Arif Dülger 'Meğer Aşk imiş' diyor!

Arif Dülger'i tanımak bir nasip meselesi. Nureddin Durman sayın Dülger ile son kitabı vesilesi ile konuştu.

Arif Dülger 'Meğer Aşk imiş' diyor!

Arif Dülger şimdiye kadar yayımlanan altı şiir kitabını bir araya toplayıp adına “Meğer Aşk imiş” dedi. Aylık Dergi'den bu yana izlediğim bir şair. Şiirleri Aylık Dergi başta olmak üzere Ayane, Kardelen, Kayıtlar, İslâmi Edebiyat, Kırağı, Özülke, Seher, Kalem ve Onur, Edebiyat Ortamı, Düş Çınarı, Bir Nokta, Ay Vakti, Mor Taka ve Anadolu Çınar adlı dergilerde yayımlandı. Halen Bir Nokta dergisinde yazıyor. Güzel bir baskıyla İstanbul Yayınları'nda çıkan bu toplu şiirler vesilesiyle bir söyleşi gerçekleştirdim.

Nurettin Durman 

 

Sevgili şair “Meğer Aşk imiş” adını verdiğin toplu şiirler kitabı nihayet gün yüzüne çıktı. Tebrik ediyorum. Bu vesileyle geçmişe dönelim diyorum. Yani başlangıca. Şiir yazmaya nasıl ve nerede başladınız? İlk şiiriniz ne zaman ve hangi yayın organında yayınlandı? İlk şiirinizi yayınlanmış görünce neler hissetiniz? 

— Öncelikle ilginize teşekkür ederim. Bir şeyin hakkını vermek, bir hakkı teslim etmek, samimi bir niyetle yapılıp edileni görmek, takdir etmek, ilgili kişilerin, kurumların, çeşitli grup ya da hasbî birlikteliklerin paylaşımına sunmak, sürüp giden bir çabaya alâka göstermek suretiyle vefalı davranmak günümüzde neredeyse unutulan bir haslet oldu. Önce bunun için teşekkür ediyorum size. Bilahare geçmişe dönersek, şunu söyleyebilirim. Geçmiş denilen şey veya olgu, pişmanlıkları ve sevinçleri, hüzünleri ve acıları da içeren yaşanmışlık hâli devamlı yanımızda taşıdığımız, bazen müteharrik gücümüz, bazen de dayanamayacağımızı zannettiğimiz yükümüzdür. Mezara kadar sürecek bu beraberlik, kişiliğimizin kilometre taşlarına da işaret ettiğinden, ayrıca çok önemli. Geçmişimiz geleceğimizin sır kaplı aynasıdır. Zaman zaman geçmişimizle yüzleşmek, geçmişimizi sorgulamak, geçmişimizi hatırlamak gergin anlar yaşatsa da bize, bunun yaşam çizgimizde artıları ifade edeceği açıktır.  

 

Sorunuza gelirsek, geçmişimiz başlangıçlarla dolu. Hele monoton bir hayatı olmayanların başlangıçları, uçurum ve zikzakları olan başlangıçlarla dolu olması hasebiyle ilgi çekicidir. Benim edebiyata ve özellikle şiire başlangıcım sürprizleri içermiyor. Bazı şairler gibi 'ben şair olacağım' kararlılığı ve tercihim de olmadı. Duygusal ve çevresel şartların dayatmasıyla şiire bulaştım. İyi ki bulaşmışım. Şiiri yapabileceğim, ne yazık ki henüz en iyisini yapamadığım bir iş olarak gördüm. Şiiri kişiliğimi zenginleştiren müthiş bir kaynak ve başlangıçta duygusal anaforlardan kaçabileceğim bir sığınak olarak görüp içeriye daldım. Giriş, o giriş. Bendeki şiir tutkusu, merakı nasıl başladı tam olarak hatırlayamıyorum ama çocukluğumdan beri Teksas-Tommiks benzeri resimli kitaplarla başlayan bir okuma eylemi içindeyim. Ortaokul yıllarından itibaren yoğun bir okuma faaliyeti içinde oldum. Ortaokul öğretmenlerimden Yakup Küçüker Beyin önümüze serdiği kitaplardan müteşekkil dünya atlasının da renkli atmosferi, saf cazibesi de beni sürekli kamçıladı. Bu sebeple olsa gerek, hiçbir ayırım yapmadan okumaya çalıştım. 12 Eylül askeri darbesinin baskıcı ve kaotik ortamı, yalnızlık, platonik aşklarım, Yusuf İzzettin Paşa'nın av köşkü olarak bilinen tarihi mekânlarda yatılı mektep yıllarım, o günlerde kurduğum arkadaşlıklarım şiir dünyamı devamlı besleyip zenginleştirdi.  

