Aşk çıkmazında şimdilerde modern insan!

Son kitabı ‘Savrulan’ bağlamında Selvigül Kandoğmuş Şahin gerçekleştirdiğimiz söyleşide yazarlığına ait önemli ipuçlarını gördük. Sanata, hayata, özelde öyküye bakışını sorduk. Samimi cevaplar aldık.

Aşk çıkmazında şimdilerde modern insan!

 

 

Selvigül Kandoğmuş Şahin, öyküde ısrar eden ve kendine ait bir öykü evreni oluşturmuş yazarlarımızdandır. Yolu bazen “deneme” durağına uğrasa da öykünün ayrı bir yeri vardır onun için. Mütevazı ve kendinden emin bir şekilde sürdürdüğü öykü yolculuğunda acelesiz metinler kaleme almaktadır. Şiirsellik, Şahin’in öykülerinde başat unsur olarak göze çarpar. His ve fikir dünyasına gelip çarpanlar, şiir ırmağında arınan bir dille öyküye dönüşür. Gülendam’ın Renkleri, Hayırlı Haber ve şimdi de Savrulan… Okur Kitaplığı’ndan çıkan son kitabı Savrulan bağlamında kendisiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşide yazarlığına ait önemli ipuçlarını gördük. Sanata, hayata, özelde öyküye bakışını sorduk. Samimi cevaplar aldık.

Gülendam’ın Renkleri, Hayırlı Haber derken şimdi de Savrulan’la okurlarınızla buluştunuz. Hayırlı olsun diyelim. Hayırlı Haber’den sonra, toplu hikâyeleri saymazsak, hikâye bağlamında çok uzun bir suskunluk yaşadınız. Bilinçli bir bekleyiş miydi bu?

Teşekkürlerimi sunuyorum. Uzun bir suskunluk gibi görünse de öyküden kopmamaya çalıştım ve devamlı yazdım. Ama bu yazın süreci yavaş seyretti diyebilirim. Yaklaşık üç sene önce dosyam hazırdı. Ama araya ilk çıkan öykü kitaplarımın ikinci baskısı Eylül Sancısı ve deneme kitaplarım Söz Buğusu ve Hızırla Yolculuk girdi. Savrulan, eklenen yeni öykülerle bu günlere nasip oldu. Doğrusu iyi oldu. Çünkü sonradan yazdığım öykülerin kitaba girmesi benim için anlamlı. Hayırlısı buymuş.

Bilinçli bir bekleyiş diye adlandırmaktan ziyade, öykü duraklarına zor geliyorum. Öyküyü önemsiyorum. Kendimi tekrar etmek beni korkutuyor. Bir de geçmişten bugünlere akan gümrah bir pınar gibi, öncü öykü yazarlarını takip eden kendi kuşağım ve hemen arkamızdan gelen güçlü genç öykücü kuşağının olması öyküyü ciddiye almam gerektiği noktasında önemli uyaranlar diyebilirim. Gençlerin öykü dünyası hem bereketli hem seçici. Onları önemsiyorum. Yazdığım her öykü bir izlektir düşüncesiyle öyküye mesafeli durarak heyecanını ve samimiyetini kaybetmeyen, itibari dünyanın sınırlarını zorlarken yaşanmışlıkların duraklarında soluklanan öyküler yazma çabasındayım.

Hikâyelerinizin geneline baktığımızda hep bir acı var. Daha ilk hikâyeniz “Yangına Uğramış Kitaplar”da okuru koyu bir acının ortasında bırakıyorsunuz. Belli ki sizi rahatsız eden şeyleri yazmışsınız. Hikâyeler, yazar Selvigül K. Şahin’in durduğu yeri gösteriyor diyebilir miyiz?

