bir ortamda neden roman yazmak istediğiniz?

Genellikle ilk romanlar otobiyografik roman şeklinde gelişir. Bu cazip olsa da okuyucuyu hemen kavrasa da “edebi değer” noktasında ilk romanlara temkinle yaklaşılmasına mani olmaz. Yazarın ilk eserinde kendisini yazması ve tüketmesiyle ve ayrı bir eser verememesi ile çok karşılaşılır çünkü. Yazı masasındaki acılarımız ve anılarımız bir çıkış noktası olduğu gibi bir bitiş noktası da olabilir. Acılarımız da anılarımız da üretimin kaynağıdırlar elbette. Ama “yalın” olarak romanda yer aldıklarında tüketilirler. Pek çok ilk romanın fazlaca mahrem olması belki de (özellikle ülkemizde) edebiyat ve kültür dünyasının temkinle bakışına yol açar. Temkin de bekleyişi doğurur. Bu; ”yazar üretmeye devam edecek mi” sorusundan kaynaklanan bekleyiştir. Bunu anlayabiliyorum. Ben devam ettim çünkü ilk romanım anılarımdan/acılarımdan izler taşısa da otobiyografik bir roman değildi. Bunu romandan önce uzun yıllar deneme ve anlatı türünde yazılar yazmama bağlıyorum. Oralarda kendimden yeterince bahsettim belki de.

Diğer yandan yine de romanda mahremi nasıl aşarım düşüncesiyle çok boğuşurum. Romanın izinde değil biz’inde nasıl yürüyebilirim diye sürekli farklı teknik ve yol arayışlarına kafa yorarım. Bu edebi türün hem insanı anlayan ortaya koyan rolünü kaybetmemek hem de bizim zihin dünyamızdan süzülmesini sağlamak kolay bir iş değil. Ama iş edinilmesi gereken bir iş.

Romanın esnek belki de gevşek dokusu onu diğer sanat dallarından ayırıyor, şiirde ve öyküdeki rafinelik, haslık, sıkılık onları sanata daha yakın bir yerde konumlandırabiliyor. Bu kaygıyla hiç nehir roman yazamadım mesela. Romanda parçalı kurguyu hep bu yüzden tercih ettim. Parçaları sıkı dokumaya özen gösterdim. Zamanı kısıtlı olan, sürekli bildirim sesleri, anonslar ve sloganlarla dikkati dağılan günümüz insanı okuduğu metinlerde bir durak isteyebilir, bir mim koyulsun, bir ara verilsin isteyebilir gibi geliyor bana. Parçalı kurgu okumaya ara vermeyi mümkün kılıyor. Yine romanda “ben dili”ni kullanmak kurgudaki pek çok ayrıntıyı üzerinize almak demektir. Yazar kendinden mi bahsediyor başkasından mı ikilemi ile beraber ilerler okuyucu. Romandaki tüm karakterleri ben dili ile konuşturarak, hiç biri ben değilim mesajını vermeye çalışmam da bu kaygının bir sonucudur.

Roman yazmak hayatınızda ne tür değişikliklere yol açtı? Daha doğrusu “Bir roman yazdım hayatım değişti” diyor musunuz? Gençlere roman yazmayı tavsiye eder misiniz?

Roman çok yönlü düşünmeye daha yatkın bir tür. Üstten ve yukarıdan değil içeriden bakmaya vesile oluyor. Virgina Wolf kendine ait bir oda der yani içeride bir yer. İçeri’yi her gün daha fazla kaybettiğimiz şu günlerde bu bakış açısı manidardır. Kendimize ait bir içimiz olmazsa, onu sarıp sarmalayacak kelimelerimiz de olmaz. Bu açıdan roman yazmakla hayatınız değişmez ama gelişir.

