Ataman: 'İyi okur olmak isterim!'

Atila Ataman ile çeviri meselelerini ve Kibrit-i Ahmer ve Guenon çevirilerini konuştuk.

Ataman: 'İyi okur olmak isterim!'

Atila Ataman ismine pek rastlamadığımız, mütevazi ve işini özenle yapan bir tercüman. 2003 yılında, tercümesini yaptığı İbn Arabi; Kibrit-i Ahmer’in peşinde kitabı ile TYB en iyi tercüme dalında ödüle layık görülmüş. Bu kitabın yanında Rene Guenon’un Vadenta’ya göre İnsan ve Halleri Hind Felsefesinde Kamil İnsan(Gelenek yay), Savaş metafiziği ve Sembolik Silahlar (insan yay.) kitaplarını, Michel Chodkiewicz’in: Sahilsiz bir umman: Muhyiddin İbn Arabî (Gelenek yay.) kitabının ve Pınar Yayınlarından çıkan Türksüz Avrupa kitabının tercümesini yapmış. Biz de kendisine birkaç soru sormak fırsatı bulduk ve kendisine dair, Rene Guenon’a dair, tercüme ettiği kitaplara dair...

İbn Arabi; Kibrit-i Ahmer’in peşindeBen ilk önce kendinizden biraz bahsetmenizi rica edeceğim mümkünse. Hangi okullarda okudunuz, ne gibi uğraşlarınız vardır ve asıl olarak merak ettiğim ise Fransızcayı ne vesile ile öğrendiniz? Bir de tercüme haricinde yazınsal herhangi bir faaliyetiniz var mı?

Ağabeyim Saint Joseph’te okuyordu ve benden on yaş büyüktü. Dolayısıyla Fransızca denen dilin neye benzediği hakkındaki ilk fikrimi onun kitaplarından edindim. Sonra ben de Galatasaray’a girdim, ama derslerle çok ilgili bir çocuk olduğumu iddia edemem. Ailem beni birkaç aylığına Paris’e gönderdiğinde bile orada “francophone” olmayan ne varsa (Türkler, Cezayirliler, Polonyalılar, reklam tabelaları, yürüyen merdivenler, café’ler, daha farklı bir çıplaklık anlayışı, Louvre ve Notre Dame, Türk Büyükelçiliği ve ona çok yakın olan Balzac’ın evi, vs…) ilgilenmiş, ama “Fransızcamı ilerletmek” gibi bir şeyden mümkün olabileceği kadar kaçınmıştım. Eğer bir gün Baudelaire’in ve oradan itibaren bütün bir Fransız edebiyatının vakit ayırmaya değeceğini fark etmemiş olsaydım, Fransızca herhalde benim için sadece hocalar bir şeylerden şikayet ettiğinde onlara cevap vermeyi sağlayan birkaç cümleden ibaret kalırdı. Çok şükür böyle olmadı, çünkü Fransız düzyazısı, Bossuet’den, Rousseau’dan, Sade’dan, Chateaubriand’dan başlayıp Céline’e kadar uzanan edebî gelenek gerçekten de hayranlığı hak eder. Tercüme dışındaki yazınsal faaliyetlerimi sordunuz bir de. Buna şimdilik Borges’ten bir alıntıyla cevap vermek istiyorum. “İyi okurlar iyi yazarlardan daha ender yetişir,” der Borges. Şu an için iyi bir okur olmayı çok önemsediğimi söyleyebilirim.    

Savaş MetafiziğiRene Guénon ile ilgili birkaç soru sormak istiyorum şimdi; öncelikle Türkiye’de neden geç tanınmasını ve kitaplarının bir kısmının tercüme edilmesinden sonra dahi nistepen az biliniyor olmasını neye bağlıyorsunuz?

