Attila Atasoy, ilk plağından bugüne geçen 51 yılda yaşadıklarını anlattı

Usta müzisyen Attila Atasoy, "Gerek bestelerimle gerek başka şarkılarla bu yolda düşe kalka ilerlemek isteyen bir çocuktum. Hep çocuktum zaten. O çocuk ruhumun lunaparkını oluşturdum." dedi.

Attila Atasoy, ilk plağından bugüne geçen 51 yılda yaşadıklarını anlattı

Gezdiği 155 ülkeden aldıklarıyla "Bütün dünya ile yaşamak istediğim için kendi lunaparkımı oluşturdum." diyen sanatçı, müzik kariyerini, şöhretten kaçış yollarını, annesinin gayretiyle 29 yıl açık tuttuğu eczanesini nasıl batırıp kapattığını ve salgın döneminde yaptığı çalışmaları, "Deli kızın çeyizi gibi" dediği evinde anlattı.

Bizi neredeyse müze kıvamına getirdiğiniz evinizde ağırlayıp konuk ediyorsunuz. Teşekkür ederiz. Nasılsınız?

"Aman efendim, ben teşekkür ederim. Deli kızın çeyizi gibi ama bütün dünyayla birlikte yaşamayı seviyorum. 155 ülke gezebildiğim, kendimi o yollarda birazcık dizginleyebildiğim, bütün dünyayla birlikte yaşamak istediğim için kendi lunaparkımı oluşturdum böyle."

Ne kadar güzel olmuş vallahi, ellerinize sağlık.

"Teşekkür ederim."

Bir seyyah ruhuyla çıktığınız dünya seyahatlerine salgın dolayısıyla ara vermek zorunda kaldınız sanırım. 155'ten fazla ülke ve kıta dolaşan biri için bu kısıtlama süresi çok zor olmalı?

"Zor oldu ama yani yeterince gezmiş, görebilmiş ve yazabilmiş olduğum için teskin ettim kendimi ama zaman zaman hakikaten kaçmak, yeni bir kültür, yeni bir coğrafyada yoğunlaşmak istiyorum açıkçası. Ama bundan sonra olursa olur, olmazsa olmaz."

Planlamanızda nereler ya da nereye gitmek var?

"Gidemediğim yerlere gitmek var. Afrika'da gidemediğim ülkeler var, mesela Pasifik Adaları var. Onlara gitmeyi çok istiyorum. Bazılarına gitmedim. Vanuatu mesela, dünyanın en mutlu insanları oradaymış diyorlar. Ben de bunu kıskanıyorum tabii. 'Bir bakayım nasıl orası?' diye. Bir de Halawa, Solomon Adaları var falan. Eğer param ve vaktim olursa oralara gitmek istiyorum doğrusu."

Aslında ilk defa duyuyormuşuz gibi geliyor tabii buraları. Siz araştırıyor musunuz giderken? Yani gitme planınızdaki önceliğiniz ve yola çıkışınız görmek mi oraları yoksa kültürlerini araştırmak mı?

"Tabii. Ben gittiğim yerin yerel hayatına sızarım. Yani o insanlar, yerliler nereye gidiyor, nerede yiyip içiyor, nerede eğleniyorsa o yerel hayata sızmak en büyük keyfim benim. Onların dolmuşuna, otobüsüne binerim. Zaten çok düşük bütçeli bir adam olduğum için ömrüm boyunca, bütün bunlara dikkat etmek zorundaydım. Zaten bizim belli gruplarımız var. Grupla bu işleri yaptığın zaman hem çok daha ucuza getiriyor hem de daha güvenli bir yolculuk yapıyorsunuz. Çünkü tehlikeli yerlere de gittik."

Kaç kişilik bir grubunuz var, kimlerden oluşuyor bu grubunuz?

"Değişiyor grup. Bazen kendi aramızda toplaşıveriyoruz. Ama malum Gezginler Kulübünün ve UNESCO Dünya Mirası Gezginlerinin onur üyesiyim. Onlarla, çok uzak destinasyonlarda çok önemli bilgiler, deneyimler edindim açıkçası. Borneo, Amazonlar, Kongo, Papua gibi çok tehlikeli yerlere de gittik. Dolayısıyla bunları tek başıma yapabilmem çok zor ve çok pahalı olacaktı. Grup olmanın ve yol arkadaşlığının tadına varabilirseniz tadından yenmez bir hale geliyor."

