banner17

Amerikalı tesbih sanatkarı Bathchelder ile konuştuk

Yaklaşık 10 senedir Ürdün'de ikamet eden İbrahim Batchelder, ilgilendiği tesbih sanatı, geleneksel parfümler ve diğer çalışmaları hakkında Mehmet Erken'in sorularını cevaplandırdı.

Amerikalı tesbih sanatkarı Bathchelder ile konuştuk

İbrahim Batchelder, 1971 yılında Amerika'da doğmuş bir sanatçı. Hikmet Barutçugil ile tanıştıktan sonra Türkiye'ye gelen ve buraya yerleşerek İngilizce öğretmenliği yapmaya başlayan annesini ziyarete geldiğinde, tarihi eserlere hayran kalmış ve ziyaretinden geri dönmemiş. Türkiye'ye yerleşip Mimar Sinan Üniversite'sinde Geleneksel Türk Sanatları bölümünden mezun olan Batchelder, aynı zamanda Hüsamettin Yivlik'in talebeliğini yapmış. Yaklaşık 10 senedir ise Ürdün'de, Şeyh Nuh Keller'ın zaviyesinin tam karşısında ikamet ediyor. İbrahim Batchelder ile, çalışmaları üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

Sizin isminizi araştırdığımızda daha çok tesbih ve bazı mücevher çeşitlerini görüyoruz fakat sizin bunun çok daha ötesinde pek çok sanatsal faaliyetinizin olduğunu biliyoruz. Temel sanat alanınız nedir?

Bu benim problemim aslında. Bir şeye yoğunlaşıp diğerlerini dışarıda bırakamıyorum. Bunun sonunda pek çok şey yapmış ama hiç birinde çok iyi olamamış biriyim. Bir şeye yoğunlaşıp, diğer ilgileri bir kenara itebilseydim çok güzel olacaktı. Üniversitede İslam cilt sanatları ve tezhip eğitimi aldım. Bunun yanında Hüsamettin Yivlik ile tanıştım. Onunla daha çok kakma ve bazı mücevher işlemeleri üzerine çalıştık.

Onunla kaç sene beraberdiniz?

Yaklaşık 6-7 sene.

Hüsamettin Yivlik tanınan bir isim olsa da, yurt dışından gelip de kendisini bulmak ve ona öğrenci olmak kolay bir şey değil. Bunu nasıl başardınız?

Ben Türkiye'ye gelmeden önce annem, ailesi ile tanışıyordu. Ben de geldiğimde kendisiyle bir misafir olarak tanıştım. İlk başta öğrenci olmam fikrini çok sıcak karşılamadı zaten. Kendi işleri vardı ve aslında o da tek bir alana yoğunlaşmış birisi değildi. Hüsamettin Abi pek çok farklı alanda eserler ortaya koyuyordu. Ve elhamdülillah, kendisinden çok fazla şey öğrendim.

Sonuçta sizin Türkiye'de geçirdiğiniz 6-7 yıl içinde kakma, tezhip ve cilt sanatında bir seviyeye geldiğinizi söyleyebiliriz değil mi?

Aslında hepsinden parça parça öğrendim diyebilirim. Herhangi biri için “ben bunu öğrendim” diyemem. Zaman geçtikçe ne kadar az bildiğimi fark ediyorum. Fakat hepsinin lezzetini aldığımı ve hâlâ öğrenmeye devam ettiğimi söyleyebilirim.

İnternete girip isminizi arattığımda çoğunlukla sizin tesbihleriniz ile karşılaştım fakat siz bu konuda uzmanlaşmadığınızı söylüyorsunuz?

Aslına bakarsanız, insanlar için pek çok doküman kaleme aldım fakat bunların hiç biri online değil. Bir portfolyom yok. İnsanlar başkaları üzerinden bana ulaşabiliyorlar genelde, internet üzerinden bulamıyorlar.

