Ayet gayet açık, bak ve anla!

Mustafa Celep, Ali K. Metin'e Kur'an'la muhabbetini sordu, net cevaplar aldı.

Ayet gayet açık, bak ve anla!

Yaşadığımız hayatın karakteristik vasfı, karmaşık ve kaotik bir görünüm arzetmesidir. Edebiyat uğraşının hayata bakan bir tarafı da bu tabloya bir düzen verme fikrini yazınsal manada bünyesinde taşımasıdır. Edebiyatçı yazar bir anlamda gerçekliği temel alarak yeni bir dünya kurma anlayışıyla hareket eder. Edebiyat yeni bir düzenin duygu ve düşünceler örülerek oluşturulmuş zihinsel bir bileşkesidir. Sualimiz şu veçhede: Edebi eser kurulurken sanatsal malzemeyi göz önünde bulundurarak inşa edilen bu yeni dünyada temel hayat Kitab’ımız Kur’an’ı Kerim’in ciddi, belirleyici ve özgün konumu nedir sizce?

Buna; Kur’an’ın hayatımızdaki yeri neyse şiirimizdeki yeri de o olmalıdır şeklindeki ifadelerin, bizi suya sabuna dokunmayan, şiire atfettiğimiz önemi ve değeri ıskalayıcı bir konuma düşürdüğünü söyleyerek cevap vermem gerekiyor. Başkaları adına yargıda bulunmuş olmayayım ama benim için o mahiyette bir cevabın, taktik, dolayısıyla geçiştirme bir cevaptan ibaret olacağını itiraf etmek zorundayım. Bu hususta dürüst ve tutarlı olmanın, birilerinin hiddetine maruz kalmaktan daha önemli olduğunu bilmeliyiz. Öyleyse, sorunuzun çerçevesinden çıkma pahasına açık açık konuşalım: Bilhassa poetik çerçeve içinde, özgürlüğü şiirin temel şartı olarak görüyorum. Şiir, ontolojik-epistemik sahiciliğini ancak özgür bir duyuşun ve tecrübenin verimleriyle kazanabilir. Birtakımtabiyet ilişkileri içine sokulamaz. Hakikatini doğrudan şairin duyuş, tecrübe ve kendiliklerinden alır. Poetik öznenin referans kaynakları esas itibariyle bunlardır. Başka türlüsü bizi güdümlü veya bağımlı dediğimiz şiire götürür. Ancak özgürlüğün, tıpkı akıl gibi izafi boyutlarının olduğunuda biliyoruz. Daha açık söylemek gerekirse, özgürlük, biçimsel görünümünün ardında sosyal, kültürel, dilsel, hatta varoluşsal unsurlardan mürekkep bir durum içerir. Dil, özgürlüğü tehdit eden belki de en önemli sorunsallardan biri sayılabilir. Özgürlük başka deyişle kendilik yanılsamaları bunun için konvansiyonel şiirin önünde halledilmesi gereken bir problem olarak durmaya devam eder. Zira dil, konvansiyonel nitelikler kazandıkça tahakkümcü, gölgeleyici, göz bağlayıcı etkilerini de beraberinde getirir. Ancak şairin özgürlüğünü garantiye alacak başka bir seçeneği de yoktur.  Dil, din, ideoloji vs., şairin özgürlüğünü çevreleyen, onu şekillendiren ama ondan ayrı yerde tutulması gereken şeylerdir. Tutulmuyorsa, orada şiirden sahici, özgür bir deneyim olarak söz edilemez. Dolayısıyla poetik açıdan; dinle şiir ilişkisi, şiirden dine doğru giden bir süreci içermelidir diyebiliriz, tersini değil.

Edebiyat, edebiyatçılar ve Kur’an denilince doğal olarak zihnimize Şuara suresi geliyor. Çokça konuşulup tartışıldı. Bildik bir soru. Şuara suresinin günümüz yazın erlerine, edebiyatçılarına, onların söz-davranış-düşünüşlerine hangi anlamları muhtevi kılıyor? Ne söyler biz edebiyatçılara Şuara suresi?

