Ankara bir çöl, İstanbul ise bir lunapark gibi

Şehre bakan değil şehri 'gören', 'okuyabilen' insanlarla söyleşiler ve soruşturmalar yapmaya devam ediyoruz. Ümit Aksoy bu kapsamda Savaş Barkçin’e sordu..

Ankara bir çöl, İstanbul ise bir lunapark gibi

Şehirlerimizin yeniden düzenlenmesi gündeme gelmişken biz de Dünyabizim olarak, şehir meselesine ayrı bir başlık açalım istedik. Birkaç farklı başlık altında, şehre temas eden konulara değineceğimiz bu dizimizde, şehir uzmanları, mimarlar yahut şehre bakan değil şehri “gören”, “okuyabilen” insanlarla söyleşiler ve soruşturmalar yapmak, şehre temas eden kitapları bu dikkatle belki tekrardan değerlendirmek ve bu konuda yer yer ufak yer yer derinlemesine konulara temas eden yazılar yayınlamaya niyetlendik.

Bu kapsamda Savaş Barkçin, yaptığımız soruşturmaya cevap verdi.

Ankara’nın en çok neyini/ neresini seviyorsunuz? Bu yer/lere ne sıklıkta gidebiliyorsunuz?

Ankara’da en çok sevdiğim yer arkadaşlarım ile oturup sohbet ettiğim yerlerdir. Hacıbayram Camii de elbette Ankara gibi benim de merkezimdir.

Sevdiğim “şey” ise Ankara’nın durgun mahzunluğudur.

Yaşadığınız şehirle kurduğunuz ilişkiyi kısaca anlatır mısınız? Kurduğunuz bu ilişkiyi etkileyen “unsurlar” nelerdir?

Bir insanın mekân ve zaman ile olan ilişkisi, her şey gibi, tesadüfî değildir. Takdir insanı, mekânı ve zamanı birbirine bağlar. Sadece doğum gibi bir olayda değil, her olayda bu böyledir. Ankara benim doğduğum mekândır. Aslımda rengi vardır. Fakat bu mekânın sebebi de, sahibi de ben değilim. Yaradan’dır. O halde bana bu mekân nasib edilmiş demektir ki her bir nasibin bin hikmeti vardır. Şimdi İstanbullu kardeşlerime garip gelecek, “Ankara’da nasıl bir nasipten bahsediyorsun” diye ama öyledir.

“Mekânın ruhu”, “zamanın ruhu” deriz ama “insanın ruhu”nu o kadar zikretmeliyiz. Ezelde mekân ve zaman yoktu. Ama insanın ruhu yaratılmıştı. Demek ki zaman ve mekân da insana hizmet için yaratılmış.

Ankara bir bozkır şehri olarak, yani tefekkürü kamçılayan sonsuz ve yalın boşluğun bir parçası olarak daima insana tevazu hissettirir. Fakat bir İstanbul kadar enerji vermez insana veya bir Konya kadar kuşatıcı değildir. Ama kendi halinde, mahzun bir yalnızlığı bahşeder. Bunun için Ankara, kendini ve Rabbini düşünen birisi için müthiş bir halvethanedir aynı zamanda...

İnsan; kimse bilinmeden, kimseyi bilmeden, kendi halinde içini yeşertebilir bu bozkırda... Öyleleri de epey vardır. İşte benim “dost”larım da bu gibi kişilerdir.

Ankara memur şehri olduğu için burada tevazu bir mecburiyettir bir yandan... O yüzden ilişkiler daha samimidir. İstanbul gibi kıymeti hemen maddi değere vuran bir kafa yapısı yoktur. Olsa olsa makam-mevki hesapları yapanlar vardır ki hamdolsun benim dost halkamın içinde böyleleri yok.

Siz Ankara’nın neresindeniz?

Ben Ankara’nın ve aslında Türkiye’nin ilk gecekondu mahallesi olan Altındağ’da doğdum ve büyüdüm. Babam da aynı yerde doğmuş, büyümüş. Sekiz kardeşimle beraber bu yüzden Ankara’da ikinci nesiliz. Zaten atalarımız da yine kırdan değil, şehirlerden Ankara’ya göç eden insanlar.

