Annem Yunus ilahileri okurdu bana!

Kubbealtı Akademisi’nin müdürü Özcan Ergiydiren Bey ile Semiha Ayverdi’yi, değerlerimizi, Manisa’yı konuştuk.

Annem Yunus ilahileri okurdu bana!

Özcan Ergiydiren Bey Kubbealtı Akademisi’nin müdürü.  Sadece “Hayali Cihan Değer: Samiha Ayverdi ile Hatıralar” isimli bir kitabı var. Bu kitap Kubbealtı Neşriyat’tan yayınlandı. Kendileriyle Kubbealtı Akademisi’nde Samiha Ayverdi fotoğrafının altında oturup Samiha Ayverdi’yi konuştuk.

Çocukluğunuzun geçtiği Manisa ile başlayalım. O günlerinizi ve genel anlamda toplumumuzu anlatabilir misiniz?

Bendeniz Manisa’da doğdum, büyüdüm. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi orada bitirdim. Daha sonra İstanbul’a üniversite tahsili için geldim. Benim doğduğum yıllarda Manisa bugünkünden çok farklı, eski bir şehirdi. Yunan işgalinde Yunanlılar tarafından yakılmış, şehir halkının pek çoğu başka şehirlere göç etmiş, şehrin 3/2’si yok olmuş, zaruret içinde yaşayan bir halktık. Benim babam da cihan harbinde 6 yıl askerlik yaptıktan sonra dönmüş, annemin babası şehid olmuş, böyle bir ortamda büyüdüm. Annem babasını hiç görmemiş, anneannem iki çocukla kalmış, evleri yanmış, zor zamanlar geçirmişler. Bu ailelerin sosyal hayatlarında, bilhassa iktisadi bakımdan tabii bu zorlukların tesiri yıllarca devam etmiş. Benim de çocukluğumun en zor devreleri ikinci cihan harbi zamanlarıydı. İlkokulda okuduğum zaman tam ikinci cihan harbine denk geldi. Türkiye bu harbe girmedi ama adeta girmiş kadar zorluklar çekti. Bunlardan biri de hemen herkesin askere alınmış olması, çalışacak erkeklerin hemen hemen hiç kalmaması, pek çok şeyin vesikaya bağlanması. Başta ekmek, gaz hatta kaput bezi dediğimiz en basit bir kumaş bile vesikaya bağlanmıştı. Hastalıklar çoğalmıştı. Bilhassa sıtma ve verem adeta salgın halindeydi. Türkiye o zaman zor bir devre geçirdi. Allah’a şükür bunlar geldi, geçti. O neslin üzerinde çok derin acılar da bıraktı.

Benim çocukluğumda bütün bu mahrumiyet ve etrafımda gördüğüm ölümler, hastalıkların dışında hayatımızda pek çok güzel şey de vardı. Bir defa avareydik, başıboştuk, ben ve bütün mahalle çocukları... İlkokulu bitirinceye kadar hep yalınayak gezdim, bütün oyunları oynadım. Eski, virane bir mezarlık vardı. Bu mezarlığın içinde ve yakınında oynardık. Bir dere vardı, bir büyük türbe vardı, aklınıza gelebilecek her türlü oyunu beraberce oynadık. Gece gündüz uçurtma yapardık, derede oynardık, çelik çomak oyunu oynardık. Çelik çomak oyunundan Hazreti Mevlana da bahsediyor. Yüzlerce yıl devam eden güzel bir oyundu bu. Sonra kayboldu o da. Yani bu bakımdan çocukluğumuz çok güzel geçti. Evimizin arkasında geniş bir bahçe ve bahçenin içinde meyve ağaçları vardı, kuşlar vardı. Komşumuzun evinin çam ağacına gelen bir leylek çifti vardı. Her sene baharda leylekler gelir, sonbaharda giderlerdi. Göçmen kuşlardan kırlangıçlar gelirdi. Evimizin saçakları altına yuvalar yaparlar, cıvıldaşırlardı. Bahçemizin yan tarafındaki komşunun evinde bir servi ağacı vardı. Bu servide yüzünü hiç görmediğimiz bir baykuş vardı. Çocukluğumuz ağaçlarla, kuşlarla ve serazat geçti. O bakımdan şartları çok ağır olan o dönemde mesut bir çocukluk geçirdik diyebilirim.