Şuara Suresi’ndeki 224, 225, 226. ayetleri lafzi anlamıyla kabul edecek olduğumuzda, şiirin yasaklanması gerekirdi. Böyle bir durum, Hz. Peygamber'in Hasan bin Sabit’e söylediği teşvik edici sözlere bakıldığında sözkonusu edilemeyeceğine göre, buradaki ifadeleri bir ihtar olarak kabul etmek lazım. Tabii ki bu ihtardan ne anladığımız, ne anlaşılması gerektiği önemli.  Şiirin, şairin lanetlendiği çıkarsamasını şekilci, düz mantığın bir ifadesi diye görüyorum. Burada asıl, tel’in edilen fiillerin ne olduğuna bakılmalı. Bunların doğrudan aşırılık ve yalan söyleme filleri olduğunu görüyoruz. Yalancılık fiilinin eleştirilmesi, poetik açıdan, bizim mesela bugün üzerinde ciddiyetle durmamız gereken bir konu. Şiirin bir hayat, bir varoluş meselesi olduğunu söyleyip durmamız bundan. Yine retorik, hayalci, estet şiire koyduğumuz rezervlerin asıl sebeplerinden birisi bu. Aşırılık vurgusuna gelince, bunu benheva ve heves anlamında, başka ifadeyle, yeri, anlamı, kıymeti olmayan davranış ve tutumlarla ilgili bir ihtar şeklinde algılıyorum. Bizim bugün arabesk romantizm dediğimiz kimi heva-heves şiirlerini bu meyanda değerlendirebiliriz. Ama şiirdeki muhalif duyarlıkların aynı yere konulamayacağı kanaatindeyim. Ontolojik ve epistemik mahiyetteki sözde aşırılıkları, aşırılıktan saymamak lazım.

28237Sürekli ve yazarak yaşanası bir dünya özlemi içinde bulunan bir edebiyatçının hayatının biçimlenişinde ilke ve edim bazında Kur’an’ı Kerim’in işlevi, hususiyetleri öz olarak nedir?

Şiir ve hayat ilişkisi konusunda sanıyorum ezberleri bozmamız gerekmektedir. “Şairin hayatı şiire dahil” mottosu, bana fazlasıyla sulandırılmış gözüküyor. Şiirin hayatımızdan, hayatımızın da şiirden beslendiği, beslenmesi gerektiği doğrudur. Ancak bu besleyici unsurların birbiriyle daima mütenasip şeyler olduklarını düşünmemiz yanlış. Hatta bir birlik bütünlük varsayımından söz etmek yahut bunu öngörmek bile pek öyle doğru şeyler değil. Bu anlamda bilim, felsefe –metodolojik açıdan- nasıl özerk bir işleyişe sahip olmak zorunluğundaysa, şiir, edebiyat, sanat için de aynı durum söz konusu. Ancak, bu nevi değişik kaynaklardan aldığımız verimleri kendi ruhsal, entelektüel, kültürel dünyamızda mezcederek kişiliğimizi, kimliğimizi oluşturan çeşitli yapıtaşları haline getiririz. Hadise bence budur. Kur’an’ın yeri ise, Müslüman bireyin dünyasında bütün bunların fevkindedir elbet. Belirleyiciliği tartışılmaz bir yerdedir. Ancak bu belirleyicilik, sanatın, bilimin, felsefenin işleyiş tarzına/özelliklerine müdahale ederekyani onların sahiciliklerini bozarak değil, onların verimlerini muvahhit bir dile doğru taşıma şeklinde olmalı. Dolayısıyla din, sözkonusu verimleri topyekün/bütünsel bir oluşuma doğru sevk edecek belli bir ontolojik-epistemikşuuru ve hamleyi gerektirir. Bilimin, felsefenin, şiirin dili nasıl aynı olamazsa, din dili de bunlardan farklıdır. Hayat ve eylem tarzlarımızı belirleyen bir çeşit üst dil görevi görür. Din dilini şiir diline indirgeyici yaklaşımlar ise hem dinin hakikatine terstir, hem de şiirin bulunduğu yere.