Acı ve hüzün… Doğrusu kalemimi farkında olmadan anlamlı bu iki durakta buluyorum. En son, işgale uğramış bir coğrafyada defalarca iğfal edilmiş bir kadının öyküsünü ‘İnşiraha Uyanmak’ adıyla yazdım. Bunu özellikle yazmak istedim. Çünkü bizler rahat evlerimizde, steril mekanlarda, eşsiz lezzetteki sofralarımızda zaman geçirirken, hemen yanı başımızda muhayyilelerimizin alamayacağı acılar yaşanıyor. Bu acılar bizim diyebileceğimiz, inanç birliğiyle bağlı olduğumuz coğrafyalarda yaşanıyor. Bosna’da yaşandı. Gazze’de hep yaşanıyor. Şimdi de Suriye’de, Arakan’da her an defalarca yaşanan insanlık dışı acılar. Birileri yaşarken bize de yazmak düşüyor. Yakın coğrafyada yıllardır yer etmiş acıların yürek yansıması öyküler…

Modern zamanlarda yaşayan sanatçının, mezkûr acıların odağında soluklanırken kalemini bu acıların ırmağına taşıması gerektiğini düşünüyorum. Asırlar sonra, bir mektup, bir tutanak niyetiyle yazılan edebî metinlerin kalıcılığı tüm kayıtlardan ve belgelerden daha ötelere taşıyacaktır bu evrensel çığlığı… Sanat, içinde bulunduğu zamanın ruhunu, acılarını, kayıplarını, sırlarını ve açmazlarını, sonraki zamanlara taşıma sorumluluğu ve bilinciyle dünyasını kurar. Siyasetçilerin, zamanın popüler yöneticilerinin adından daha çok sanatçıların isimlerini anarız ve onların eserleri bugünlerimizi aydınlatır ve inşa eder.

Bazı hikâyelerinizde, önceki kitaplarda da okuduğum, “aşkın yıpranmışlığı” göze çarpıyor. Güzel duygularla başlayan aşk, zamanla bir kırılmaya, bir inkisara dönüşüyor. Mesela “Kapat Gözlerini” adlı hikâyenizde olduğu gibi. Ömrün ilerleyen demlerindeki aşka duyarsızlığa özellikle değiniyorsunuz. Neden acaba? Gözlemleriniz, çevreniz bunda etkili olmuş diyebilir miyiz? Ya da daha net söyleyeyim. Bahanesiz yazılmıyor öyküler. Neydi “Kapat Gözlerini” hikâyesinin yazılma bahanesi?

“Her aşk içindeki kalbin şeklini alır” diyor Kemal Sayar… Sonra ayetler var. Aşkı, sevgiyi sadrımıza yerleştiren Rabbim, ayetlerin ışığında, sürur ve göz aydınlığı eşlerden, dost ve arkadaş olabileceğimiz bir birlikteliği yaşayacağımız, durulmamız için bizler için yaratılan karşı cinsten bahsediyor. Eşimiz, sevdiğimiz bize sunulan yaşanası bir ayettir. Tüketen sevgiler, dünyeviliğin duraklarına çıkan heva ve heves bu çağın insanının aşk anlayışı… Nefsi zaafların emrinde,  tüketen sevgilere ram olan modern insan şimdilerde aşk çıkmazında… Vedud olan Rabbimiz, yüreklerimizi yangınlara taşıyan, üreten, aşkın sevgiyi koydu insanlık ailesinin yürek heybesine oysa…

Ama bizler hassasiyetlerimizle, duyarlılıklarımızla, ilahi öğretiye olan bağlılıklarımızla soluklanırken ahir zaman duraklarında; tükenmiş, yitirilmiş, dumura uğramış aşk ve sevgi hallerine yolumuzun düşmesine engel olamadık. Yaşadığımız post modern dağılmaların yankısı eviçlerimize, göz aydınlığıyla bize nasip olan eşlerimizle ilişkilerimize de yansıdı. Aşkın kırılgan duraklarına çıktı ev içi halleri… Bir zamanlar muhabbet ve sevgiyle birbirlerine bağlı olan eşlerin aralarına ne girdi de boşanmalar bu denli arttı ve üçüncü sayfa haberlerinde aile cinayetlerine çıktı yollar… Görünmeyen gömülü acılar, yokluklar, acımasızca işlenen ruhsal cinayetlerin odağında soluklanıyor hanelerimiz aynı zamanda. İmtihanın çetin duraklarındayız diye düşünüyorum. Anlayacağınız bahanesi aşktır şiirin diyor ya şair… Ben de bu ruhsal cinayetlerin, kayıpların, yitiklerin, kayıp hassasiyetlerin, ihmallerin bahanesi çoktur diyorum. Bu bahane sancılarıyla yazılan öyküler…

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Hep bir coşku ve heyecan da var hikâyelerinizde. Ve şarkılardan, şiirlerden bolca istifade emişsiniz. Sizin için şarkıların, şiirlerin önemi nedir?