Tabii benim büyük şanslarımdan biri de annemdir. Annem her sabah bizden önce kalkar, mevsime göre mangalı çatar ve namazını kıldıktan sonra Kur’an okumaya başlar. Ben hep o Kur’an sesiyle uyanırdım. Kuşların cıvıltısıyla annemin Kur’an okuyuş sesi birbirine karışırdı. Kur’anı bitirdikten sonra Yunus ilahileri okurdu. Bunlar bende çok güzel ve derin bir hatıra olarak kaldı. Birçok Yunus ilahisini o zaman annemden öğrendim. Yunus’un kim olduğunu bilmediğim halde onu sevdim. Daha sonra ilahileri sevişim ve merak edişim annemin okuduğu bu Kur’an sesi ve Yunus ilahileriyle teşekkül etti. Şanslı tarafım da evimiz mahallede bir çıkmaz sokaktaydı. O zaman mahallede herkes birbirini tanırdı ve mahallede her erkek ve kadın bütün mahalle çocuklarını kendi çocuğu gibi kabul ederdi. Akşamları evlerin kapıları kapatılmazdı. Bizim evin kapısı da akşama kadar tamamen açık kalır, akşam da kilitlenmezdi. Mahallede herkes bir aileymiş gibi birbirlerinin sesini alçak bahçe duvarlarından işitirlerdi. Bütün sevincini, derdini herkes paylaşırdı ve bizleri de kendi çocukları gibi kabul eder, biz çatkapı her eve girer çıkardık. Karşımızda bir komşumuz vardı, üç tane de çocuğu vardı, onlar da küçüktü. Beni de bir dördüncü çocuğu gibi sever, kucağına alır, yiyecek verirdi. Böyle güzellikleri de vardı. İnsanlar devrin acılarını kendi aralarında paylaşarak hafifletiyorlardı.

Bir başka şanslı tarafım da ablamdır. Ablam benden 7-8 yaş büyüktür. Ben ilkokuldayken o liseyi okuyordu. Ablam şiire meraklıydı, her akşam eve geldiğinde yüksek sesle şiir okurdu. Annem ve babam onun şiirlerini dinlerlerdi. Ondan sonra üniversiteye geldiğim zaman birdenbire hafızamda bir hazine keşfettim. Ablamın okuduğu şiirleri ezberlemiştim. Hiç mübalağa değil, yüz küsur şiir ezberlemiştim. Hem de divan şiirinden. Fuzuli, Nedim, Baki, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Cahit Sıtkı, Necip Fazıl hatta uzun şiirleri. O meşhur Su kasidesi, Nef’i’nin IV. Murad’a yazdığı uzun kasidesi, Yahya Kemal’in Ses şiiri, Necip Fazıl’ın Kaldırımlar’ı, Faruk Nafiz’in Han Duvarları, Cahit Sıtkı’nın Otuz Beş Yaş şiirini ezberlemiştim. Bu bende hakikaten bir hazine gibi oldu. Benim eğer biraz zevk-i selimim oluşmuşsa bunların çok rolü oldu.

