Aylık Dergi, Mavera ve Edebiyat…

'Bir nevi şair olmayan bir matematikçi, hiç bir zaman mükemmel bir matematikçi olamaz.' diyen matematikçi şair İbrahim Eryiğit ile konuştuk.

Aylık Dergi, Mavera ve Edebiyat…

İbrahim Eryiğit ile Yaşar Kaplan’ın çıkardığı o hareketli Aylık dergiden tanışıyoruz. Bir dönemin cevval gençleri Aylık dergide yazıyordu. Necati Polat, Sıtkı Caney, Arif Dülger ve birçok değerli imza orada buluşmuş ayrı bir kulvardan koşularına devam ediyorlardı. Hikâyeciler, deneme yazarları bir hayli emek sarf edip bu var olmak eylemini sürdürüyorlardı. Ben de katılmış oldum o gençlerin arasına.  Edebiyat dünyamızın dergilerinden bir dergi idi Aylık dergi…

İbrahim Eryiğit o günlerden bu günlere birçok yazıya, şiire imza atmış bir matematik öğretmeni. Öyle ki Düşçınarı dergisini çıkardığımız dönemde haberdar olduğum Matematik ve Şiir temalı yazıları bilahare başka bir dergiye verdiğinde hem gıpta etmiş hem kızmış hem de biraz gücenmiştim kendisine. Çünkü o değişik yazıları ben yayınlamak istemiştim.  O fikir çerçevesinde kitap çalışması olacaktı ve fikriyatımız ve edebiyatımız için önemli bir çalışma olacaktı. Başka değişik bir çalışmayı şiir ve şiir anlayışımızı bir poetika çerçevesinde kitaplaştırmasını yıllardır değerli âlim Mustafa İslamoğlu’ndan da beklediğimi bu vesileyle söylemiş olayım.

İbrahim Eryiğit, Kur’anla Konuşan Şair çalışmasını yayınlayamadı maalesef. Benim de bir iki yayınevine tavsiye etmeme rağmen bu dosya gün yüzüne çıkmadı. Şimdilerde harfleri yazıyor Eryiğit. Bir Nokta dergisinde okuyoruz yazdıklarını. Daha başka neler yapmış bir yol sorayım dedim.

HÂ ( ح )

Cim’e benzer lakin noktasızdır

Baş tarafındaki şekliyle tanınır

Onun da hilal şeklindeki uzantısı düşer

Kendisinden sonraki harfle birleşince.

 

Buharlı trenler vardı o za0manlar, kömürle çalışan…

1958 yılında, Ankara’da doğdum. Çocukluğum Etlik semtinde geçti. İncirli ilk ve ortaokulunu (şimdilerde bu okulun adını Şehit Mehmet Altanlar İlköğretim Okulu yapmışlar. Geçmişimizle bağımızı birileri sinsice koparmaya devam ediyor. Yeni bir okul açınca o ismi koysalar, daha iyi olmaz mı? Birileri yürüdüğümüz yollardaki izleri ellerindeki süpürgeleriyle habire siliyor!)  ve Etlik Lisesini bitirdim(1975). Aynı yıl Gazi Eğitim Matematik Bölümünü kazandım.

Çocukluğumun yaz ayları memleketim olan Çankırı’nın Kurşunlu ilçesinde geçti. Babamın babası çiftçiydi, annemin babasının ise fırını ve bakkalı vardı. Bu yüzden çocukluğumun hareket alanı çok geniş ve keyifliydi, şimdiki çocukların ve gençlerin asla tanıyamayacağı ve algılayamayacağı araçlardan ve mekânlardan oluşan bir alandı bu alan: Döven sürmekten bıktığımda soluğu bakkalda alıyordum, elimin altında oluyordu genellikle kuruyemişler ve gofretler. Fırından bıktığımda kendimi uçsuz bucaksız tarlalarda buluyordum. İlçeye teğet geçen tren raylarına uzun çiviler koyup, onların bıçağa dönüşmesini beklerdik saatlerce. İki veya üç tren geçmesi gerekiyordu çivinin iyice yassılaşması için. Buharlı trenler vardı o zamanlar, kömürle çalışan. Trenleri beklerken toprakla iç içe oyunlar oynardık.