"Düşük bütçeyle gidiyorum." dediğiniz için sormak istedim, Ağırlanıyor musunuz bazı ülkelerde yoksa tamamen kendi bütçenizle mi seyahatinizi tamamlıyorsunuz?

"Yok kendi bütçemizle. Oradan hani kiralık ev tutuluyor, yerel evler. Mesela Kırgızistan ve Özbekistan'da öyle yaptık. Bazı yerlerde de oradaki köylüler, yerliler evlerini kiralıyor turistlere. Cüzi bir miktar olduğu için tercih ettiğiniz şeyler oluyor. Ama çok daha hoş otellerde kaldığımız da oluyor. Belli mi olur, bazen piyango gibi oluyor bizim için."

Türk kültüründe misafirperverlik çok fazla var. Dünyada bizim gibi misafirperver olan kültürler var mı?

"Kırgızlar, Özbekler, bizim Türk Cumhuriyetlerinden onlar. Ama mesela Uzak Doğu insanını, Vietnamlıları da ben çok beğenirim. Keza Tayland'ı da ama orası artık fazla turistik olduğu, herkes gittiği için çok fazla tercih etmiyorum. 6-7 kere gitmişliğim var. Çünkü bir ülke bir anda bitmiyor ki, zamanınıza bağlı olarak değişiyor. Hele Çin, Çin'de baştan sona gittik ama güneyden kuzeye bir yolculuğumuz var, UNESCO’cularla beraber. İnanılmaz bir yolculuktu. Harikulade doğa, şovlar, yolculuklar... Kabilelerle birlikte yaşadık. O tabii uzun süreli bir yolculuktu. Onun için UNESCO'cularla böyle grup oluşturmak zorundaydık. Öyle güzel deneyimlerin oluyor."

Tabii Çin'e yolculuk yapanlar için Çin Seddi'ne gidip yürümek de var değil mi?

"O en yukarıda. Ona gidiyorsun. Zaten birkaç kere Çin'e gitmek durumunda kaldım. Bir çırpıda halledemiyorsun. Hem zaman hem de imkan bakımından. Dolayısıyla bir kaç kerede onu hallettik arkadaşlarl"Ayrık otu gibiydim"

Dünyadaki kültürleri tanımanın bir sanatçı için faydaları neler oluyor?

"Geçmişe baktığım zaman kendimi esefle kınadığım hatalarım var. Aslında sanat ya da her türlü yolculukta, kendiniz olmak üzere çıktığınız bu yolda, sizi yoldan saptıran o kadar çok faktör var ki. Benim müzik yolculuğumda da çok düşme-kalkmalarım oldu. Aşık olduğum iş bu halen. Bu uğurda, kendim kalabilmek için içsel yolculuklar yapıp, kendi formülümü bulmaya çalıştım. Sonra yollara düştüm işte. Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Kendi hatalarımın ve uğradığım haksızlıkların farkında olarak yollara düştüm. O yollar, kendi hakkımdan gelmemi de sağladı bana. Ben, o yollarda bilgilenirken eğlendim. Eğlenirken hayata daha doğru bakan bir dünya vatandaşı olmaya çalıştım. Bu benim perspektifimi hakikaten çok olumlu yönde etkiledi. Çünkü şöhret, insanı o kadar bağlayıcı ve esir edici bir şey ki. Onun esiri olmak o kadar kötü bir şey. Halbuki ben hakikaten müziğe aşığım ve müzik yapmak istiyorum. Gerek bestelerimle gerek başka şarkılarla bu yolda düşe kalka ilerlemek isteyen bir çocuktum. Hep çocuktum zaten. O çocuk ruhumun lunaparkını oluşturdum. Oyun olarak yaptığım her şey, çocuk ruhumun lunaparkıyla aynı zamanda da hayata kurduğum köprülerdi. O köprüler aynı zamanda benim ölümlülüğe küçük başkaldırılarımdı. O, şu, bu, derken kendi formülünü bulmuş şanslı bir çocuk oldum ben. O nedenle de eğer gidebilirsem böyle gitmek istiyorum, tabii nereye kadar gidebilirsek."

Şöhret sizi gerçekten zorluyor muydu? Tanınmışlık duygusu insana neler yaşatıyor?