Tezhipden bahsettim fakat bunu artık hiç yapmıyorum. Tezhip çalışmamın nedeni, motifleri, motiflerin nasıl yapıldığını öğrenmekti. Bu motifleri başka işlerde kullandım, ahşap işlerinde, bazı mücevheratta yahut kişisel olarak yaptığım bazı işlerde kullandım. Bunun dışında bir telefon uygulaması olan “Qur'an work” için çizimler yaptım geçmişte. Inspiral design isimli İngiltere merkezli bir firma için zaman zaman grafik tasarım işleri yaptım. Örneğin buradaki zaviyenin bütün ahşap işlerini ve iç detaylarını yaptım, kapı ve pencerelerindeki desenleri çizdim ve mimari bazı ayrıntılarını yaptım. Yani zaman zaman bu tür farklı işler yaptığım oldu ve hâlâ da yapıyorum.

Kudüs'deki bir çalışmanızı duymuştum?

Ürdün'e ilk geldiğim zamanlarda Mescid-i Aksa'nın minberinin yeniden yapımında çalışma fırsatım oldu. Benim açımdan çok önemli bir tecrübeydi. Minber Ürdün'de yapılıp Mescid-i Aksa'ya nakledildi. Bu projede çok önemli üstadlar çalıştı. Örneğin camilerin ahşap işlemeleri konusunda uzman olan Hasan Ercan vardı. Bu çalışmanın dışında bahsettiğim gibi, bazı telefon uygulamalarının, grafik tasarımların ve ahşap işlerinin yapımında yer aldım. Kalem işi çalışmalarım oldu.

Bu kadar çok sanat ile ilgilenmenin, insanların sizden talepleri üzerine şekillendiğini düşünüyorum ama doğru mudur?

Kısmen doğru ama ben de pek çok sanatı merak ettim ve yapmaya çalıştım. İkisi de etkilidir. Fakat çok başarılı insanlara baktığınızda, onların çok başarılı olmalarının sebebinin bir noktaya odaklanmak olduğunu fark edersiniz. Ben böyle biri değilim maalesef, çünkü bir alana yoğunlaşıp diğerlerini bir kenara itemiyorum. Bu bir sebep. Diğer bir sebep de şu ki, üretken biri olmak ve bir zanaatkar olarak yetişmek için çok verimli ve bereketli bir çevreniz olması lazım. İstanbul bu açıdan muazzam bir yer. Büyük bir kültür ve birikim ile çevrili, Osmanlı'nın sanatsal mirası burada çok zengin. Aynı zamanda bu sanatları icra eden pek çok kişi hâlâ İstanbul'da yaşıyor. Fakat Ürdün'de durum böyle değil maalesef. Burada da güzel sanatkarlar olsa da İstanbul gibi değil. Bu nedenle burada bu işe devam etmek zor olabiliyor.

Bu tür eserlere bakmak ve incelemek için internet yeterli olmuyor mu?

Hayır. Tabi bu şahsi bir bakış açısı. İnsanların işlerinden etkileniyorsunuz, onlardan etkileniyorsunuz. İnternet bu etkiyi bırakmıyor. Çok az bir etkisi olabiliyor, ama kesinlikle birebir görmeniz gibi değil. Fakat benim burada bulunmak için başka sebeplerim var, o nedenle burada olmaktan memnunum. En azından stresli bir yer değil burası ve herkesin sizden sürekli talepleri olmuyor.

İstanbul'a dönmek istemiyor musunuz?

Aslında istiyorum fakat 4 tane çocuğum var, onların okulları var, bunu bozmak istemiyorum.

UNS İslamic Fine Crafts isminde bir firmanız var.

Evet ufak bir firmamız var. Online olarak işliyor. Burada el sanatları, temelde tesbih, bazı mücevherat ve bazı geleneksel parfümlerin satışını yapıyoruz. Bu parfümler de tamamiyle doğal, tamamen ağaçlardan, çiçeklerden üretilerek ve zaman zaman da başka kokularla bir araya getirilerek hazırlanıyor.

Şimdi bu parfümleriniz ile ilgili bir şey sormak istiyorum. Bu biraz farklı geldi bana, sizce de öyle değil mi? Diğer yaptığınız işlerden farklı bir iş. Aynı zamanda mahiyeti de farklı, doğal parfüm insanların zihninden tamamen çıkmış bir şey neredeyse.