Daha sonra Manisa’dan ayrıldık, üniversiteye geldiğim için. Senede bir-iki defa Manisa’ya gidiyordum. O sıralar babam vefat etmiş, ablam evlenmişti. Fakat gitgide Manisa değişti. O hale geldi ki Manisa’da sadece o büyük dağ kaldı. Eski eserlerden birkaçı kaldı. Camiler, hamamlar, medreseler, hanlar filan kaldı. Onun haricinde Manisa hemen hemen bitti. Manisa’da bilhassa kabirler yok oldu. Ki, Manisa 700 küsur senelik bir Müslüman şehridir. Şehzadelerin şehridir. Pek çok büyük insan yaşamıştır. Manisa’da benim yaşımda hiçbir kimsenin babasının, dedesinin, ninesinin kabri yoktur. Bütün o kabirler kaldırılmış ve yok edilmiş, taşları ne yapıldı, bilen yok. Sadece müzede 30-40 tane kabir taşı vardır ki hem Manisa tarihine, hem Osmanlı tarihine verilen bir zarardır. Ben Manisa’ya gittiğim zaman babamın kabrini ziyaret etme imkanı bulamıyorum. Nakledilmiş kabirler. İşte burada bir yerde diyorum. Fatiha okuyup geçiyorum. Şehir başka bir şehir oldu. Ama şehircilik bakımından da son derece yanlış şeyler yapıldı. Eskiden bahçesi olan evlerin hepsi kaldırılıp inşaat müsaadesi verilmeyince 5 katlı, biri de kaçak olmak üzere 6 katlı binalar rüzgarı kesti, manzarayı kapattı. Her zaman görünen dağ bile görünmez oldu. Rüzgar esmiyor. Yaz günü 40 küsur derece olduğu için insanlar şimdi evlerinde ter döküyorlar. Çocukların rahatça oynayabileceği yerler yok. Manisa bu bakımdan bütün Anadolu şehirleri, Bursa, İstanbul gibi tarihi şahsiyetini kaybetti. Ne modern olabildi, ne de Osmanlı - Türk karakterini taşıyor. Böylece birçok şehirlerimize olduğu gibi Manisa’ya da yazık oldu.

Yazı hayatına nasıl başladınız?    

Efendim ben pek yazan bir insan değilim. O zamanlar mensur şiir tarzında bir küçük kitap yazmıştım. Onun haricinde uzun zaman pek bir şey yazmadım. O tarihlerde hayatımın büyük şansıdır. Yazar Samiha Ayverdi’yi tanıdım. Biz lisedeyken Edebiyat Hocamız Nazik Erik bize bazı kitaplarını tanıtmıştı. Lisedeyken onun ilk Ateş Ağacı isimli romanını okudum. Küçük bir romandı ama içinde çok şey vardı. Benim gençliğimin o çağları buhranlı bir zamanımdı. Bana şifa gibi geldi. Ondan sonra başka romanlarını okudum. Liseyi bitirdiğim zaman hemen hemen bütün eserlerini okumuştum. Bilhassa üç kadın arkadaşıyla kaleme aldığı 20. Asrın Işığında Müslümanlık, Kenan Rıfai Hazretleri’nin hayatını anlatan eseri dünya görüşü, tasavvuf anlayışına dair kitabını o zaman  Nazik Hanım’ın sayesinde okumuştum. Nazik Erik, Allah ömür versin, hala kitap yazıyor, hala bizlerle meşgul oluyor, biz hala onun talebesiyiz. Talebeliğimiz lisedeki iki yıla münhasır değil, bütün ömrümüzce hepimiz onun talebesi olduk. Nazik Hanım’ın bir mektep talebeleri vardır, bir de mektebin dışında talebeleri vardır ki onlar 30, 40, 50 yaşlarında insanlardır. Bize bir ışık, bir yol gösterici olmuştur. Ben şahsen ona çok şey borçluyum. Benim gibi birçok arkadaşım var.

Onun sayesinde Samiha Ayverdi’yle İstanbul’a geldiğimin haftasında tanıştım. Samiha Hanım’ın bir hususiyetini sonradan müşahede ettim. O da şu: Birisiyle bir alaka kurarsa onu ömrü boyunca devam ettirir. Hani dostluk pazara kadar değil, mezara kadar derler ya... Onun dostluğu mezardan da öteye giderdi. Son derece vefalı... Hele o yaşta bizim gibi gençlerle çok meşgul oluyordu. Hiç geleni kapısından çevirmez, geleni evine davet eder, eğer uzun zaman görüşemezse onu arar, bulur. Pek çok kimseyi kurda kuşa yem olmaktan korumuştur. Kendisi durmadan yazan bir kimse. Kubbealtı onun kırk küsur kitabını neşretti. Daha neşriyata hazırlanan yazıları var. O büyük bir şahsiyet, inanılmaz bir şahsiyet. Bir insan olarak da çok değerli bir kimse. Dürüstlüğü, ahlakı, imanı, vatan sevgisi, zengin kültürü, memleket meselelerini çok iyi teşhis edişi, daha bir vakıa cereyan etmeden 10-15 yıl önceki doğru tahminleriyle fevkalade bir insandı. Bizler de o zaman bir küçük grup halinde geldik. Samiha Hanım bize evini açmıştı. Bize bazı imkanlar tanıdı.