René Guénon’u yanlış anlamak ya da daha kötüsü, anlaşılacak olan yanlarını  pek fazla algılayamadan çabucak geçip tamamen yanlış bir yargıyla bir kenara bırakmak çok kolaydır. Bu zaten bütün dünya okurları için böyle. Türkiye’deyse Guénon’un eseri aslında ilk önce çok doğru bir şekilde aktarılmaya başlamıştı. Yanlış bilmiyorsam önce Mustafa Tahralı’nın hazırladığı bazı makale tercümeleri çıktı, ardından da Nabi Avcı’nın yaptığı kitap tercümeleri. Ama tam da Guénon’a ve “tradisyonalistler”e özel bir ilgi gösterilmeye başlandığı anda iş biraz karıştı. Bugün Guénon’un bazı en temel kitapları hala Türkçede yok, ama çeşitli gayr-ı ciddî spiritüalist akımları eleştirmek için yazdığı kalın ciltler ya da kitap tanıtımı olarak kaleme aldığı kısa metinlerden ve ufak tefek değiniler şeklindeki makalelerinden yapılmış derlemeler çevrildi ve genellikle de yeni başlayan okur bu kitaplar üzerinden yanlış bir başlangıç yapıyor. Genel olarak tercümeleri okunaksız kılan cansıkıcı problemlere ayrıca değinmeyeceğim, zaten en okunaksız tercümelerden birini bizzat ben yaptım. Ama size Enis Batur’un Nabi Avcı’nın çevirilerinden sonra yazdığı bir yazıyı hatırlatırsam ne tür algı engellerinden bahsettiğimi tahmin edebilirsiniz. Enis Batur “Guénon’un ortodoksi vurgusu” nedeniyle onu da Batı’daki Doğu hikmeti bezirganlarından biri sandığını, Nabi Avcı’nın çevirisinin ardından bu hükmünü tashih ettiğini söyler. Bu çok içten ve nazik bir açıklama, ama galiba bezirganların ne zaman neyi vurguladığı konusunda çok yanlış bir tasavvuru da ele veriyor.  

Claude Addas ve Michel Chodkiewicz’in iki eserini tercüme ettiniz. İki yazar da İbn Arabi konusunda önemli isimler olsa da ülkemizde pek bilinmeyen isimler. Bu yazarlar ve eserleri hususunda kısa bir bilgi verebilir misiniz?

İkisi de birinci sınıf akademisyenlerdir ve konularını gerçekten iyi bilir, ayrıca söylediklerini yeterince sağlam bir entelektüel formasyon içinde söylerler. Ben ne yazık ki şahsî bir tanışıklığa sahip değilim. Ama Chodkiewicz’in üç kızından ikisi (Claude Addas ve Cyrille Chodkiewicz) zaten babaları gibi iyi araştırmacılar olarak nitelikli eserler verdiler ve diğer kızının ismiyse kitapların sunuşlarında daima iyi ve yardım sever bir evlat ya da kardeş olarak, müsveddeleri temize çeken kişi olarak geçiyor. Sadece bu bile zaten insanın gözüne çok eğlenceli ve hoş bir manzara getiriyor. Ama çok daha önce şunu muhakkak söylemek gerekir: Bugün İbn Arabî’nin eserinden yararlanmak isteyen bir okur bunu Chodkiewicz’e göz atmadan yapmamalıdır. Galiba böyle söylemek kişinin ve eserin değerini yeterince vurguluyor.

Sahilsiz Bir UmmanSizin yakın/uzak gelecekte tercümesini yapmayı düşündüğünüz eserler var mı?

Almanca öğrenip Novalis tercüme etmek isterdim, hak ettiğinden çok daha az okunduğunu ve anıldığını düşünüyorum.