Benim bu işle ilgilenmem veya parfümün benim dikkatimi çekmesinin nedeni, Sünnette bu konuya çok yoğun bir vurgunun olması. Hz. Muhammed (sav) hadislerde naklediyor. Bu benim oldukça ilgimi çekmişti. Fakat sonrasında almak için araştırdığımda, ulaşabildiklerimin çok düşük kalitede olduğunu, çok fazla kimyasal barındırdıklarını gördüm ve bu konuda gerçek bir şey yapmam gerektiğini düşündüm. Bu işin bir yönü. Bazı şeyler zihnimde bir araya geldi ve yapmaya başladım.

Bunun yanında beni bu işe sürükleyen şey, eşyaya değer katma düşüncesi. İnsanlar için kıymeti olmayan bir şeyi alıyorsunuz, örneğin bir tahta parçasını alıyorsunuz. Onu işliyorsunuz ve ona bir değer katmış oluyorsunuz. Biliyorsunuz, bazı eşyaların kendinden kıymetleri vardır, bazılarının ise yoktur. Örneğin elinize bir altın parçası aldığınızda, onu işlediğinizde de değer katarsınız ama onun zaten kendisinden de bir değeri vardır. Fakat bir tahta parçası aldığınızda, bu parça pek çok kişi için kıymetsizdir, çöptür belki. Fakat bundan bir tesbih yaptığınızda, çok güzel işlenmiş bir tesbih yaptığınızda bu tahta parçası, kıymetsiz bir parçadan, çok güzel ve kıymetli bir şey haline gelir. Tahta, kendi öz değerinden çok daha büyük bir kıymete kavuşmuş olur. İşte bir şeye değer katmak derken bunu kastediyorum.

Parfüm için de aynı şeyi düşündüm, bazı şeyleri bir araya getirmek, karıştırmak ve onlardan güzel, doğal ve hoş bir şey elde etmek... Veya bu parfümleri karıştırıp güzel bir kaba koymak, bu bir değer katmaktır. Çünkü doğal parfümler çoğunlukla öz olarak, çok büyük miktarlarda satılır. Bunları piyasada bulabilirsiniz ama birkaç kilo parfüm ile ne yapabilirsiniz? Bunlar, parfüm satıcıları içindir. Bu parfümleri kiloyla alıp, onları küçük kaplara doldurup, herkes için, yanında taşınabilir hale getirirseniz de bir değer katmış olursunuz. Yani bu sayede o parfümü, insanlar için ulaşılabilir hale getirirsiniz. Diğer türlü insanlar bunlara ulaşamaz. Yoksa biz parfüm üretimi yapmıyoruz. Yani yaptığımız, çiçekleri alıp, onları kaynatıp bir öz elde etmek, bu malzemeleri alıp karıştırmak değil.

Bu karıştırma kısmı, işin sanatsal kısmı. Bu parfümleri az-orta-çok yoğun kokanlar şeklinde kategorilere ayırıyoruz. Aynı zamanda parfümler için kokunun, uzun süre durması ve durmaması farkı vardır. Bazı kokular, örneğin portakal kokusu, çok yoğun bir kokudur fakat hemen kaybolur. Bazı kokular ise çok derinden gelir, fakat uzun sürer ve bir zaman sonra güzel bir koku bırakır. İşte bu parfümleri karıştırdığınızda, geçicilik ve kalıcılık devreye girer. Bu şekilde karıştırılmış parfümleri sürdüğünüzde, önce yoğun ve belki çok hoşunuza gitmeyecek bir koku olur fakat geçici olan koku bir süre sonra dağılır ve sürdüğünüz yerde, hafif ve derin bir koku kalır. İşin içindeki sanat, bu karışımları belirli oranlara göre ayarlayabilmektedir. Böyle düşündüğümüzde bu, herhangi bir sanat çeşidi gibidir. Tabi bunu hakkıyla yapabilmek benim sınırlarımın çok ötesinde bir şey. Çok iyi bir şey ortaya çıkarabilmeniz için ciddi bir eğitim almanız gerekir. Ama başlarsanız ve başarabileceğinize inanırsanız başarılı olursunuz. Bu, “kendi kendine yap” düşüncesinin güzel bir çeşidi olur. Bu eşyalar ile oynaşırsınız. Hiçbir zaman, kendinizi tam manasıyla adamadan ve alıştırma yapmadan, başarılı olamazsınız. Elhamdülillah.