Hepimiz taşradan gelmiştik. Liseden ne kadar şey almışsak o seviyede insanlardık. Hepimiz talebeydik. Kimimiz tıbbiye, kimimiz mimari, kimimiz mühendislik vs. gibi. Bize Türk- İslam kültürünü tanımamız için bazı imkanlar hazırladı. Bunlardan biri Kenan Rıfai’nin eski dervişlerinden, bizim daha sonra Mehmet Dede diye bir zat haftada bir defa bize sohbet ediyordu. Sohbeti Kur’an ve tasavvuf üzerineydi. Yıllarca ona gittik. O devirde Türk sanatını tanıyalım diye rahmetli Neyzen Halil Can Bey, mütekaid Eczacı Albay ve çok iyi bir neyzen, bize musiki dersleri verdi. Şeyh Racid Efendi vardı, ondan ders aldık. Bunun gibi bir çok sohbetlerde bulunduk. Bu sohbetler bize ufuklar açtı. Bize tavsiyeleri daima okumak. “Tarih öğrenin, bilhassa Türk tarihinin en karanlık devresi olan Cumhuriyet tarihini öğrenin.” derdi.

Semiha Ayverdi, bir örnek insandı. Dostluğu, vefası, herkese yardım edişi, onu sadece yardım gören insan bilir, görmeyene bahsetmezdi, hiçbir geleni çevirmemesi, bazen gece 11’de gelen olurdu, randevusuz. Filan şehirden gelmiş bir okuyucusu mesela. Onunla sohbet eder, etrafına çok iyi davranır, mesela evinin önünde bir adam zuhur etti, kapının kenarında selpak, defter, çocuklar için küçük kağıtla yapılmış oyuncaklar satıyor, tezgahıyla, tablasında. Yağmur yağıyor. O adama: “Yağmur gelince içeriye gir.” dedi. Daha sonra kış gelip soğuk olunca apartman kapısının anahtarını verdi, soğukta dışarıda kalmayıp içeriye girmesi için. Yemeğe davet eder, falan filan. Kediye, köpeğe bütün yaratılmışlara dost olan bir insan. Hani Yunus ne demiş: “Yaradılmışı severiz, yaradandan ötürü” diye. O zamanlar 1960’tan önceydi. Evinin bulunduğu Fevzi Çakmak Caddesi bulvarındaki ağaçların hepsi kesildi. Tramvaylar değiştirdi falan filan. Hiç ağaç kalmadı. Oraya bir tane ağaç dikti. Tabii fidanlık müdürlerine vs. çok gidip geldi. Ama tabii çam su istiyor. Oturduğu apartman dairesinden aşağı iniyor, su götürüyor, ağacı suluyor. Sonra karşıdaki bir dükkana gidiyor, diyor ki: “Susuz bir kimse gelse, sizden bir bardak su istese verir misiniz?” “Tabii veririz.” demişler. “Bakın, karşıda suya ihtiyacı olan biri var, şu küçük çam fidanı. Ona her gün biraz su verir misiniz?” demiş. Onlar da “Peki” demişler. Böylece o çam büyüdü. Ama sonra belediye oraya ağaçlar dikti filan. Yani bir işe başladığı zaman onu sonuna kadar ne gerekiyorsa yapar, neticelendirirdi. Hiçbir işi yarım bırakmaz, yılmazdı.

Memleket meselelerine gelince, her mesele benim meselem, demişti. Ermeni meselesini yazdı, Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerinden çok rahatsız olduğu için misyonere mektuplar yazdı, o da bir kitap haline geldi. Türk tarihinin meselelerini yazdı. Osmanlı tarihi, Osmanlı asırlarını yazdı. Ermeni meselesini yazdı. Her devirde devlet adamlarına, mesela Süleyman Demirel’e, Kenan Evren’e, Milli Eğitim Bakanlığı’na mektuplar yazardı. Hasılı her mesele onun meselesiydi. Bilhassa dil ve din üzerine çok durmuştu. Nitekim içinde bulunduğumuz Kubbealtı’nın kurucularındandır kendisi. İlk olarak bir lügat üzerine çalışmaya başladılar ve 3 ciltlik büyük akademi lügatı meydana geldi ki bugün Türkçe’nin örneklerle izah eden ilk lügati oldu. Büyük bir açığı kapattı.