"Önce gençken hoşunuza gidiyor şöhret olmak, beğenilmek falan. Tabii ki her zamanın koşulları değişiyor. İşin piyasası farklı oluyor. Ben gazino anlayışına ters bir çocuktum. Onun için kendi başıma solist olarak çalıştım gece kulüplerinde ya da emekli sandığına bağlı otellerde. Çünkü tepenize bir tane kadın 'assolist' diye getiriliyor. Onun deneyimi, onun sesi sizin kadar yok ama kadın diye başınıza getirildiği sistemdi o. Bazıları hakikaten çok doğruydu. Behiye Aksoy, Emel Sayın, Muazzez Abacı... Ama iş çığırından çıktı. İş sadece cinselliğe yönelmeye başladı. Demir tüccarlarının dostu olmaya falan gitti her şey. Dolayısıyla kendimi muhafaza edebilmek istedim. Zaten düzene aykırı bir yaradılışım var açıkçası. Ben de karınca kaderince, solist çalıştım. Her zaman daha çok huzuru daha az parayı seçtim."

Sinemadaki gibi değişen döneme göre adım uydurmak müzik sektöründe de yaşanıyordu anladığım kadarıyla?

"Masası olmayan kişiye iş vermiyordu gazinolar. Hanımların masası vardı. Gençler bilmez, bizim zamanımızda demir tüccarları gazino piyasasına yatırım yapıyorlardı. Onlar da tabii hoş hanımlara geliyorlardı. Biz bir de popçuyuz. O zaman alaturka ve arabesk yine modaydı. Popçular yine ikinci sınıf muamelesi görüyordu. Daha sonra neyse ki popçular aştı bu günleri.

Solist altı oluyordum ben hep. Para da kazanmak zorundayız. İstanbul'a gelmişim. Memur çocuğuyum, zaten paradan anlamıyoruz. 'Üstüme Varma İstanbul' şarkımı böyle yaptım. Hatta Ümit Yaşar Oğuzcan ile Alaeddin Yavaşça beni davet ettiler, Tünel'de bir meyhaneye. Unutamadığım bir şeydir. Yeni gelmişim, tıfılım. Bizans'a düşmüşüm Ankara'dan. Ben bir de size şunu da söyleyeyim, Milas'ta doğdum, Antalya'da büyüdüm, Ankara'da okudum. Tabii ki müzikal kariyerimin de çoğunu Ankara'da yaptım. Orada meşhur olunca para kazanmak için İstanbul'a geldim. İstanbul üstüme üstüme çok geliyor. Kiralık evde oturuyorum, badana yapacak param yok. Duvarlara şiirlerimi yazdım pastel kalemle. Onu 5 badanayla çıkaramadılar benden sonra. Gelenlere de yazdırıyordum şiirlerini çünkü. Çiçekçi'de oturdum, gelir gelmez. Zaten para kazanmayı bilmiyoruz. Memur çocuğuyuz. Bir de burada her şey üstüme gelince o besteyi yaptım. Fakat ne büyük bir şans, Ümit Yaşar Oğuzcan ve Alaeddin Yavaşça ile bir arada olmak. Onlar beni davet etti. Rahmet olsun hepsine. Alaeddin Hoca, 'Aferin çok güzel karcığar yapmışsın.' dedi bana. Ben onun farkında mıyım? Gerçi Türk müziği kültüründen geliyorum ama öyle can haliyle yaptığım şeyler. Bilmiyorum ama piyasa insanı olmak başka bir karakter gerektiriyor. Ben hiçbir zaman uyumlu bir çocuk olmadım. Yani ayrık otu gibiydim. Kendimi hem muhafaza edeyim hem de arada, orada burada çalışabileyim, şarkı yapayım, beni beğenen beğensin üstüme de varmasınlar."

Attila ismini veren dedeniz Yatağan’da İl Tarım Kooperatif müdürüymüş. Mücevher Hanım ile Abidin Bey'in oğlusunuz. Onlar, müzikle uğraşmanızı, popçu olmanızı istememiş. Eczacılığı bu yüzden mi seçtiniz?

"Attila yani 2 't', tek 'l'yi asla öğretemedim bir türlü bizim milletimize. Her yerde Atilla yazıldı. Artık boşladım. Baktım baş edemiyorum.