İbrahim EryiğitYürüme mesafesinden geçen Devrez çayında yüzmenin ve balık tutmanın ayrı bir heyecanı ve coşkusu vardı. Hepsinden sıkıldığımda ise beni mutlu bir mekân bekliyordu: Halk Kütüphanesi. Hayatım boyunca okuduğum kitapların yüzlercesini orada okudum. Gözlerim yorulduğunda soluğu, çobanın hayvanları sabah erkenden götürüp, hava kararmadan getirdiği ilçenin Ötegeçe denilen mevkisinde alıyordum. Orada arkadaşlarla boş bulduğumuz semersiz eşeklere veya eğersiz atlara binip, evimizin önüne dek geliyorduk kovboy filmlerinden esinlenici artistliklere bürünerek.  Koyunları ve inekleri ağıla koyup, yengeme süt sağmasında yardımcı oluyordum. İlk sağılan süt ve elde edilen kaymak tek erkek torun olan benimdi ilk olarak. Beni her daim seven iki tane tonton dede ve iki tane de nine vardı. Yüzlerce meyve ağaçlarında oluşan bahçeleri vardı iki dedemin de.

Ata ve eşeğe binmek en keyif aldığım anlardı. Hoş, bütün bu saydıklarımın olumsuz yanları da vardı elbet: attan, eşekten veya ağaçtan düşmek, koç vurması, inek kuyruğunun yüzümde patlaması... Bir keresinde sürdüğüm dövenin, toprak alana çıkması sonucu altındaki çakmak taşlarının düşmesinin sorumlusu olarak dedemden çok okkalı bir dayak da yemiştim. O zamanlarda sadece öküzlere hitapta kullanılan ‘oha’ sözcüğünü bugün bulvarlarda duyuyor olmak, ülke olarak ilerleme hassasiyetimizdeki geldiğimiz noktayı göstermesi bakımından çok ilginç. Kış ayları ise hayatımın en korkunç aylarıydı benim için. Çünkü soğuk vardı, okul vardı, şehrin gürültüsü ve güvensizliği vardı, son derece despot bir babam vardı. Kısacası, yazın sahip olduğum yüzlerce zenginlikten hiç biri yoktu.

Yazmak ayrı bir keyif yayınlamak harika bir duygu…

Gazi Eğitim’de Matematik Öğretmenliği bölümünü okuduğum yıllarda yazmaya başladım (1975–1980 ). Ama o zamanın politik ve kaos ortamının getirdiği olumsuz koşullar nedeniyle yazdıklarımı gün yüzüne çıkarmaya cesaret edemiyordum. Her kesimin adeta her gün devlet yıkıp, devlet kurduğu toz-duman günlerdi o günler. (Gençliği birbirine kırdırmaktan nemalanan siyasilerin kurdukları yapay bir laboratuarın deney fareleriydi o zamanki insanımızın çoğu. Bugün buradan bakıldığında, 12 Eylül darbesinin gerekçelerinin ne kadar yapay ve ne kadar iğrenç komplolarla kotarıldığı anlaşılıyor.) Böyle bir olumsuz ortamda şiir yazıyor olmanın nesnel karşılığının veya şair olmanızın yansımasının nerelerde yankı bulacağının umutsuzluğunu varın siz düşünün. O dönemde benim gördüğüm şiirlerin çoğu, politik, sanattan uzak ürünlerdi.

1978 yılında Edebiyat ve Mavera dergileriyle karşılaştım, daha sonra Aylık Dergi ile. Bu dergilerde politik ve sanattan uzak ürünler yoktu. İki yıl zorunlu haller dışında evimden çıkmadan sürekli kitap okudum. Yazmaya, Aylık Dergi’de başladım.

İlk şiirim 1983 yılında Aylık Dergi’de yayımlandı. 25 yaşındaydım. Yıllardır hayranlıkla okuduğum yazar ve şairlerle aynı dergi sayfalarında yazıyor olmak onur verici bir durumdu benim için.

Yazmaya, lisedeki edebiyat hocam Oya Ece başta olmak üzere, Yaşar Kaplan’ın ve Atasoy Müftüoğlu’nun yüreklendirme ve teşvikleriyle başladım. Okuma konusunda Osman Taşaltın’ın ve Recep Yumuk’un katkılarına çok şey borçluyum.  Buradan kendilerine en yoğun sevgi ve şükranlarımı sunuyorum.

İlk okuduğum kitap, orta 2. (şimdiki 7.) sınıfta Reşat Nuri Güntekin’in Acımak adlı romanı oldu. İçimi ısıtan ilk şiir ise Necip Fazıl Kısakürek’in Kaldırımlar adlı şiiri olmuştu. Lise yıllarında Türk klasiklerinin hepsini bitirmiştim. Dergi olarak da ilk elime aldığım dergi Varlık Dergisi olmuştu.