Sürekli bir koşuşturmacanın içinde çırpındığımız gündelik hayatımızda Kur’an’ı Kerim’i sıklıkla okuyor muyuz, okuyorsak daha çok hangi zamanlarda Kur’an’a vakit ayırıyoruz, Kur’an’la aşinalığımız ne derecede?

Aslolan Kur’an’ı düşünerek, anlayarak okumaktır. Düşünmemiz ve öğüt almamız için gönderilen Kur’an’ı, söylediklerinden habersiz döne döne okusanız ne olur. Sevabından kuşkum yok, zira bu, bir tarafıylaniyet meselesi. Ancak Kur’an’la ilişkilerimizde de belli bir sahicilik kaygısı taşımak zorunda bulunduğumuzu unutmamalı. Yoksa dudakta kalan, akıl ve ruhla irtibat içine sokulamayan bir okumanın nakıs olduğunu düşünüyorum. Öte yandan hayat kitabımız olan Kur’an’ı sadece ramazan ayında, bazı özel günlerde okuma alışkanlıklarını değiştirmemiz lazım. Hayatla iç içe olduğu takdirde, Kur’an, feyzini ve bereketini bize hasıl eder. İhtiyaç, sorun, kaygı, sıkıntı anlarımızda doğrudan Kur’an’la muhatap halinde olabilmek çok önemli. O zaman sanıyorum, Kur’an’ı ontolojik düzeye taşıyacak daha esaslı bir irtibatlanmanınimkanıyakalanabilir.

Peygamberimiz (sav), ‘Beni Hud Suresi ihtiyarlattı’ der, bir hadisinde. Bizim yanılgan, beşeri varlığımızın özünü, mahiyetini, kimyasını dönüşüme uğratacak bir ayet veya sure adı söylemeniz mümkün mü? Sizi etkileyen, hayatınızın dönüm noktası diyebileceğiniz bir ayet veya sure adı söyler misiniz?

Fatiha Suresi için Kur’an’ın özüdür derler. Müslümanlık şuuruna ve duruşuna ilişkin genel, belirleyici parametrelerin bu surede verildiğini düşünüyorum. Hamd, tevhit, kulluk-ibadet şuuru ve dua. Fatiha Suresi, Müslüman kişiliğin bu temel motiflerini tebarüz ettiren bir omurga, bir altyapı. Tevbe Suresi 34. ayete gelince, son derece ürpertici: “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele.” Beş vakit namazlarını kılanlar, oruç tutanlar, sakal sarık sünnetiyle uğraşan,  başörtüsü mücadelesi veren ecmain; İslamcı, dindar, sufi kardeşler! Ayet işte bu.Tevil için kıvranma. Mesaj çok be çok açık. Kim takva ehliymiş, bak ve anla.

İfadelendirmek isteseniz Kur’an’da anlatılan hepimizin bildiği Yusuf ile Züleyha kıssası hakkında hikmet ve anlam açısından ne söylersiniz?

“İman, güzel ahlaktır.”

Edebiyatçı kimliğini haiz bir yazar, edebi eserinin mayasını, özünü, mahiyetini  Kur’an’ın hangi yönüyle yoğurur, sanatının malzemesini çatarken Kur’an’da yer alan hangi kavramları esas alır?

Kur’an’dan düşünce, ruh, duyarlık olarak genel anlamda besleniriz. Aldığımız havadan, bastığımız topraktan nasıl etkileniyorsak, Kur’an da bizi öyle etkiler. Ama bu, yukarıda da değindiğim gibi şiirin veya edebiyatın, dini/İslami kodlar taşımasını gerektirmez. Şiir İslami duyarlıklar taşır, taşımalıdır. Ancak biz buna İslami şiir diyemeyiz. İslami şiir tabirinden benim anladığım, öznelliğimizden bağımsız şekilde doğrudan İslam'ın kendisini anlatmaya dönük bir şiir demektir. Bugünşiiri, en azından bizi alakadar tarafıyla böyle bir sorumluluktan muaf addediyoruz.