Evet, Yatağan İl Tarım Kooperatif Müdürü. Çok aydın bir insandı. Annem Mücevher Hanım, babam Abidin. Tabii ki o zaman konservatif insanlar. Şimdiki gibi popçu olunsa isterlerdi mutlaka ama hem sinema hem müzik dünyasında hüsran hikayeleri anlatılırdı. Anneler babalar da çocuklarının sefil olmasını istemezdi haklı olarak. Bir de 'Oku adam ol sonra ne halin varsa gör.' dediler. Ben de böyle yaptım. Eczacılığı neden seçtim? Kendi başıma iş yapabilirim, patronum olmaz tepemde ve çok da güzel bir meslek hakikaten. Çok zarif ve çok anlamlı bir meslek."

Sanıyorum 30 yıla yakın da açık tuttunuz, kapatmadınız eczanenizi?

"29. Evet annemin sayesinde. O durdu başında. Dört duvar arasında durabilmek... O zamanın eczane koşulları çok farklıydı. Şimdikiler maşallah ticarethane gibi çalışıyor. Bende o da yok. Geleni de geri çeviriyordum. 'Buna ilaç mı alınır? Git evde şunla şunu karıştır, bunu iç.' diyordum. Çünkü bilinçsiz ilaç tüketimi var. Halbuki ilacı dozunda alırsanız faydalı. Yoksa zehirdir. Yani az alırsanız faydasız, fazla alırsanız zararlı ama bu bilinçte değil. O ilacı alsın da ne yaparsa yapsın diye gelen insanlar vardı. Ben de aydınlatmaya çalışırdım. Ticari kafa da yok. Sonra tabii ki battım başarıyla, annemin gayretlerine rağmen."

Salgın döneminde de eczacı arkadaşlarınıza yardım ederek destek oldunuz değil mi?

"Evet, yardım ettim. Görevli eczacı oldum. Beyoğlu'nda Belma Eczanesi, bir de Erki Eczanesi var Nişantaşı'ndan aşağıda Teneke Mahallesi'nde, onlara yardımcı oldum. Yani çok güzeldi hakikaten. Hoşuma gidiyor eczacı olmak gerçekten. Çok zor ve kıymetli bir iş tabii ki."

Özellikle de salgın döneminde yaptığınız bu destekler çok kıymetli tabii.

"Evet ben de yaptım. Bir de dolaştım tabii. Sağlık mensubu olarak herkes evde otururken ben dışarıda idim. Bu da pek hoşuma gitti."

"Balede kötüydüm itiraf edeyim"

Aileniz karşı çıkmasına rağmen, Ankara Radyosunda başlayan toplu ve solo programlarınızda, kendi bestelerinizin yanı sıra halk müziği modernizasyonları, Türk sanat müziği orkestrasyon denemeleriniz oldu. Çok kıymetli isimlerle de çalışmışsınız. Melahat Pars, Erol Sayan, Selim Atakan, Mehmet Erenler, Şerif Yüzbaşıoğlu, Hasan Cihat Örter gibi isimlerle hem sanat hem halk müziğinde deneysel çalışmalar yapmışsınız.

"Evet, onlar çok anlamlı ve benim temel taşlarımı oluşturuyor. Selim Atakan ve Derya Köroğlu ile hepimiz talebeydik. Selim Hacettepe Tıp'ta, Derya ODTÜ'de okuyordu. Bir de mühendislikte okuyan arkadaşımız vardı, Tuğrul. Bir grup teşkil ettik onlarla. Beni ilk keşfeden Yavuz Gökmen oldu televizyonda. Biz ikiydik o zaman. Böyle çaldık şarkılarımızı. Yavuz, ona da rahmet olsun, çok beğendi sesimi. O zaman ne telefon var evde, ne teyp. Bestelerim var, söylüyorum. Ankara Radyosuna götürdü beni. Orada kayıt yaptı ve ilk kez sesimi orada dinledim. 1971 yılıydı galiba. Şaşırdım. Sesim bana kalın geldi. O kayıt, sonra Selim'le çalışmamı sağladı. Selim Atakan, halen çok değerli bir müzisyen biliyorsunuz. Onlarla biz, Ankara Poyraz Reklam stüdyolarında türkü modernizasyonları, Türk sanat müziği düzenleme çalışmaları yaptık. Konservatuvardan bale grubu ve senfonik orkestra derledik ve ilk kez televizyona çıktık. İlk solo program 1974 yılı başıdır. Bunu böyle tıfıl bir çocuk olarak başarabilmiş olmaktan dolayı şanslıyım. Çünkü beni destekleyen çok önemli hocalar var. Şeref Yüzbaşıoğlu ilk başta. Selim Atakan ve Yavuz Gökmen var sonra. Eurovision Şarkı Yarışması da gündeme geldi. Orada, 'Dilenci' adlı şarkımla ikinci olunca bütün Türkiye beni böylece tanımış oldu."