İlk yazdığım şiir, Aylık Dergi’de yayımlanan Kuyu adlı şiirdi. ‘uykudan uyanınca ben kim oluyorum…’ diye başlayan. Derginin basılmasını sabırsızlıkla beklemeye başladım, şiirimi Kaplan’a verir vermez. Kaplan, şiiri sesli okurken, yayımlanabilirliğini yüz ifadesinden okumaya çalıştığımı hatırlıyorum şimdi. Yaklaşık bir hafta sonra basılmıştı derginin o sayısı. Kâğıdın kokusunu ciğerlerimin bütün hücrelerinde duyumsayarak, sayfada cisimlenmiş ve bambaşka bir boyut kazanmış halde yer alan o şiirimi, onlarca kez okuduğumu ve çevremdeki herkese zorla okutturduğumu hatırlıyorum bir de şimdi.

İbrahim EryiğitBiz fen bölümüyüz hocam nemize gerek şiir…

Lisede fen bölümünde okumama rağmen, edebiyat dersine özel bir ilgim oluşmuştu. Bu ilgiyi ders hocamız Oya Ece Hanımefendiye borçlu olduğumu belirtmek istiyorum. Onun, divan şiirine olan derin hâkimiyeti ve öğrencilerine aktarmadaki başarısı sayesindedir ki sınıfımızın çoğunluğu divan şiirini o yaşlarda sevmeye başlamıştı. Sonraları bu sevgi, benim için edebiyatla ilgili her kapıyı açan anahtar haline gelmişti. Kompozisyon derslerinde hocamızın yazma ve yazım kuralları hakkında bizleri edebiyat bölümündeki öğrencilerden daha çok zorlaması, doğal olarak öğrenci psikolojisi adı verilen o garip alanda hoşumuza gitmiyordu doğal olarak. Çoğu zaman, ‘hocam, biz fen bölümüyüz’ şeklindeki hatırlatmayla isyanımızı belirtiyorduk. Ben lisede fen derslerinden çok, edebiyat dersinden zorlandım bu yüzden, ama sonuçta bu zorlanma benim adıma çok faydalı oldu tabi ki. Lisede yazdığım, -şimdi karalama olarak nitelendirebileceğim- yazılarımı ve şiirlerimi sadece edebiyat hocamla paylaşıyordum. O da yazı veya şiirimin yer aldığı kâğıdın bütününe yakınını kırmızı kalemiyle işaretliyordu. Yılmadan devam ettim bu uğraşa. Bu uğraşıma kaynaklık eden temel söz, ünlü matematikçi Karl Weiresrtrass’ın (1815–1897),  “Bir nevi şair olmayan bir matematikçi, hiç bir zaman mükemmel bir matematikçi olamaz” şeklindeki sözü olmuştur. Bu söz, aynı zamanda matematikçiliğimin de nirengi noktasını oluşturacaktır daha sonraları…

Üniversite yıllarımın o debdebeli günlerinde şiirle uğraşıyordum ama kimseyle paylaşamıyordum. O günlerde, şiirden daha önemli(!) ve daha kutsal(!) uğraşılar vardı. Ülke kamplara ayrılmıştı, her grubun kurtarılmış bölgeleri vardı, bu kış komünizm gelecekti, falan, filan... Bu yüzden, o dönemlerde edebiyatla uğraşılarımı gizli tuttum. Ta ki Edebiyat, Mavera ve daha sonraları Aylık Dergi’yle tanışıncaya dek…

Bu yazma sevdası ah bu yazma sevdası!

Dergilerde yayımlanan şiir ve yazılarım çoğaldıkça, içimdeki coşku daha da büyüyordu. Hele de 1990 yılında ilk şiir kitabım olan Kayıtsız Sevdalar çıkınca bu coşku daha bir şekil kazanmıştı. Diğer yandan, matematik alanında da eserler ortaya koymam bu coşkuyu daha bir anlamlı kıldı. Şu anlarda da, sözünü ettiğiniz süreci yaşıyorum hala. Yani, iyi bir yazar olma sürecini... 1998 yılında çıkan Eylül’de Su adlı şiir kitabımdan sonra, kitap çıkarma konusunda biraz tembel davrandım diyebilirim. İnşallah, birkaç yıl içerisinde dört kitapla okuyucumun karşısına çıkmak istiyorum: Kur’an’la Konuşan Şair (hikâye), Zaman Aktı Gözlerinden (şiir), Şiir ve Matematik (inceleme-araştırma) ve Kitaplar Arasında (düz yazılar). Rabbim nasip ederse bu kitapların gerçek okuyucu yüreğinde olumlu yankılarının olacağına inanıyorum.

 

Nurettin Durman sordu

Yayın Tarihi: 17 Mart 2011 Perşembe 18:27 Güncelleme Tarihi: 20 Mart 2011, 17:00
banner25
YORUM EKLE

banner26