Bir ikincisi de din meselesi. Tabii dinin özü olan tasavvuf anlayışının temsilcisiydi kendisi. Çünkü Kenan Rufai’nin çok mümtaz bir talebesi, ondan feyiz almış, onun yolunda giden bir insan. Birçok eserinde tasavvufun canlı örneklerini anlatıyor. Bir nazariye olarak değil de tasavvufu yaşayan bir insan nasıl olur dendiği zaman işte kendisi, ağabeyi Ekrem Bey, ağabeyinin hanımı İlhan Ayverdi Hanımefendi bunların hepsi tasavvufu bizzat yaşayan insanlardı. Bunun için daha 1960’tan önce Menderes döneminde bir makale yazmıştı. “Maarifimizin içler acısı: Dil ve din” diye. O zaman yanlış hatırlamıyorsam Son Havadis Gazetesi’nde yayınlanmaya  başlandı. Gazete, o zamanki hükümetin desteğiyle çıkan bir gazeteydi. Tefrika halinde iki sayı çıktı. İki sayıdan sonra devrin Cumhurbaşkanı Celal Bayar telefon edip yazıyı kestirdi. Bu yazı çok sonra bir kitabında neşredildi.

Maarif davası, dil meselesi bugün de hala halledilemedi. Türkçe zayıfladıkça zayıfladı. Bugün artık ne şiir yazılabiliyor, ne doğru dürüst bir eser yazılabiliyor, ne yabancı bir kitap tam olarak tercüme edilebiliyor. Türkçe maalesef çok zayıf bir hale geldi. Ağabeyi Ekrem Hakkı Ayverdi “Türkçe’de bir kelime atılınca bir evladımı kaybetmiş gibi acı hissediyorum.” derdi ki bu ailenin hepsi zaten aynı acıyı duymuşlardı. O neslin bir çok kaybedileni gören bir insan. Yani onlar ta Balkan Harbi’nin izlerini yaşamışlar, Birinci Cihan Harbi’ni görmüşler, cumhuriyet devrini görmüşler, cumhuriyet devrinde doğru, yanlış birçok halleri yaşamışlar. Dolayısıyla neleri kaybettiğimiz üzerinde çok duruyorlardı. Eserlerinde anlattıklarından biri de millet olarak neyi kaybettiğimizdir. Bunların listesini vermez ama eserlerini okudukça kaybettiğimiz  manevi değerleri, içtimai değerleri birer birer görüyoruz. Bir yabancı diyor ki: “Kayıpların en büyüğü neyi kaybettiğini bilmemektir.” Kaybettiği şeylerin ne olduğunu insan bilse onu arar, bulur, telafi eder, yerine koymaya çalışır. Samiha Ayverdi kırk küsur kitabıyla bize neleri kaybettiğimizi anlattı. O yeni bir nesil, yeni bir millet istiyordu. Eski Osmanlı gibi İslamiyeti tam anlayan, kültürlü ve cihat ruhuna sahip -cihat derken sadece savaş değil, kendi kendimizle cihat, ahlaken yükselmek, ilimde, irfanda, sanatta yükselmek- “Türk’ün yeni kızıl elması” diyor buna. Bize, milletimize çok güzel hedefler gösteren ve bunların   en güzel misallerini tarihten kendi hatıralarıyla, yaşadıklarıyla, gördükleriyle anlatan bir büyük insan, himmeti hazır olsun diyorum.

Yani siz Samiha Ayverdi’nin halkasına dahil olmakla tarikatına mı girmiş oldunuz?