Birlikte çalıştığınız ve şu an hayatta olmayan sanatçılardan Melahat Pars başta olmak üzere, o döneme ait hatırladığınız bir anınız var mı?

"Dedim ya, çok şanslıyım. Bende bir ışık gördüler ki destek verdiler. Yani Erol Hoca da rahmetli Fethi Karamahmutoğlu da Melahat Pars Hocam öyle. Bir program için hiç kırmadı. O benim şarkımı söyledi, sonra onun şarkılarını birlikte söyledik. Hakikaten Türk müziğine gönül vermiş bir insanım ben. Aslında Türk müziği ile 7 yaşında Sevim Tanürek şarkılarıyla başladım. Yani normal olmadığım oradan belli. 7 yaşında 'Görmedim Ömrümün Asude Geçen bir Demini' söyleyen bir çocuk normal olabilir mi? Zaten okul süresince müzikallerde rol aldım. Tiyatrolarda hiç boş durmadım. Her yere saldırdım, her yere ulaştım."

Bale de yaptınız galiba değil mi?

"Sait Sökmen'de doğru. Balede çok kötüydüm ama itiraf etmeliyim. Çünkü folklorcüyüm. Sertifikam var. Ankara'da TÜFEM'de 7 yıl folklor, halk dansları, halk türküleri üzerine çalıştım. Bulaşmadığım şey kalmadı, sanatsal anlamda."

Bir tek sanırım arabesk türünde şarkı söylemediniz değil mi?

"Evet."

Necdet Koyutürk tangoları da söylediniz?

"Evet, Özdener ile Erdener'in (Koyutürk) gayretleriyle çok güzel bir albüm oldu açıkçası."

Dilenci ve aşk şarkıları denilince 1970'li yıllarda siz aklımıza geliyorsunuz. Yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da mesela Tunus ve İsveç'te ödüller aldınız. 1982'de Bulgaristan'da Altın Orfe Müzik Festivalinde "Fırtına" ve "Like a Bird" ile Türkiye'yi temsil ettiniz ve iki özel ödül kazandınız değil mi?

"Evet. Like a Bird, Iva Zanicchi'nin şarkısıydı. Bulgaristan'a gittiğiniz zaman onların da bir şarkısını söylemek zorundaydınız. Onların da bu şekil bir tanıtımı vardı kendi kültürlerini öğretmek, anlatmak adına."

Bu çalışmalardan sonra ailenizin ön yargıları değişti mi?

"Meşhur olunca beğendiler tabii. Ama olana kadar babam 'Önce okulu bitir. Ne bu züppelik?' filan dedi. Babam biraz konservatifti. Okulu bitirince neyse ki artık ses çıkarmadı. Alaturka merakımı da bildiği için... Zaten babamdan geliyor o davudi sesler ve alaturka birikimim. Aslında baba tarafı, halam ud çalarmış ama sadece babasına. O zaman çalgıcı olmak suç. O zaman topçu ve popçu olunca analar ağlıyordu. Ben de Kaleiçi'nde, teyzeler, ablalar, beyefendi amcalar, ağabeylerle, komşuluklarla büyüdüm. Çok şanslı bir çocukluğum oldu Kaleiçi'nde. Hepsi o kadar muhterem insanlardı ki. Fakat işte topçu ve popçu olmak günahtı o zamanlar. Bir keresinde Hasibe Hanım teyze var, rahmetli, bir dövünüyor 'ah ah' diye. Dedim 'Kim öldü Hasibe Hanım teyze? 'Yok. Oğlum topa gitmiş, topa gitmiş.' dedi. Futbol oynamaya gitmiş. O zamanlar öyleydi. Şimdi herkes topçu ve popçu olsun istiyor galiba ya da oyuncu. Şimdi öyle oldu. Zaman değişince talepler değişiyor ve haliyle ona ayak uyduruyor gençler."

Avukat ve aynı zamanda sporcu bir kızınız var, Ada. Allah bağışlasın.

"Evet. Amin."

İsmiyle müsemma onunla nerelere gittiniz, hangi ülkelerde, adalarda dolaştınız?