Benim annem ümmi bir Anadolu kadını idi. Ama yanık türküler söyler, ara ara mısralar okurdu. O türküler ve mısralar beni an an inşa edermiş de farkında değilmişim. Sonra anlamlı beyitler okurdu: “Bağladık bağları yemedik üzüm, saklayın payımı geliriz güzün” veya “dibi görünmedik göle taş atma, üstüne elzem olmayan lafı konuşma” gibi derin anlam yüklü ifadelerle konuşurdu. Sonra aniden; “Yer demir, gök bakır” derdi. Bizim kitaplardan öğrendiğimiz, okuyarak, yazarak aşama aşama tırmandığımız kültürel doku onların yaşam damarlarında öylesine canlı ve coşkun nehirler gibi… Onlar eşyanın öteki yüzünü görmeye aday bir yaşantıyı içirmişler hayat damarlarına. Çünkü elleri topraklara belenmiş, kuşlarla, dağlarla, ağaçlarla hemhal olmuş, onlarla beraber soluk alıp vermişler. Yaradan’a dayanarak, insani duruşlarını koruyarak nice dostluklar ve kardeşlikler kurmuşlar. Bu muhabbet ve muhataplık da Anadolu insanını sahici bir duyarlılığa taşımış.

O nedenle biz bozlakları, türküleri dinleriz bu toprakların bağrından kopup gelmiş. Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Attar’ın mısralarını okur, Âşık Veysel’in, Neşet Ertaş’ın türkülerini dinleriz. Bu bizim zenginliğimiz. Her şeyin muhteşem bir ahenkle yaratıldığı kâinatta müzik zaten var. Bir ormanda yürürken, kuş cıvıltıları, esen rüzgâr, çeşit çeşit böceklerin ötüşü sizi eşsiz bir musikinin makamına taşır. Sonra biz hayat kitabımızın ayetlerini ahenkle, hem de yüreklere işleyen eşsiz bir ahenkle okuruz. Demek ki insanın buna ihtiyacı var. Ama nitelikli ve güzel olmak, evrensel acılara ses olmak ve seviyeli olmak şartıyla… Ben de bizi besleyen bu eşsiz değerlerden yararlanmak istedim.

Dikkatimi çekti. Sormadan edemeyeceğim. Belki şuuraltınızda olan bir şeydir. Evet, gözler için kalbin dışa açılan penceresi denebilir. Fakat “mavi göz”ü çok sık kullanmışsınız. Fark ettiniz mi?

Doğrusu geçen bir yazar arkadaş da bundan bahsetti. Bilinçli olarak mavi gözü kullanmak diye bir durum söz konusu değil. Bana sorarsanız, şair “gözler içinde kara gözü severim” diyor ya, ben de kara gözleri kendi dünyama, doğu dünyasına daha yakın buluyorum. Çünkü bizler, siyahi köle Hacer annemizin torunlarıyız. Yani biz doğulular diye başlıyor ya şairler,  doğulu insanın esmerliği ve kara gözleri benim için daha manidardır.

Bunun yanında başımızın üzerinden akıp giden masmavi gökyüzü, sonra engin, sonsuz mavilikte uzanan denizi çok severim. Kim bilir küçük kızımın mavi gözleri bana bunları çağrıştırırken, yazılarıma da sızma yapmış olabilir.

Bazı hikâyelerinizde sosyal eleştirilere rastlıyoruz. Mesela “Kırk Taş” hikâyesi. Belli ki bir anlatıcı olarak, kendi zamanınızdan çocuklarınızın zamanına gelgitler yaşıyorsunuz. Biz bu teknolojik çağda neyi kaybettik kazanalım derken?

Yitirilmişliğin suskun duraklarında kaleme alınan öyküler var Savrulan’da. Kitabın ismini özellikle ‘Savrulan’ olarak düşündüm. Çünkü modern ve sonrasında postmodern savrulmaların, bölünmüşlüklerin duraklarında çocuklarımızı büyütmeye çabalıyoruz. Onların toprak yolları, çiviler saplayacağı yağmur sonrası ıslanmış bakir toprakları, tırmanacakları geniş gövdeli dut ve incir ağaçları yok. Ne kadar şanslı bir çocukluk yaşamışız meğer.