Sanat, insanı saflığa yaklaştırmaya çalışır. İrkilmek saflıktır çünkü. En çok irkilenler bebeklerdir, insan yaşlandıkça hayreti ve irkilmeyi kaybeder. Yaşadıkları ve tanık oldukları onun saf taraflarını köreltir, tepkisini elinden alır. Bir şiir bir roman yahut öykünün amacı; insanı irkiltecek noktalar bulmak, içinde nadasa bıraktığı topraklar varsa o topraklara tohum atmayı hatırlatmaktır. Sarsar, dürter, acıtır, güldürür ve sizi olduğunuz yerden alıp olmadığınız yeni bir yere taşımayı amaçlar. Lakin insan ne kendi yerinden uzaklaşabilir, ne de olmadığı yerden vazgeçebilir. İrkilmek belki de bu arada kalışın acısını bir anlığına hissetmektir. Gitmek isterken kalmaktır. Bu duyguyu diri tutmak insana dünyadaki yeri hakkında kafa yordurur. Bu açıdan yazarın bu bilinci kaybetmemek için sürekli tetikte olması gerekir.

Gençlere roman yazmayı, film çekmeyi, beste yapmayı ve diğer tüm iyi/güzel şeyleri tavsiye ederim. Diğer yandan sınırsızlık ve özgürlük kelimelerine dikkat etmelerini de isterim. Sınırsızlığı arzulayan her insan kendinden sonrakilere bir sınır bırakmasıyla meşhurdur. Özgürlük vaat eden her savaşçı kanını dökerek kurduğu düzenin muhafızı olur. İnsan ideallerinin doğrultusunda tevazu ile biriktirir, sonra o birikimin içinden kibirle konuşur, bu en vahim olanıdır. Bu yüzden birikimlerimizden korkarız, başkasının birikimine değil kendi birikimine/yeteneğine güvenen herkesten korkarız, kendimizden korkarız, biriktirdiğimiz şeyin bizi eksiltmesinden korkarız.  Bu yüzden başka birikimlere çırak olmadan, bizi diğer sanatçılardan ayıracak bir birikime sahip olmadan ve o birikim ile gelecek olan ahlak ile donanmadan yazmanın risklerini gençler akıllarının bir kenarında tutmalıdır derim.

İyi ve kötü arasındaki çizgi silinsin diye uğraşan ve buna sınırsızlık/özgürlük diyen insanlardan bir kenara ayrılmalıyız. Medyada, sanatta, sokakta iyi kötünün seviyesine iniyor, kötü iyinin dağına ulaşmaya çabalıyor. İyi olan her duygu değersiz, gereksiz hale getirilirken, kötü olan da aynı şekilde kınanmayarak, tepki verilmeyerek normalleştiriliyor. Yazdıklarımız iyi ve kötü arasındaki çizgiyi siliyor mu belirginleştiriyor mu? Gençler bu soru ile yaşamalı, yaşlanmalı derim.

Türk romanından söz etmek isterseniz, neler söylersiniz? Türk romanının dünya romanları arasında yeri, önemi, farkı veya benzerliği konusunda… Kendine ait özellikleri, dünü, bugünü ve geleceği…

Türk romanı elbette başarılı ve daha da başarılı olacak… Lakin pek çok yazar sözün ve tekniğin büyüsüne fazlaca kapılıp bir teklif sunma noktasında sınıfta kalıyor. Sanat insanı yüceltir. En kötüsü bile belirli bir noktaya kadar ulaştırabilir insanı. Peki, yükselmek iyi bir şey midir? İnsan acıya da yükselebilir, gözyaşına da, ölüme de… İyi sanat insanı yükseldiği yerde başıboş bırakmayan sanattır. Bu noktada yazarın sorumluluğu devreye girer. İşçiliği devreye girer.

Batılı bakış açısı ve Batılı zihin dünyası ile zaten Batı’dan gelen bir tür olan romanı yazınca geriye Türk romanına dair ne kalır? Asıl kafa yormamız gereken soru budur.

Bize dair bir romandan bahsetmek için, tekniğin ve içeriğin bizim hassasiyetimiz ve farklı bakış açımız ile yeniden kodlanması gerekir. Minyatür sanatını diğer görsel sanatlardan ayıran, sanatçıyı yeni bir teknik arayışına iten o şey nedir? Bu sorunun cevabı tüm sanat eserlerini bizim diyebileceğimiz bir alana taşır.

Röportaj: Ömer Yalçınova

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 17:18
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20