Açıkçası bunu sanatsal bir şey olarak düşünmemiştim...

Bu, bir değer katma meselesidir. Tabi bu işin bir kısmı. Diğer taraftan, çekici taraflarından biri, doğa ile yakın bir bağ kurmanızı sağlaması bence. Ben doğayı çok severim. Ve örneğin cebimde, tamamen doğal, ağaçtan toplanmış, bir çiçekten elde edilmiş bir kokunun olması bana ferahlık verir. Bir tarafıyla bu, sadece bir ormanın ortasında bulabileceğiniz bir lezzeti, bir tadı, cebinizde taşımanız gibidir. Bunlar ruha etki ediyor tabi ki...

Yaptğınız işlerde Türk sanatının etkisi açıkça görülüyor fakat aynı zamanda siz yaklaşık 10 senedir Türkiye'de yaşamıyorsunuz. Sanat anlayışınızda bir değişme oldu mu? Ya da bir kaynaktan beslenince bunun kolay kolay değişmediğini söyleyebilir miyiz?

Bence bir nebze değişim yaşadım. Herhalde şimdi yaptığım işleri hocama göstersem çok memnun kalmaz. Fakat Osmanlı stilinin pek çok yönden çok etkileyici olduğunu düşünüyorum. Kullanılan malzemeler, kompozisyon, süslemeler... Çok az malzeme ile çok küçük, sade ve güzel bir kompozisyon yapmak gerçekten zordur. Ben burada Memlük sanatından da etkilendim. Özellikle minber işinde çalışırken Memlük tarzını görme ve bu tarzda çalışma imkanım oldu. O işteki üstadlar daha ziyade Memlük tarzını tercih ediyordu. Mimari olarak, renkler olarak, vs.

Tabi şunu akıldan çıkarmamak gerekiyor, İslam sanatı içinde pek çok farklılıklar var, tıpkı Arapça'nın lehçelerinde olduğu gibi. Ortada bir merkez yapı var fakat bütün coğrafyalarda bu yapı bazı noktalardan farklılık gösteriyor. Örneğin 16. yüzyıl, Osmanlı sanatının zirvesi kabul edilir. Bu dönemin sanatı her zaman bir öz olarak kabul görür. Ben de buna yakınlaştığımı sanıyorum.

Amerika'da bir sanat eğitimi almış mıydınız?

Ben her zaman müfredat dışı sanat eğitimleri almıştım. Kaldığım yatılı okul daha ziyade sanat eğitimine önem veriyordu. Biz de basitçe, mücevherat tasarımı, heykeltraşlık, demircilik gibi alanlarda eğitim aldık. Oradaki anlayış daha farklıydı tabi ki. Fakat okulumun eğitimi iyiydi. Okul bana, materyali kullanıp anlamayı, malzemeyi kullanmayı öğretti ki bunlar beni şekillendirdi. Fakat bunlar daha ziyade zanaat işleriydi. Yaygın olan anlayış bireyselci bir anlayıştı, postmodern Batı sanatı. Bu sanat hiçbir evrenselgüzellik anlayışını içermiyordu. Bu anlayış, “ne yaparsan yap benim için yap” gibi bir anlayıştı ve ne yaptığının pek bir önemi yoktu, yaptığını nasıl yaptığın önemliydi. Bu nedenle yaptığının güzel olup olmaması da önemli değildi. Bu anlayış bana her zaman uzak geliyordu. Ve üniversiteyi İstanbul'da okudum. Burada daha geleneksel, klasik bir anlayış vardı. Tabi bu benim için bir geçişti.

Peki bu iki anlayışı karşılaştırdığınızda neler söylersiniz?