   

İLK YAZIM YENİ DEVİR'DE ÇIKTI!

 

1981 yılında, zamanın düşünce, kültür ve sanat ağırlıklı bir gazetesi olan Yeni Devir Gazetesi'nin Forum köşesinde ilkyazım yayınlandı. Deneme ile edebiyat dünyasına ilk adımımı attım. Dönem, liseye başladığım ilk yıl. Memleketinden, aile ocağından okumak üzere ayrılmış, yatılı mektepte bir acemi çocuğum. Gurbetteyim. Bir takım imkânlardan mahrumiyet, şiir ve edebiyat limanlarına sığınmama yol açtı galiba. Üniversite yıllarının başında edebiyat tercihim netleşmeye, edebî zevkim incelmeye başladı. Burada o dönem ev arkadaşım, kıymetli dostum şair Süleyman Çelik'le beraber Aylık Dergi'yi çıkaran Yaşar Kaplan Ağabeyi tanıma, mektuplaşma, dergi işlerine koşturma sürecimizden de bahsetmem gerek.  

 

Yaşar Ağabeyin üzerimizdeki emeğini inkâr edemem. Dönem, İslâm Dünyasının umut devrimine tanık olmuş, tarihsel güvenin tazelendiği bir dönem. İnsanların bugünkü kadar savrulmasa, yalpalamasa da çalkantı içinde olduğu, fikrî ve düşünsel bunalımları yaşadığı bir dönemdir. Gözü açılmamış bir sığırcık yavrusu, çaylak, acemi bir genç olarak bizim elimizden Yaşar Ağabey tuttu. Biz de ona sarıldık. Hicabi Kırlangıç, Ömer Çelik ve İrfan Can çok daha sonraları katıldı bu halkaya. Cengiz Kalkan arkadaşımız ile Orhan Kuyu, Metin Demirci ve Mustafa İslâmoğlu gibi ağabeylerin geniş zamana yayılı destekleri ise bu katılımlardan önce de sürüyordu. 80 kuşağı olarak biz, İslâm'a mensup edebiyat camiasının çok nazik olmasına rağmen kırıcı, hüsnü kabul görmeyen eleştiri dozu ağır tavır ya da tavırlarından dolayı pek hazzetmediği, görmek istemediği Yaşar Ağabeyin keskin, sert ve acımasız yol göstericiliğine razı olduk. En azından benim için durum böyleydi. İlişkilerin yer yer kırılganlık göstermesi, yolların ayrılması ya da beraber seçilen yolun yürünmesi de ilahi kaderin bir cilvesi olarak önümüzde, daha doğrusu geçmişimizde duruyor. Bazen zararını gördüğümü hissetsem de geçmişimden hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Geçmişte yaşadıklarımı hayat haneme yaşanması mukadder bir tecrübe olarak kaydetti. Gerekli dersleri almayı da unutmadım. 

 

YAŞAR KAPLAN İLE BERABERDİK!

 