Şimdiki çocuklarımız bireysel yalnızlıklarımıza eşdeğer bir çocukluğu yaşıyor gibiler. Sosyal medya diye adlandırılan ama asosyal olan ortamların, ekranların tuzaklarından ayaklarını kaldırmaktan acizler. Bu dönem çocukluğu böyle geçiyor. Acaba bundan sonrası nasıl olacak, doğrusu korkmuyor değilim. Çünkü her geçen gün yalnızlığımız artıyor ve doğal olanla bağımız kopuyor. Daha doğrusu, tabiatla, doğayla beraber olabileceğimiz içselleşmiş bir yaşantının çok uzağında, megakentlerin derin AVM kuyularına gömülen modern insanlar olarak çağı yaşıyoruz. Bu çağda kazanalım derken çok şeyimizi kaybettiğimizi düşünüyorum. Modernizmin çıkmazlarında komşuluklarımızı, dostluklarımızı, sokaklarımızı, veresiye veren bakkallarımızı, oyunlarımızı, ev içi muhabbetlerimizi kaybettik. Ve kayıplar gün geçtikçe artıyor.

Ahret Meyvesi”nde “Yazmak bazen acıtır bir yerlerimizi.” demişsiniz. Hikâye bile olsa, deneme tadında bir cümle. Bir itiraf gibi geldi bana. Şunu sormak istiyorum: Siz acıları yazarken/yaşarken, çocuklarınız, eşiniz ondan ne kadar etkileniyor? Hissettiriyor musunuz acılarınızı/yazılarınızı?

Yazı yazmak başlı başına hayata bir manifesto çekmek aslında. Zor zamanlarda, yemin edilmiş bir kalemle, “söz uçar, yazı kalır” ifadesine denk düşecek kalıcı şahitlik duraklarında soluklanıyorsunuz. Yani yazdıklarınız sizi bağlayacak, sorgulanacaksınız, yıllar ve asırlar sonra sizin yazdıklarınızı muhatap alan kitleler olacak belki. Tüm bunlardan da öte ahirete ayarlı bir dünyanın yaşanmışlığında Selvigül Kandoğmuş Şahinsoluklanırken, gerçek mahkemenin karşısında yazdıklarınız da heybenizde olacak ve amel defterlerinizden bir defter olarak ortalara dökülecek. Tüm bunları bilerek mümin duyarlılıkları olan bir sanatçının yemin edilmiş bir kalemle yazması sorumluluk bilinci gerektiriyor. Bu nedenle acının ilk durakları olan sorgulama duraklarında yazı acıtıyor tabi. Ama şifa oluyor, yüreğim volkan gibi kaynarken, acı ve sevinçlerle, kayıplarla, yitirilmiş değerlerle sarmalanmış hayat duraklarını öyküme taşıyorum.

Çocuklarım ve eşim etkileniyor mu… Onların dünyasını ve düzenlerini aksatmadan bu yürüyüşü yapmaya çalışıyorum. Ama ihmaller de olabiliyor tabi. İçsel dünyamda, acı odaklı öyküler yazdığımda parçalanmalar yaşıyorum. Zaten kahramanımla uzun süre içsel yolculuklar yapıyorum. Sonrasında öykü çıkıp geliyor ama benim onunla yolculuğum hâlâ devam ediyor. Bir aşk gibi tutunmuşsanız yazmaya, o sizin yakanızı bırakmıyor bir türlü. Yazı benim yakamı bıraksa da ben onun yakasını bırakmam herhalde Rabbim ömür verirse…

Yazı yolculuğunuzun ufkunda sizi nelerin beklediğini sorsak…

Öyküler yazmaya devam ediyorum. Gezi yazılarımı ve söyleşilerimi, ayetler ışığında içsel yolculuklarla kaleme aldığım denemeleri müstakil kitaplar haline getirmek istiyorum. Düşündüğüm bir iki çalışma da yürek kapımı çalıyor. Nasip, Rabbim hayırlar yazmayı nasip etsin.

Bu güzel ve samimi cevaplarınız için çok teşekkür ederim.

İlginiz için ben de teşekkür ederim. Sağ olun.

 

 

Osman Alagöz sordu

Güncelleme Tarihi: 20 Mayıs 2016, 10:45
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13