"Ada şimdi kendi gidiyor. Artık avukat oldu ya. Pabuç kadar dil maşallah. Çok başarılı. Bir de çok iyi bir sporcu oldu. O anlamda hakikaten çok gurur duyuyorum. Yapmadığı yok, kayaktan sörfe. Aynı zamanda kayak hocası. Kayak festivallerinde, yarışmalarında derece alıyor. Sonra voleybol, basketbol, yüzmede hakikaten çok başarılı oldu. Yapmadığı spor yok gibi neredeyse."

Birlikte nerelere gittiniz?

"Küçükken gittik tabii. Ben onu Uzak Doğu, İskandinavya, Orta Doğu ve Mısır'a götürdüm. Yani olabildiği kadarıyla. Küçükken epey bir yerlere götürdüm.

"Pigmeler hepimizden uzun çıkmasın mı?"

Amazon Ormanları, Papua Yeni Gine, Tasmanya ve Kongo'yu gezdiniz. Oralarda, unutamadığınız anılarınız neler var, tehlikeli ya da komik?

"Kongo'da mesela rehin kalmıştık. Biz Go Kongo diye bir acente ile anlaşmıştık. Mişel diye, böyle pis kovboylar olur ya, öyle bir tip oradaydı. Küçük bir Amazon bölgesinin kabile yaşamına sızdık. Kabileden kanolarla 9,5 saatte bir yere gittik. Yorulmuyor o yerliler, kürek çekiyorlardı. Kendimi hani o İngiliz koloni filmleri vardır ya orada hissettim. Arkadan yük geliyor, bavullarla insanlar, biz önden ya da arkadan gidiyoruz. Orada her türlü şey olabilir. Biz sarı humma aşılıyız, zaten sıtmaya hazır gidiyoruz yani. Çünkü sıtmanın önceden alınacak bir tedbir yok. Olunca tedavi oluyorsunuz.

Mesela 2 çeçe sineği tarafından ısırıldım üst üste. Sonra yerliler hemen geldi, güldüler tükürüklerini sürdüler üstüme yani ısırılan yerlere. Gülüyorlar. Ben şimdi hem sinek tarafından ısırıldığıma mı yanayım, tükürüklere mi yanayım? Orada böyle bir şey yaşadım. Ayrıca bir dereden geçtik, esas kanoya ulaşabilmek için. O bir kilometrelik derelerde, suda yürümek zorundaydık. O sırada da su yılanları var. Yanınızdan geçiyor. Yani tabii ki bir şey yapmıyorlar ama zaten onları yakaladılar akşam yemeği yapmak için. Öyle yani o koşullarda Kongo kabilelerine, Pigme'lere, Bantu'lara gitmek... Mesela 1500 metre yükseklikte Bunyonyi diye bir göl var. Bu dünyanın en derin tektonik göllerinden biri. Tektonik yani fay kırılmalarıyla oluşan göl. Bu gölün üzerindeki adalarda da pigmeler yaşıyor. Biz de o pigmelere gideceğiz. 2000 metre yükseklikte bungalovlarda kalıyoruz. Fakat oraya ineceğiz. İşte kanolarla o adalara gideceğiz. Gittik. Pigmeler hepimizden uzun çıkmasın mı? 'Bunlar bozulmuş.' dedik. Çok alındık yani. Bizim grup da maşallah, alt pigmeler."

SORU: Çok hoşmuş.

Attila Atasoy: "Borneo'da kabilelerin yaşamı mesela. Kabilelere misafir olduk, bize bir içki ikram ettiler, ekibimiz uyudu kaldı. Onu toparladık. Dışarıda hayvanlar bizi bekliyor, gidemedik de bir yere. Öyle daha çok anılar var. Amazonlar ayrı bir alem. Önümüzde piranalar var. Kanolarla sabah çıkıp pirana avına gittik. Birimiz düşüyordu. Pirana kan olmadan gelmiyor Allahtan. Kan olunca yüzlercesi geliyor. Orada Cayman timsah türü var. En küçük timsah türü. Gece karanlığında onu yakalamaya gittik. Birisi onun ağzını kapatayım derken bizim yerli mihmandarın elini halletti. Böyle şeyler oluyor. Amazon Ormanlarında özel eğitim alıyorsunuz. Mesela yılan eğitimi. Her yerde yılan var çünkü. Hangi yılan zehirli, hangi yılan zehirsiz, eğitimi alıyorsunuz. Bir de insan eti yiyen karıncalar var. Yerli mihmandar var, onunla gidiyoruz. Ağaçtaki yılan mesela zehirsizmiş, yerdeki de zehirli olurmuş. Hele bir tane yılan var şu kadar böyle bordo, siyah derisi var. Çok da dekoratif bir şey. O sizi ısırınca bir adım atabiliyormuşsunuz. Adı da zaten 'Bir adım yılanı', ölüyorsun."