İlk şiirim işte tanımlamaya çalıştığım böyle bir atmosferde Yaşar Kaplan Beyin yönetim ve denetimindeki Aylık Dergi'nin 61–62. birleşik sayısında çıktı. Yıl, 1983. Kısa üç şiirimi yayınladı Yaşar Ağabey. İlk şiirimin adı: Sevginin Böylesi… Aylık Dergi çıktığında İstanbul'da çeşitli bayilere bizzat dağıtımını yapıyorum. O zamanlar bugünkü gibi bol para, dağıtım şirketleri vs. nerde. Hele bizde para hiç yok. Küçük küçük fakat çok anlamlı gayretlerle dergi çıkıyor. Dergi paketleri elimde, otobüsle bir yere gidiyorum. Dergi paketlerini açınca bahsettiğim şiirlerimin yayınlandığını görmek, beni öyle sevindirdi, öyle mutlu etti ki anlatamam. Dergi dağıtımında yaşadığım zorlukları, yorgunluğu o an unuttum. Tüy gibi hafiflediğimi hissettim. O günlerin ciddi ve itibarlı bir dergisi olan Aylık Dergi'de şiirim yayınlanmıştı. Yayınlanan o şiirlerimin çok iyi olduğunu göstermiyor elbette. Benim için edebiyat dünyasına adım attığım bir başlangıç oluşu sebebiyle önemsiyorum o şiirlerimi. Saf, acemiliğin süsüydü. İçtenliği ise zamanla kıvama gelecek olan başarısı. 'Her başlangıç zordur' der bir Alman Atasözü. Şiire başlangıç da elbette zordur. Kolay sanılsa da zordur. Benim için de böyle oldu. Yani kolay olmadı. 

 

Altı şiir kitabı yayınladınız. “Şiir Nöbetleri” kitabınız ile edebiyat dünyasında anılmış oldunuz. İlk ve önemli bu şiir kitabınızın yayınlanış heyecanını ve o 1990 yılını ve tabii ki “Ayane” dergisini anlatır mısınız? 

 

---Ayane Dergisini benim anlatmam doğru olmaz. Çünkü dergiyi bir proje olarak ortaya koyan, bunu yürüten, derleyip toparlayan Mehmet Erdoğan'a benim varsa eğer bir katkım, bir çevre oluşumuna omuz vermek, ürün desteği sağlamaktan öte bir şey değildi. Ayane Dergisi ile temasım Aylık Dergi serüvenimizin bittiği döneme denk gelir. Tabii ki benim ilk şiirlerimin kitaplaşmasındaki rolünü, katkısını, önemini unutup yadsıyamam. 'Şiir Nöbetleri', şiirin nöbetini tuttuğumun resmidir. Bu resim içinde samimi çabalar, karşılıksız sevgiler, fedakârlığın paylaşımı, acemilikler, sevinçler, hüzün ve kırılmalar vardır. Elde avuçta bir şey yok iken, ürünlerinizin kitaplaşması, edebiyat dünyasına bir nevi taşradan hüsnü kabulle giriş, esasen bana Aylık Dergi temelli günlerimin ve birlikteliklerimin sağladığı bir avantajdır. Aylık Dergi'de stajımı yaptığımı düşünüyorum. Bana “Şiir Nöbetleri” kitabını edebiyat dünyasına sunma imkânı sağlayan Ayane Dergisine müteşekkirim. Ayane Dergisi benim için öylesine canlı bir olgu idi. Dediğim gibi bu derginin serencamını ben anlatamam, bu hakkı kendimde görmem. İlk kitabımın kapağının ünlü çizerimiz / şiirle çizgi çizen Hasan Aycın Ağabeyim tarafından yapılması da benim bugüne kadar taşıdığım ayrı bir onurdur, bunu belirtmeden geçemeyeceğim. İlk kitabımın barındırdığı tüm acemiliklere rağmen, her bir sayfası, satırı samimiyet kokar, içtenlik ve kirlenmemiş bir öz yüklüdür, fıtrîdir yani. 

 

SÜLEYMAN ÇELİK BENİM KADER ARKADAŞIM!

 

Sizi Ankara'da yayımlanan Aylık Dergiden tanımış olduk. Sonra İstanbul'a döndünüz. Sizinle birlikte Aylık Dergide şiir yayımlayan Süleyman Çelik ile dostluğunuzu ve dolayısıyla Aylık Derginin İstanbul ayağını oluşturan genç şairler arasındaki dayanışmayı ve şiir anlayışınızı bizimle paylaşır mısınız?  