Bence İslam'ın durduğu yer oldukça net. “Allah sizi yarattı ve yaptığınızı yarattı” (Saffat suresi, 96. ayet-i kerime) Dolayısıyla biz bir şey yapmıyoruz. Fâil olan Allah ve fakat biz yaptığımızı sanıyoruz. Tek yaptığımız şey, bazı şeyleri bir araya getirmek. Dolayısıyla yaratmak düşüncesi, Allah ile bağlantılı bir düşünce. Kabul edelim veya etmeyelim yaptığımız, bir şeyleri alıp, bir araya getirmek. Dolayısıyla gerçek manada yaratıcı olan sadece Allah. Ben bu düşünceyi her zaman aklımda tutmaya çalışıyorum ve bununla bağlarımı kesmemeye çalışıyorum. Bu nedenle, sanatçıların kendi aralarındaki tartışma arzularını, galerileri sevmiyorum. Sanatçılar bu konularda hevesliler, birbirlerine iftiralar atıyorlar, onların yerine geçmek istiyorlar, vs.

Sizin isminizi Google'da yahut başka mecralarda rahatlıkla bulamamamızın sebebi bu mu?

Tam olarak değil. Ben yaptığım işi söylemenin karşısında değilim çünkü... Aslında bunu Şeyh'e sordum. Bu konu üzerine çok düşünmüştüm çünkü baktığınızda, İslam tarihinde çok eşine rastladığımız bir şey değil, sanatçının yaptığı işin altına imza atması. Pek çok isimsiz büyük sanatçı vardır tarihte ve hiçbiri imzasını koymayı gerekli görmemiştir. Şeyh'e sorduğumda bana “imzanı atmalısın” dedi, çünkü bu bir zanaatkar adetidir. Zanaatkar işi ile bilinir, ve sen de bunu yapabilirsin. Bu, hizmetinin bir parçasıdır, insanlara hizmet etme şeklidir. Diğer türlü insanlar nasıl sana ulaşacak, senden hizmet alacak? Fakat burada problem, kendini nasıl gösterdiğindir.

Şimdiye kadar böyle bir şeye girişmememin nedeni, nasıl göstereceğimden emin olamamam ve doğru bir şey yapmak istemem. Çünkü bu tehlikeli bir şey gerçekten. Diğer yandan, internet olmadan insanlar nasıl biliniyorlardı? Eğer yaptıkları şeyler yeteri kadar iyiyse, insanlar onun yanına geliyorlardı ve bir şeyler yaptırmak istiyorlardı. Bir diğer problem, herhangi bir insan ehil olsun veya olmasın kendisini gösterebilir internette. Dolayısıyla internetle beraber kendimi göstermek imkanımızın olması, bunu yapmamız gerektiği manasına gelmiyor. Anlayacağınız üzere ikircikli bir konu. Tam olarak nasıl yapacağımı kestiremiyorum ama yapmak istiyorum inşallah. Fakat bu da vakit alan bir şey, tüm yaptığın işleri çıkarmak ve onları bir portfolyo olarak hazırlamak, internete koymak.

Sanatkar-zanaatkar olmanın kişisel gelişim yönü oldukça önemli. Müşterilerle, satıcılarla, malzeme satıcılarıyla uğraşmak... Ben bu işlerin biraz gerisinde duruyorum. Sanatımda ilerlemeye çalışıyorum. Fakat bunun da en büyük dezavantajı yalnız olmak. Yalnızlık çoğu zaman iyi bir şey olmayabiliyor. Bir hoca ile, bir talebe ile çalışmak bu anlamda önemli.

Sizin bir talebeniz var mı?

Var bir tane benimle birlikte çalışan öğrencim, fakat bu zor bir şey. Çünkü ben bu manada hoca-talebe ilişkisi içinde olmadım yani geleneksel manada. Hüsamettin abi çok muazzam bir insandı fakat onun da eğitimi tam manasıyla hoca-çırak ilişkisi şeklinde değildi, o da eğitimini tam manasıyla bu şekilde almamıştı. Bir hocanın yanına gidip yıllarca onun yanında durmamıştı. Tabi ki çalıştığı hocalar vardı ama bu eğitimi tamamlamamıştı. Bizim de ilişkimiz şöyle idi: Onun bir handa odası vardı. Malzemeleri vardı, aletleri vardı. Bana diyordu ki, git ve yap. Bu çok güzel bir yöntem, hatta bana kalırsa diğer türlü yapması da mümkün değildi. Çünkü sanıyorum onu yoruyordum, bir yabancı olarak, bir Amerikalı olarak. Onun için çok zor olduğunu zannediyorum. Fakat bana karşı çok büyük sabır gösterdi.