Kur’an bir edebiyat değil hayat kitabıdır öncelikle. İşin teknik tarafı bir yana bir çoğumuzun yaşantı-tecrübe veya ilim-amel ya da söz-düşünce-davranış bütünlüğünü kurma noktasında temel zaaflarımız var. İslam dünyasının bugünkü siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel durumunu göz önünde bulundurduğunuzda biz edebiyatçılar meselenin daha çok ‘edebiyat yapma’ yerinde mi takılı kalıyoruz, edebi tekniklerin hayatla olan bağsızlığını, kopukluğunu düşünürsek inanç-eylem birlikteliğinde yaşadığımız sorunlar edebiyatın sadece ‘edebiyat’ için yapıldığı anlamına gelmiyor mu? Tamamen dünyevi bir uğraş mıdır edebiyat? Edebiyatçının manevi tekamülünde hiç mi katkısı yok?  Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Şiiri varoluşsal bir düzleme taşımanın önemi üzerinde ısrar eden biri olarak, bu soruya cevabım aşağı yukarı bellidir. Varoluşsal tutum, varoluşsal süreçleri ve tekamülü öngörür. Burada varoluştan, benlik meselelerine indirgenmiş bir bireyselliği kastetmiyorum tabii. Varoluş, genel anlamıyla hayata verdiğimiz tepkileri ve bu tepkilerden doğan hamleleri içerir.  İçsel olduğu kadar dışsal, bireysel olduğu kadar sosyal tezahür ve koşullarla da kendisini gösterir. Dolayısıyla içsel tekamülüsomut, sosyal hayata müdahale şuuruyla tahkim eder, geliştirir. Burada ayrıca, maddi-manevi şeklinde bölümlenmiş Kartezyen dünya algısını doğru bulmadığımı söylemeliyim. Emekten, adaletten, yoksulluktan bahsetmeyi maddi; günahtan, aşktan, güzellikten bahsetmeyi ise manevi alanımız içinde yer alan şeyler diye düşünmenin anlamı yok. Bütünlük meselesini tam da işte bu bağlamda önemsemek gerekiyor. Edebiyat malzemesine dini veya dünyevi diye bakılmaz, bakılmamalı. Daha doğrusu, malzemenin dini veya dünyevi olması pek bir ehemmiyet taşımamakta. Önemli olan malzemeye verdiğimiz ruh ve anlam. Mesela, beşeri aşk, ilahi aşk ayrıştırmalarından nereye varabiliriz?Burada beşeri aşkı kadın-erkek ilişkisinden ibaret bir olaya indirgersek tabii ki hata ederiz. Böyle bir aşkın, insan oluş hallerimizle, insana bakışımızla ve aynı zamanda manevi tekamülümüzle bire bir ilişkisi vardır. Dolayısıyla dünyevi diye kabul ettiğimiz olaylar, beraberinde manevi, dini hissiyatları tekamül ettirici oylumlara sahip olabilir.

 

Mustafa Celep sordu

Güncelleme Tarihi: 27 Ağustos 2011, 11:11
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
İBRAHİM ERYİĞİT
İBRAHİM ERYİĞİT - 9 yıl Önce

BU SÖYLEŞİ İÇİN MUSTAFA CELEP'E VE ALİ K. METİN'E SONSUZ TEŞEKKÜRLER. SADECE BİR EKLEMEDE BULUNMAK İSTİYORUM İZNİNİZLE. YUSF İLE ZÜLEYHA KISSASINDA, İNSANA AİT BÜTÜN SIRLAR ANLATILMAKTADIR. BÜTÜN HALİNDEKİ TEK KISSADIR KUR'AN'DA BU KISSA. HER KARANLIĞIN ARDINDA MUTLAKA BİR AYDINLIK VARDIR MESAJI VERİLMEKTEDİR BİR DE. SELAM VE DUALARIMLA...

banner19

banner13

banner26