—Süleyman Çelik benim kader arkadaşımdır. Yol arkadaşım, ev arkadaşım, okul arkadaşımdır. Süleyman Çelik ile dostluğumuz, başlangıçta neyin ne olduğunu belki de pek bilemediğimiz şiir şemsiyesi altında serpilip gelişti; neşv ü nema buldu. Fakülte yıllarımızın ilk yılından itibaren Yaşar Kaplan ile hemen hemen aynı zamanlarda teşrik-i mesaimiz, mektuplaşmamız, Aylık Dergi'nin İstanbul'da işlerine-dağıtımına vs. omuz vermemiz, Yaşar Ağabey tarafından bir nevi sanat mektebinde yetiştirilip eğitilmemiz, yazarlığımız, radyo programcılığımız, yoksunluğu ve gurbeti paylaşmamız, delikanlı düşlerine birlikte yelken açmamız... Hangi birini sayayım. Arada rekabet olmayan, sevgi ve saygı temelli bir arkadaşlık ve karşılıksız bir edebî faaliyete omuz vererek düşünce dünyamızı olgunlaştırmaktı bizim arkadaşlığımız. Tabii ki anlayışlar ve sanat çizgisinde, ifade ve üslûpta ince ayrımları içinde barındırarak. Hayatın doğal gelişimi de bu yönde değil mi? Birbirini ezerek, kırarak, yok ederek, yok sayarak devam eden ilişkiye gerçekten arkadaşlık diyebilir miyiz? Elbette ki, hayır... Süleyman Çelik şiirde benden daima bir adım öndedir, yeni söyleyişlere açıktır. Ben biraz değişime kapalıyımdır. Kolay değişmem. Alışkanlıklarım uzvum gibidir, hemen terk edersem kendime vefasızlık yapmış duygusuna kapılırım. 

 

 

Aylık Dergi'nin İstanbul ayağını oluşturan genç şairler arasındaki dayanışmayı soruyorsunuz ama böyle komple bir ayak var denilebilir mi bilemiyorum. Lakin önümüzde bize göre sanat açısından olsun, yaşça olsun daha ileride Vahdettin Yiğitcan, Necati Polat ve Ahmet Kekeç'i zikredebilirsem de bu tanışıklıklar aramızdaki ilişki ve dayanışma Süleyman Çelik'le yaşadığımız kader çizgisi üzerine oturmaz… Kesişme noktalarımız elbette var ama şair Süleyman Çelik ile benim şiir serüvenim ileride belki yâd edilecek türden bir birliktelik olduğu için bana göre önemlidir. Her türlü vefaya lâyık bu arkadaşlığımızın, genel olarak, günümüz gençliğinin atladığı bir arkadaşlık olduğunu söyleyebilirim sadece. 

 

Şiir anlayışıma gelince, bu konuda ancak kanaatlerimi serdedebilirim. Alttan alta, sessiz sedasız şiir kozamı örmeye çalışıyorum. Malûm, dünyadaki şair kadar şiir anlayışı var. Şiir, insanın sesidir. Özellikle modern çağımızda nesneleşen, bir meta olarak görülen insanın insanlığından uzaklaşmaması için şiire ihtiyaç vardır. Ne kadar kendimiz isek, şiir aynı zamanda o kadar başkasıdır. Ne kadar bizimse, o kadar da başkalarınındır. Şiir, bedenine hapsolmayan ruhun dilidir; aşkı terennümüdür. Şiir; muhtevası derin, zengin, Allah'a coşkulu bir yöneliş olan dua gibidir. Yoğunlaşma ve iştiyak halinde zuhur eder. Şiir, coşku ve hüzün dolu gönlün dışa vurumudur, taşmasıdır âdeta. Hayatın içinde bir ritimdir, aşktır, sevgidir, bağlanmadır. Aşkı yaşayan, hisseden olduğu müddetçe şiir de olacaktır, şair de. Şiir, nihayetinde zihnî bir faaliyettir. Şair Hüseyin Akın'ın dediği gibi, “soyutu somuta indirgeme” denemesidir. Şiir, has şiir her yerde şiirdir. Has şiir, hiçbir surette sınırlandırılmamış, kafa ile yüreğin buluştuğu şiirdir. Şiir, insanın kalbiyle görmesidir, duymasıdır, yüreğiyle etrafa bakmasıdır. İnsanın hissettiğini ve belki de şuuraltını resmetmesidir. Kısaca, benim şiirim, benim hissettiklerim-yaşadıklarımdır.  