Altındağ, eskiden hemen her yerden Ankara’ya gelmiş göçmenlerin giriş kapısıydı. Mamak, Etimesgut ve Dikmen gibi... Bizim mahallemizde de bütün bu aileler arasında muhteşem bir kardeşlik, dostluk vardı. Çocukken hatırlıyorum, sekiz çocuğuyla anne-babam komşuya kahvaltıya giderdik, onlar da bize gelirdi. Fakir fakiri ağırlardı. Kalp kalbi...

Şehrin biraz mahrum bir köşesinden, daima karanlıkta kalan, insanların “gecekondu” diyerek çekindikleri bir mahalleden olmak bana çok şey kattı. Fakirliğin asaletini, mahalle halkının samimiyetini yaşadım.

Memuriyetimde de sık sık ofisimden Altındağ’a bakar, her günümü oradaki fakir insanlar için bir şey yapmak duygusuyla geçirirdim. O yüzden 25 yıldır devletteyim ve memuriyetten pek sıkılmadım.

Bugün maalesef Altındağ hâlâ Ankara’nın en fakir semti... Orası zenginleşmedikçe bence Türkiye zenginleşmiş sayılamaz.

Bulunduğunuz muhitin değişim/ dönüşüm hikâyesine dair hafızanızda neler var? Geriye dönüp baktığınızda meydana gelen değişimler/ farklılaşmalar sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?

Ankara daha 10 sene evvele kadar soğuk, renksiz, mütevazı bir yerdi. Çocukluğumda ilk yürüyen merdivenli ve asansörlü çarşı Ulus’ta yapılmıştı. Abimle beraber oraya gidip bunlara binerdik. Bizim gibileri kovalasın diye buralara bekçiler bile koymuşlardı. Onlar kovalayana kadar yürüyen merdivenlere binerdik. O dönemde Kızılay bizim gibi şehrin yoksul kesimlerinin erişemeyeceği bir zengin semtti. Hatta babamın anlatımına göre İnönü döneminde yoksul kişilerin bu semte girişini polisler engellermiş. Hani bazılarının büyük özlemle andıkları “ah nerede o eski Beyoğlu! Hep şık hanımefendi ve beyefendiler gezerdi o zamanlar” türünden serzenişler Ankara’da da yaşanıyor. Beyoğlu’nun girişinde de Halk Partisi’nin “halk”a dur diyen polisleri varmış.

Özal’a kadar halk, alışverişlerini Ulus’tan yapardı. Gelir düzeyi yükselince, özellikle Özal döneminde Ulus yerini Kızılay’a bıraktı. Kızılay, bakanlıkları ile, işhanları ve parklarıyla çekim merkezi oldu. Son on yılda ise gelir düzeyi yüksek olanlar için başka çekim merkezleri oluştu.

Mekân değişti, çünkü insan değişti. Rant mahalleyi de, şehirliliği de bozdu. Hasbihal edilen çay ocakları yerine yeniyetme lüks semtlerdeki kafeler toplantı mekânları oldu.

Bir sabah uyandığınızda şehirde neler kaybolsa üzülür, neler kaybolsa sevinirsiniz?

Dostlarım yiterse üzülürüm. Dostluk yiterse, samimiyet, ihlas, kanaat yiterse... Ankara’nın garip kalabalığı kayıp bir kalabalığa dönerse üzülürüm. Üzülüyorum da...

Maalesef tek bir sabah ile olmasa da, uzun sabahların uyanışında Ankara’nın da güzelim özelliklerinin yittiğini yaşadım. Çıkrıkçılar Yokuşu’nun basmacı, pazencileri, Koyunpazarı’nın tiftik ve yün satılan dükkânları, Ulus Hali’nde haftasonu balıkçıların önündeki kuyruklar...

Hacıbayram Camii’nin, caminin değil Ogüst tapınağının mimarisine uyarak yapılan çevre düzenlemesiyle yalnızlaştırılması... O güzelim kahvelerin berhava edilmesi... Şehrin sigortası meczupların kovulması...

Bunlara şimdiden üzülüyorum. Çünkü yok edildiler.

Çukurambar, Ümitköy yüksek ve lüks binalarıyla başka bir Ankara çiziyorlar şimdi... İstanbul’da bir tek boş yer bırakmayan müteahhit mantığı maalesef mütevazı Ankara’yı da bir yıkımdan başka bir yıkıma sürükledi.