Demek ki her zaman doğanın güzelliğine bakmayacağız değil mi?

"Evet bence de öyle. Onun aynısının dalda yaşayanı var. İşte bunu ayırt edebilmek hakikaten zor. Amazonlar ve Brezilya yılan serumu üretiminin merkezi. Dolayısıyla onlar alışık. Ama biz alışık olmadığımız için ürktük zaman zaman."

Düş Peşime kitabınızda yazdınız bunları ama görsel kayıtlarla bunları bir belgesel haline getirmek gibi bir adımınız olmadı mı?

O zaman video falan yoktu. Telefonlar da yoktu zaten. Telefon hala kullanamıyorum ama çektiğim fotoğraflar var. Ayrıca benim kitap haricinde blogum var. Orijinal yazılarımı orada topladım. Biliyorsun bir zamanlar Hürriyet'e de yazdım seyahat yazılarımı. Orijinal yazılarım attilaatasoy.blogspot.com'da bulunmakta. İsteyenler oradan bakabilir. Orada 71 tane yazım var görselleriyle beraber."

Ben size gezgin, seyyah diyorum. Siz bir de 'Seferi' diye bir şarkı yaptınız. Siz kendinize ne diyorsunuz acaba?

"Evet. 'Düş Peşime' yaptım. Zaten kitabın şarkısını yaptık. Editörüm Nalan (Yıldız) ön ayak oldu, o da önemli bir yazardır. Bu arada kitap 3 baskı yaptı. Tabii kitap baskısı, düzeltmeleri filan, ne kadar zormuş. Kitap yazanlara bir kere daha saygı duydum. 'Bir daha bana kitap demeyin.' diyorum. Neyse 3. baskısı oldu. İlaveler oldu. Daha fazla gittikçe onları da ilave edeyim istedim. Soru neydi unuttum."

Siz kendinize tanım olarak gezgin, seyyah, seferi bunlardan hangisini diyorsunuz?

"Ben bir dünya vatandaşıyım. Müzik yapan, gezen tozan bir dünya vatandaşıyım, diyorum. Bu kadar."

Yeni çalışmalarınız var mı? Mekanlar açıldı ve programlar yapmaya başladınız bildiğim kadarıyla?

Ben son iki yıl içinde iki yeni şarkı, 3 tane de yeni klip çıkardım. İlk 'Hoşçakal' Müjdat Gezen'in yazdığı bir şiir üzerine İlkim Karaca'nın bestelediği çok güzel bir şarkı. Klibiyle beraber, pandemide çıkardığım ilk şarkı o. Sonra 'Seferi' diye yine Selim Çaldıran- Nalan Yıldız ikilisinin yaptığı, benim de söz yazarı olarak içinde bulunduğum bir şarkı ve klip çıkardık. Benim çok sevilen bir şarkım var, 'Bir gün Beni Ararsan'. Çok istek aldığı için ona yeni bir klip çektik. O da çok sevildi. Bundan sonrası Allah Kerim. Bakacağız."

Son olarak mesajınız var mı okuyanlarımıza, dinleyenlerinize?

"Valla her şey güzel olsun ama önce huzur olsun, sonra diğer güzellikler peşinden gelir zaten diye düşünüyorum."

Efendim o zaman sizin güzel sesinizden gitarınızla bir parçanızı dinlemek isteriz mümkünse.

"Aysel Gürel ölmeden iki ay önce bu şiiri yolladı bana 'Bestele' diye. Ben de hasbelkader besteledim. Belki yaza bunu tekrar çıkacağız ama böyle mırıldanayım. Ege kıyılarını hissettiren bir şarkıdır bu. Adı, 'Orda mısın?' Sonra da kaybettik onu. Hasta yatağında iken hastanede dinlettim ona. Hakikaten çok beğenmişti. Bakalım siz beğenecek misiniz?"

Çok teşekkür ederiz, ağzınıza sağlık efendim.

"Sağ olun."

Yayın Tarihi: 19 Temmuz 2022 Salı 15:00
YORUM EKLE

banner19

banner36