 

GÖNÜL DOSTU GÖNÜL ADAMI SABRİ TANDOĞAN DER Kİ!  

 

Şiirinizde ince, narin hüzünler yanında hal tasvirleri de önemli ölçüde kayıt altına alınmış görünüyor. Bunları daha çok “geçmiş zaman düşleri” imgeleminde görüyoruz. Bu iki hal de kanaatimce zamanla ilgili. Sizin haleti ruhiyenizle ilgili. Bir de yapınıza, şiir algınıza daha çok yakışan şeyin hüzünlü temrinler olduğunu söylesem yanılmış olmam sanırım. Siz ne dersiniz? 

—Genel olarak şiir izleğim yalnızlık, hüzün, gurbet, sevgi, sevi-aşk, hasret, çocukluğun saf dünyasına özlem, vefa temalarıyla çevrili. Sizin tespitinizle  “..şiir algıma daha çok yakışan şeyin hüzünlü temrinler oluşu” bir tesadüf değil. Tesadüfe inanmam zaten. Sevdiğim bir büyüğümün bana sık sık tekrarladığı bir söz var, yeri gelmişken zikredeyim. “Tesadüf” diyor o büyüğüm “bir yerde vardır. O da sözlüklerde.” Kendisi aynı zamanda bir şair olan gönül dostu, gönül adamı Sabri Tandoğan Ağabeyim böyle söyler. Çok tutar ve hatırlarım bu sözü. Neredeyse kulağıma küpe yapmışımdır. Bu bağlamda şiiri basit bir ritüel, tesadüfen yakalanmış duygu zıplamaları veya folklorik bir yansıma olarak görmüyorum. Her ne kadar, bazı yazarlarca “gelenek; modernliğin ürünü bir fenomen” olarak değerlendirilmekte ve dolayısıyla modernlik aracılığıyla kavramsallaştırılabileceği öne sürülmekte ise de şiirin de bir geleneği vardır, gelenekten beslenmektedir. Bir anlamda şiir de çeşitli duygu ve yaşayışların, hayallerin yeni bir hale eklemlenmesidir. Yukarıda bahsettiğimiz ve genişletilebilecek olan temalar da şiirin birbirine geçmiş halkalarıdır.  

 

Geçmiş zamanın şimdiki zamana ve hatta gelecek zamana, ebediyete raptedilmesidir. Zaman faktörü, her değişiklikte en önemli faktördür her zaman. Zamanın akışkanlığında sürüklenen hayatın ve insanın künhüne varmak diyebileceğimiz tespitler karşısında donakalmayıp, bazı tespitleri şiir diliyle söylemektir yapmaya çalıştığım benim de. Derinden kopup gelen, lâkin yerinde duramayan, hayatın içine denk düşen, atlastaki tüm acıları paylaşan, dünü anlamaya, bugünü yaşamaya ve yarına hazır olmaya yönelik şiirler yazmaya gayret ediyorum. Geçmiş zaman düşlerinin aranması kadar, şiirimin, ileriye bakan bir yönünün de olduğunu düşünüyorum. Kategorik şiir anlayışlarından ziyade, şiirin, benim için önemi ve fonksiyonu ön plândadır. Şiir her şey değildir. Bu hiçbir şey değildir demek de değildir. Şiir insanda var olan özü-kemâlatı yakalayabildiği ve yaşatabildiği oranda güzeldir, vazgeçilmezdir. İnsana zevk veren, huzur ve mutluluk katkısı sağlayan şiirler, şiir anlayışıma mutabık şiirlerdir. Hayatın ne olduğunu, ne olmadığını kavradıkça şiir anlayışımızda değişikliklerin olacağı tabiidir. Çünkü ölene kadar bir öğrenme süreci içindedir insanoğlu. 

 

“Meğer Aşk İmiş” toplu şiirler kitabınız gerek içeriği ve baskısı itibariyle size yakışan bir eser oldu. Şimdiye kadar çıkan kitapları bir arada görmek güzel ve faydalı oldu. Arif Dülger şiirini toplu olarak inceleme fırsatı da doğdu böylece. Bu açıdan da bakarak edebiyat dünyamızı nasıl görüyorsunuz? Şiir kitapları hak ettikleri ilgiyi görüyorlar mı sizce? 