Yaşadığınız şehre kendinizi ait hissediyor musunuz? Sizi bu şehre ne bağlıyor ve ne uzaklaştırıyor?

Gerçek şehirler, kişi sokaklarında yürüdükçe onu kendine bağlayan şehirlerdir. Dünyada kendinizi ona ait hissedebileceğiniz, sizi kuşatan şehirler çok azdır. Ankara bunlardan birisi hiç olmadı, hâlâ da değil...

Ama bilinmezliğin sırrını yaşayabileceğiniz bir şehir. İstanbullular pek bilmez Ankara’yı, çünkü derin insanları derindedir. Pazarlama tezgâhına girmezler. Onları biz biliriz. O kıymetli insanlar beni bu şehre bağlayanlardır. Çoğu memurdur, kıt-kanaat geçinirler, her şeyleri mütevazıdır. Ama davaları ve fikirleri temizdir.

Ankara’da yaşamasaydınız nerede yaşamak isterdiniz?

Elbette İstanbul’da ve hamdolsun yaşıyorum da...

Yaşadığınız şehre baktığınızda gördüğünüz bütün insani etkinlikleri, şehrin genelinde yürütülen faaliyetleri düşündüğünüzde, neyin yavaşlamasını ve neyin hızlanması isterdiniz?

Bir aralar İstanbul’dan Ankara’ya atanmış meşhur bir abim bana Ankara’yı yadırgadığını söylemişti. Ona şöyle cevap vermiştim: “Ankara bir çöl, İstanbul ise bir lunapark gibi...” Ankara’da imtihanınız atalete, İstanbul’da ise harekete direnmek... Çünkü Ankara’da zaman çok, enerji yok. İstanbul’da ise enerji çok, zaman yok. Fakat kendini bilen, Ankara’ya teslim olmayan birisi bu zamanı müthiş bir etkinlikle kullanabilir. Meselâ ben doktora yaparken Cumartesi sabahları şehrin en batısındaki Bilkent Üniversitesi’nin kütüphanesine gider, fotokopi için kitaplar alır, oradan şehrin en doğusundaki fotokopicime götürür, oradan da öğle şehrin merkezindeki musiki meşkime yetişirdim. 3-4 saat sonra meşkten çıktığımda hâlâ öğleden sonra olurdu.

Ama bu, kendini hareketsizliğe kaptırmayanlar için... Bu da çok zordur Ankara’da. Akşam insanları hareket ettirip bir araya toplamak çok zordur. Toplansalar da mevzuları genellikle bürokrasi ve siyaset dedikoduları olur. İstanbul’da ise insanlar günde elli şeyi yapmak için arzu duyarlar, enerjileri de vardır, fakat trafikten, meşguliyetten dolayı zamanları olmaz. Orada da arada bir durup insanın kendine eğilmesi çok zor. İstemelerine rağmen arkadaşları orada da başka sebeplerle bir araya getirmek kolay olmuyor. Gelince de genellikle para konuşurlar.

Ankara’ya dair bir film çekseniz konunuz ne olurdu? İstanbul’a dair bir film çekseydiniz ilk sahne nereden başlardı?

Ankara’da bir Altındağ belgeseli çekmek isterdim. Aslında daha yok olmadan önce bunu TRT’deki arkadaşlara da teklif etmiştim. Ardı gelmedi. Şu anda “gecekondu” kavramının icad edildiği, “mahalle” havasının hâkim olduğu bu semt neredeyse yok oldu. Oradaki insan hikâyelerini, yaşadığım havayı anlatmayı çok isterdim.

İstanbul’da ise ilk görüntülerim her zaman Boğaz’ın kenarından başlardı. Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergâhı ve asude bahçesi ilk sahne olurdu. Oradan da sahili takip ederek Eyüp Sultan hazretlerinin yanına uzanırdım. Oradan da Eyüp mezarlığındaki Kaşgari Dergâhı ve Zekai Dede Efendi’nin kabri...

 

Ümit Aksoy konuştu

Yayın Tarihi: 13 Haziran 2014 Cuma 11:09 Güncelleme Tarihi: 04 Ağustos 2014, 09:31
banner25
YORUM EKLE

banner26