Şöyle; tarikat müessesesi kapatılmış, Kenan Rufai bir şeyhtir, maarifçi kendisi. Hocalık yapmış, müdürlük yapmış, Maarif Encümenliğinde bulunmuş, fevkalade Fransızca biliyor, Arapça, Farsça biliyor; şiirler yazıyor, piyano, keman, ney çalıyor; besteleri var, ilahileri var, 1925’te tekkeler kapanınca o da tarikat faslını kapatmış. Ama tarikatın bir özü var. Müessese kaybolmuş tamam bitmiş ama o yine söyleyeceğini söylüyor. Fakat günün şartlarına göre söylüyor. Nitekim kendisinin dergahlar açıkken dört tane halifesi var. Kenan Rufai 1950’de vefat etmiştir, onlar ondan önce vefat etmişlerdir. Ama Kenan Rufai hiç kimseye hilafet vermemiştir. “Bu fasıl bitti.” diyor. Onun için eski tarikat usulü falan filan yok. Samiha Hanım eski tipli bir insan değil. İşte şurda fotoğrafı var. Son derece modern, zarif, kibar bir insan. Peki, eskinin yerini ne dolduracak? Değil mi? Bu müesseseler kapanınca büyük bir boşluk hasıl olmuş ve bugünkü müsamahalı tutumla bu hale gelmiş ama bugün de bir keşmekeş yaşıyoruz.

Kenan Rufai “Dergahlar akademi şeklinde açılacak.” diyor. Yani öyle bir müessese olacak ki bunda eski müesseselerin ruhu, özü, esası olacak ama ilmi bir yönü olacak. Yani akademi ikisini birleştirecek. Zaten dergahların kapanması neden bir anda olabilmiş? Çünkü asıl fonksiyonlarını artık icra edemez hale gelmişler. Yoksa böyle bir müessese bütün memlekette bir anda kapanabilir miydi? Kapanamazdı. Onun için Kenan Rufai dergahların kapatılmasını çok normal karşılamıştır. Hiç şikayet etmemiştir. Nitekim bir Şeyh Efendiyle karşılaştıklarında o zat şikayet ediyor. “Bir zamanlar nay-ı Mevlana ile demsaz idik/ Şimdi olduk maşallah bir düdük.” diyor. Ne hallere geldik diye şikayet ediyor. O da “Neden düdük olalım? Biz neysek yine oyuz. Dergahlar kapandı ama şimdi gökyüzü bir dergah. Dünya bir dergah. Çile ise hayat bir çile. Biz yine aynıyız.” diyor. O dönemde takip edildiği için artık müritleriyle görüşemiyor. Sadece ev halkıyla görüşebiliyor. Samiha Ayverdi, Kenan Rufai’nin Galatasaray’dan arkadaşı olan Server Cemal Bey’in yeğeni. Server Cemal Bey’in kızkardeşi Samiha Hanım’ın annesi. Server Cemal Bey Kenan Rufai’ye yakın olmak için onun konağında oturuyor. Server Cemal Bey dayısı diye gidip geliyor. Küçük bir zümre. Ama o küçük zümreye o kadar çok şey vermiş ki öyle insanlar yetişmiş.

Kenan Rufai’nin birkaç eseri var ama onlar o günün şartlarına göre yazılmış. En büyük eseri dergahlar açıkken dergahta şerhettiği Mesnevi. Bunu yakınları not almışlar. Sonra uzun bir çalışmayla neşre hazırlandı. İkincisi Sohbetler’i. Bu sohbetler 6-7 santim büyüklüğünde, neşredildi. Çok değerli bir şey. Hazreti Mevlana’nın Mesnevi’si ne ise işte bu sohbetler de öyledir. Mesnevi o devre göre yazılmış ama hiç eskimeyen bir eser. O devre göre yazılmış ama ebedi bir eser. Sohbetler de öyle. Bir insanın ne derdi varsa o kitapta dermanını bulur, deruni dert olarak. Samiha Hanım’ın o eserlerin hazırlanmasında, tanzim edilmesinde ve temize çekilmesinde çok büyük emekleri olmuş. Bu müessese de onları neşrediyor ve onun yolunda gidiyor.

Mehmet Said Fidan konuştu

Güncelleme Tarihi: 12 Ocak 2012, 13:36
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13