— Sizin gibi edebi zevki incelmiş ağabeylerimin, arkadaşlarımın eserimi beğenmesi, takdir etmesi beni ancak memnun eder. İçtenlikle teşekkür ederim bu yüzden. Bir sanatçının iltifat görmesi marifet yolunda önemli bir şeydir, teşviktir. Maalesef şiir kitapları günümüzde hak ettiği ilgiyi görmüyor. Buradan popülerlik çıkarsaması yapmıyorum. Saf şiir için böyle bir şey gerekli değil, ancak erbabınca da değerlendirilmeyi bekliyor insan. Hani eskiler, “marifet, iltifata tabidir” diyorlar ya, onu kastediyorum. Edebiyat dünyası da çağımızın çoraklaşan insanına paralel biçimde kısır ilişkiler içindedir. Bu aşılamaz bir şey değildir. Ortaya koyduğumuz eser veya edebi çalışmalarda belli bir kaliteyi tutturmayı başarırsak, bunun kıymetini bilecek insanlar gün gelir ortaya çıkar. Bundan hiç endişem yok. Mesele bizim ortaya koyduğumuz eserin sahiciliğinde, başkalarını sarıp sarmalamasında, tatlı heyecanlar uyandırmasında, hayallerimizi kamçılayıp kamçılayamamasında yatıyor. Şiirde de çevreye kapanarak değil, başkalarına açılarak büyümeyi hedeflemeliyiz diyorum, 'üstünlüğün' şiirde değil 'takvâda olduğu'nu unutmadan. Sosyolojik olarak, günümüz Türk insanı, içinde yaşadığımız toplum hangi noktaya gelmişse, günümüz Türk şiiri de maalesef o noktadadır. Ne yazık ki, gönle ferahlık veren bir tablo ile karşı karşıya değiliz. Şiir okuma kılavuzuna ihtiyacımız olduğu kadar, belki de ondan daha çok hayatı güzelleştirme kılavuzuna ihtiyacımız var şimdilerde. Hayatımızda saf şiirin yeri az oldukça, hayatımız zindana dönmeye devam edecek. Bunu ben söylemiyorum; şiire olan itikat söylüyor. 

 

Şiirin vazgeçilmez bir yakıcılığı vardır bir şair için. Türkçe şiirin yenileşme sürecinde, yani daha net bir yaklaşımla Cumhuriyet'e girişte ve devamında nasıl bir sistem, tavır ve çıkış yolu göstermek istemiştir şiir. Ayrıca Türkçenin değişim ve gelişim imkânlarını da göz önünde bulundurarak ve gelişen bu süreçte sizin şiirinizin de varmak istediği yeri bize açıklasanız diyorum. 

— Doğru söylüyorsunuz, şiirin cazibesi müthiş. Bulaşmışsanız demiyorum, hele bir ünsiyet peyda etmişseniz şiirle, ondan kopmanız çok zor. Her iki kişiden üç kişisinin şair olduğunu zannettiği bir toplumda yaşıyorsanız şiire uzak durmanız mümkün mü? Hem ayrılmak isteyen kim ki sevgiliden? Şair ve şiir, etle tırnak gibidir. Türk olarak tanımlanan bir ırka mensup olarak Türkçenin içine doğduğumdan için Türkçe yazıyorum ve bu dili, bu dilin imkânlarını seviyorum. Elbette imkânları geniş, farklı tatlar-hazlar sunan dillerde yazan edebiyatçılar da vardır, olacaktır. Türkçe yazıyor olmamız başka dillerde yazılan güzel, faydalı, ilginç buluşlar, söyleyişler, sürprizler ve farklı dünyalar barındıran şiirlere bîgâne kalmamızı gerektirmez. Medeniyetler söz konusu olunca, her medeniyetin şah-eserleri, yarı kutsal anıt metinleri, ölümsüz edebiyat eserlerinin mevcudiyetinden bahsedilebilir. Şiir nihayetinde zihnî bir faaliyet olarak görülünce, değişim ve gelişim ve hatta tükeniş, bitiş süreçleri gündeme gelecektir. Ben bir akademisyen veya sanat-edebiyat tarihçisi değilim. Bu yüzden kategorik bilgiler veremem size. Ancak, medeniyetlerin yükseliş dönemlerinde sanat ve edebiyatlarının da çok güçlü ve kendine özgü anlayış, kural ve imkânları olduğunu teslim etmemiz gerekir. Osmanlının neşet ettiği İslâm Medeniyetinin bu bağlamda bariz örnekleri var. Bu edebiyat türlerinin her birinin kendine özgü sanat kuralları, musikisi, kelime dünyası, biçimi, ritmi ve konuları ortada, konuyla uzaktan yakından biraz ilgisi olanlar bilir bunu. Hikemi söyleyiş esastır İslâm medeniyeti ürünlerinde. Batı şiiri, şiirin yalnızca bir yönüdür.  