Peki, Kitapların tercümeleri ile ilgilenirken dikkatinizi çeken, Türkçe’ye kazandırılmamış önemli eserler var mı? Mesela Claude Addas’ın kitabı alanında önemli bir eser olmasına rağmen çok geç çevrilmiş bir kitap yahut Vedanta’ya Göre İnsan ve Halleri, Rene Guénon’un en önemli kitaplarından biri olarak görülse de basımından yaklaşık 80 yıl sonra Türkçe’ye çevrilmiş. Bu şekilde eserler muhakkak ki sayılmayacak kadar çoktur fakat bu çokluk içinde dikkatinizi çekenler, öne çıkanlar da vardır diye düşünüyorum…

Herhalde benim ya da başka birisinin şahsen hangi metne çok önem verdiğini ve hangisini daha az önemli gördüğünü ifade edecek bir listenin çok anlamı olmaz. Bugün artık Hasan Âli Yücel devrindeki gibi bir çeviri programının yenilenmeyeceği de aşikar. Aslında belki de şunu artık itiraf etmeliyiz: Eğer bizim okurlar, yazarlar, düşünen ve yorumlayan insanlar olarak niteliğimizde ciddi bir dönüşüm söz konusu olmayacaksa, basılı kitapları çoğaltıp durmak maalesef hiçbir zaman anlam kazanamayacaktır. Naçizane kanaatim odur ki kendimizi okur ya da yazar olarak ciddiye alabilmek istiyorsak, artık Niyazî Mısrî ya da İsmail Hakkı Bursevî’nin ne yazdığı hakkında bir fikri olmayan okuryazar tipini ya da Oğuz Atay’ın parodi olarak da olsa eski dille yazdığı cümleleri anlayamayan okuryazar tipini tahammülle karşılamamalıyız. Yani, biraz kaba olacak ama, Türk okurunun henüz Tanpınar ya da Atay gibi çilekeş ruhlara ya da Yunus Emre’den Avni Konuk’a uzanan bütün bir irfan geleneğine sahip olmanın hakkını vermekten bile çok uzak olduğunu düşünüyorum. Öyleyse ona Molla Camî’den ya da Angelus Silesius’tan ya da Shankara’dan tercümeler yapmaya, önüne Rabelais ya da güzel bir haiku derlemesi koymaya özellikle gerek yoktur. Şahsen bunlarla ilgilenen biri varsa kendi hesabına bir de çeviri yapabilir, o kadar. Belki biraz kaba oldu bu söylediğim, ama dürüst olduğundan emin olabilirsiniz. 

Hind Felsefesinde Kamil İnsanSon olarak, Türkiye’de tercüme faaliyetlerinin neden hala istenilen seviyeye gelemediğini sorsam…

Cemil Meriç Türk entelektüelinin tercüme odasında doğduğunu söylemişti. Belki de bu yüzden sakat bir doğum olduğunu ve bu sakatlığın tercümelere de yansıdığını söyleyebiliriz. Daryush Shayegan da İran örneğinde tercümelerin bu kadar hayatî ve önemli olmasından acı acı şikayet eder. Aslında konunun özü, hepimiz gayet iyi biliyoruz, çok açık: Yirmisekiz Mehmet Çelebi Fransa’ya gideli üç yüz sene oldu, Tanzimat’ın ilanından bu yana iki yüz sene geçti, Kemalist Devrim’den beri iki üç nesil yetişti, ama hala modernlikle ilgili problemlerimizi, mesela dil konusundaki, tercüme ya da telif bir dil konusundaki karmaşamızı aşamadık. Modernliğin Batı ülkeleri için de, Türkiye haricindeki Batılı olmayan ülkeler için de aynı derecede bir problem olduğu iddia edilebilir ve böyle bir iddia yerinde de olur. Yine de anlamlı ya da anlamsız herhangi bir bahanenin arkasına saklanmamak gerektiğini sanıyorum. Okumak, düşünmek, anlamlı cümleler kurmak sonuçta bir çile işidir ve çok azımız bu çileye katlanacak motivasyona sahip.  

Mehmet Erken sordu

Güncelleme Tarihi: 01 Aralık 2009, 15:10
YORUM EKLE
YORUMLAR
Yusuf turan Günaydın
Yusuf turan Günaydın - 9 yıl Önce

mütercimin müellif kadar önemli olduğu kanaatim daha bir pekişti. "Men terceme fe-kad iste'lefe":-)

banner19