Bu tür hoca çırak ilişkileri erken yaşta başlıyor biliyorsunuz, çünkü talebe o yaşlarda hâlâ başka şeyler yapmaya elverişli ve elinizde şekilleniyor. Ben geç başladım, işe başladığımda görece yaşlıydım. Bu nedenlerle hocalık yapmak bana biraz zor geliyor, çünkü tam manasıyla bir metod öğrendiğime kâni değilim. Bir hocadan nasıl öğreteceğimi öğrenmedim. Bir okula gitseniz örneğin, hocadan dersi nasıl öğreteceğinizi de öğrenirsiniz. Benim öğrenme tarzım ve anlama tarzım, var olan bir şeyi yeniden yapmak-icad etmektir. Teoriden pek anlamam, uygulamadığım sürece. Uygulayıp yanlışlar yaptıkça anlarım. Teorileri sadece, bir kere denedikten sonra anlayabilirim. Hiçbir fikrim olmayan bir şeyi dinlediğimde anlamam. Bu benim bir şeyleri öğrenme tarzım. Dolayısıyla birisi yanıma geldiğinde ona önce git ve dene diyorum. Git, dene ve bana anlat. Pek çok kişi bunu acayip buluyor, bana “ne yapıyoruz” diye soruyor ve bana “bana bilgi vermeden neyi deneyeyim” diye soruyor.

Neyse, şu an bazı öğrencilerim var, bana sabır gösteren bir öğrencim var. Şu an sadece biraz tesbih yapıyor, inşallah ileride daha başka şeyler de yapacak. Fakat siz yapıyorsunuz, o sizin yanınızda sizi izliyor, bu bir sınıftaki ders gibi değil. Ders bir, ders iki diye devam etmiyor. Bunu yapmak istesem vaktim de yok zaten. Dolayısıyla bu biraz uygulama işi ve kolay değil, sıkabiliyor. İnsanlar başka türlü öğrenmeye alışmış. Çıraklık eğitiminde bir müfredat yoktur. 7-8 yaşında başlarsınız ve yavaş yavaş öğrenirsiniz, en üst başlama yaşı 12'dir. Sizden daha tecrübeli ve bilgili biri ile çalışmak, insanın gelişmesinin temel yoludur. Üstadlar ile yakın ilişki, onlardan istifade etmek... Aynı zamanda, senden bir şey öğrenmek isteyen birine de ihtiyaç duyuyorsun. Onu eğitiyorsun ve o sana soruyor “neden böyle yaptın”, “neden böyle yapmadın” diye. Ve sen, öğretirken de çok fazla öğreniyorsun. Öğrenci ile aranızda bir mübadele gerçekleşiyor tabiri caizse. İnşallahben bazı deneme eğitimlerine katıldım. Örneğin Londra'da bir hakkak'ın eğitimine katılmıştım. Eğer şansım olursa, iyi bir eğitmenden böyle bir ders almak istiyorum. Böyle bir hoca ile 3 gün bile geçirseniz, sizde büyük bir değişiklik yaratabilir. Bunu İstanbul'da yapmak istiyorum mesela, zira İstanbul'da pek çok önemli tesbih ustası yaşıyor. Bazılarını tanıyorum. Ve gidip öğrenmek istiyorum. Erzurum'da Bünyamin ustaya gitmiştim mesela, elhamdülillah. Önemli ve güzeldi. İstanbul'u özledim fakat orada yaşamak da gerçekten çok zor...

Not: İbrahim Batchelder'in çalışmalarının bir kısmı şurada görülebilir: http://www.unsfinecrafts.com/

 

Mehmet Erken konuştu

Güncelleme Tarihi: 02 Mayıs 2015, 14:35
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20