 

Şiirin bir de doğu yönü var. Cemil Meriç'in “ışık doğudan gelir” cümlesinde ifadesini bulan bir yöndür bu. Şimdi siz toplum olarak tepeden inmeci bir tavırla medeniyet tercihinizi değiştiriyorsunuz. Cumhuriyet bu anlamda bir modernleşme projesi, toplumu bağlı olduğu dinî değerlerden çözerek kıblesini değiştiriyorsunuz. Bir anda yaşayan edebiyatı yabancılaştırıyorsunuz. Divan edebiyatı denilen koskoca ırmağı kurutuyorsunuz. İnsanların bu ırmaktan susuzluğunu gidermesinin yollarını tıkıyorsunuz. Halk edebiyatını belli bir kesime angaje ediyorsunuz. Şiiri ideolojilerin emrine amade kılıyorsunuz. Her şeyden önemlisi şiiri basitleştiriyor ve sıradanlaştırıyorsunuz. Geçmişinize yabancılaştırıyorsunuz insanı, hatta yer yer geçmişine düşman ediyorsunuz, geçmişi yeni nesillere düşman belletiyorsunuz, öcü gibi gösteriyorsunuz. İşte böylesi bir zoraki değişim sürecinde şiir de kendine bir çıkış yolu aramış, gelenekten ve geleneksel söylem biçimlerinden de yararlanarak yeni bir akış yolu bulmuş, kafa ile yüreğin birleşmesini-buluşmasını sağlamıştır. Bunun adı şu veya budur, şu akımdır, bu cereyandır; fark etmez.  

 

MEHMET AKİF NECİP FAZIL SEZAİ KARAKOÇ YABANCILAŞMA PROJESİNE ŞİİRLE DİRENDİLER!

 

Asıl olan şiirin hayatın içinde insanı yaşatması, ona bir hayat sunması, bunalımları ve dertleri karşısında bir ilaç olmasıdır. Mademki insan vardır, sözün sultanı şiir de olacaktır. Sözün gücüdür şiir. Bir de bu gücü hak boyası ile boyarsanız, sözü taçlandırmış olursunuz. Şiir her türlü dayatmaya karşı olmuştur. Baskı dönemlerinde bilakis insanların duygularını, öfkelerini ve özlemlerini ince bir üslûpla yansıtma başarısı göstermiştir. Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç başta olmak üzere İslâmi kaygıları, düşünce ve hedefleri olan şairlerimiz şuur temsilcileri olarak yabancılaştırma projelerine karşı şiirleriyle direnmişler; topluma, ümmete umut ışığı aşılamışlardır. Güdükleşen insanımızı, insanî ve İslâmi değerlerle buluşturma görevini ifa ediyor ve aslî medeniyetimizin köprüsü olmuşlar; ana şiir damarları olarak geçmişin mirasını da tevarüs ettirmişlerdir. Yerli insanımızın sesi olarak, haliyle dilin gelişimine müspet yönde katkıda bulunmuşlar, edebi zevkimizi inceltmişlerdir. Toplumu toplu değiştirme projesine karşı, öze dönüşün ve tarihsel kimliğin savunucusu olan şiir, bu şiirdir. 

 

Benim yaptığım işe gelince: arz ettiğim çerçevede, her şeyden önce kendimi edep sahibi ve ahlâklı kılma çabasından başka bir şey değildir. Şiirimde kibir asla yoktur. Edepte esasen kibir, hor ve hakir görme, kin ve garaz yoktur. Şiir görülmeyeni göstermek, hissedilmeyeni hissettirmek için var. Varlığın, mutlak hakikatin farkına varmak için kelimelerin ifade imkânlarının bittiği yerde şiir başlıyor. Bu manada benim şiirim şiir midir sorusuna ben de cevap arıyorum. Şiirle kemâlatı, olgunluğu, huzuru arıyorum. Sloganik söylemleri geride bıraktığımızı düşündüğüm için uzak görüşü olan şiiri bulmak ve yazmak istiyorum. Şiirimin varmak istediği yer kısaca böyle.  

 

Bu aralar neler yapıyorsunuz? Tezgâhta ne var? Şiir var mı örneğin?  

— Her şairin hayatında olduğu gibi, benim de hayatımda şiirin çok özel ve ayrı bir yeri var. Şiirle hemhal olunmadan şiire ulaşılmaz. Neredeyse hayatın gerek şartıdır. Nasıl olmasın ki? Çünkü şiir, bir aşktır. Aşkı yaşama halidir. Mevlân⠓..aşksız kalma ki diri kalasın” diyor. Aşkı yaşayan olduğu müddetçe şiir de olacaktır, şair de. Şiir, her zaman elimizi uzatınca erişebileceğimiz bir yükseklikte dursa da, onu bize aşkla sunan birisi ya da birileri olacaktır. Bana göre, her şair bir aşk pınarıdır. Ben de bu pınarlardan su içerek işe başladım. Susuzluğum dinmiş değil. Arayışım sürüyor…  
 

Nurettin Durman konuştu

 

GYY'nin notu:

Ben o zamanlar 15 yaşındaydım, Kardelen  dergisi çıkardı. Dergide Hikmet Gündoğan ismiyle okuyucudan gelen mektupları cevaplandırdı Arif Dülger.

Onu hiç unutmayacağım! Ne kibar, ne güzel insandır Arif Dülger!

Yayın Tarihi: 01 Mayıs 2009 Cuma 16:52 Güncelleme Tarihi: 01 Mayıs 2009, 16:53
YORUM EKLE
YORUMLAR
sadık
sadık - 13 yıl Önce

gerçekten de bu söz doğru.insan zamanla
anlıyor.şahsen ben daha anlamadım.ama
yaşım genç olduğu için.dont panic.

gülşen deniz
gülşen deniz - 13 yıl Önce

yüreği kadar şiirleri de güzel olan değerli insana başarılarının devamını dilerim.

Hasbahçe
Hasbahçe - 13 yıl Önce

Sevgi ile çarpan,barış ile yoğrulan ,hüzün ile perçinlenen şiirlerin devamını dileriz.

süleyman çelik
süleyman çelik - 13 yıl Önce

Yine her zamanki gibi mütevazısın, sevgili dostum. Gönül aydınlığın hiç solmasın...

ahmet veske
ahmet veske - 13 yıl Önce

aşk pınarın daim aksın sevgili dostum...

sevcan yalcin-mete
sevcan yalcin-mete - 13 yıl Önce

her zaman dayim olmanla gururlandim, insanliginla bize sahip cikmanla mutlu oldum. Gönlü zengin dayim benim.

osman selvi
osman selvi - 13 yıl Önce

Aylık Dergiyi 1983'te okumaya başladığımda Arif Dülger ismini de gördüm diye hatırlıyorum. Şiirleri insanı hemen sarar. Bir şiir kalitesinin varlığına şahit olursunuz. Allah uzun ömürler versin.

bünyamin durali
bünyamin durali - 10 yıl Önce

Şairlerde samimiyeti ve yalın duruşu çok önemsiyorum. Arif Dülger'de bu iki unsurun uyumlu sentezini görüyoruz. Samimiyetsizliğin ve gösterişçiliğin ağırlığını her gün daha bir arttırdığı Edebiyat-Şiir Agorası'nda, Arif Dülger'lere çok ihtiyacımız var.

banner19

banner36