banner17

Almanya Treni'nin senaristi ile konuştuk!

‘Almanya Treni’ belgeselini sorduk; çok yönlü bir akademisyeni, Rıdvan Şentürk’ü tanıdık.

Almanya Treni'nin senaristi ile konuştuk!

 

Almanya Treni”, Kuzey Haber Ajansı’nın çektiği bir belgesel. Konu ilgimizi çekti, “işin içinden bir isimle röportaj yapalım” dedik. Rıdvan Şentürk, İstanbul Ticaret Üniversitesi öğretim üyelerinden. Almanya Treni’nin de senaristi. Kendisi ile sadece belgeseli değil, yazarlık serüvenini, sinema üzerine yazdığı kitabını, öğrencilik yıllarını ve tiyatro hayatını da konuştuk. Biz çok keyif aldık, okuyanların da kendilerine örnek alacağı hususlar olduğuna eminiz.Almanya Treni belgeseli

İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü'nde ders veriyorsunuz. Aynı zamanda doktora çalışmanız olan kitabınız Sinemada Postmodern Yönelişler ile de tanıyoruz sizi. İlahiyat fakültesi okumanız, arkasından sinema ile alakalı eğitiminizi tamamlayıp, bu yolda ilerlemenizin sebebi nedir?

İlgi alanlarım ve kabiliyetlerimin farkına ortaokul ve lise yıllarında vardım. Ortaokul döneminde daha çok şiir ve hikâye yazmaya ilgi duyduğumu hatırlıyorum. Bu ilgim öğretmenlerimin de dikkatini çekmişti. Lise yıllarında ders kitaplarından çok hikâye, şiir ve roman okur, edebiyat ve felsefe gibi derslerde daha aktif bir rol üstlenirdim. 12 Eylül öncesi dönemde, yani ideolojik ve kavramsal tartışmaların yoğun olduğu yıllarda kendi dünya görüşümün biçimlenmesi yönünde gayret gösterdiğimi söyleyebilirim.

Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, bugün olduğu gibi sınava girmek zorunda kaldık. Ben aslında daha çok felsefe, sosyoloji ve edebiyat dallarından birini okumak istiyordum. 24 tercihimin 20’sini bunlar oluşturuyordu. Fakat yüksek bir puan alıp üçüncü tercihimi kazanınca İlahiyat Fakültesi’nde okumak üzere Ankara’ya gittim. İlahiyat okuduğuma hiç pişman olmadım. Çünkü ilahiyat fakültesinde arzuladığım dersler vardı. İlahiyat fakültesinde hem Batı düşüncesi hem de Doğu düşüncesine ilişkin derslere girebilme imkânının olması beni ziyadesiyle mutlu etti. Anlaşılacağı üzere o dönemde de daha çok felsefî, sosyolojik, politik ve edebî eserler okumaya devam ettim. Arkadaş ortamımız çok zengindi. Solcu, ülkücü, muhafazakâr… Her kesimden arkadaşlarımız vardı. Onlarla belirli ortamlarda, özellikle de Ulus’ta tutuğum, Ankara Kalesi’ne bakan 3 oda bir büyük salondan müteşekkil öğrenci evinde birlikte olur, çeşitli sanat ve düşünce alanlarında verimli tartışmalar, sohbetler yapardık.

Tiyatro camiasına ilahiyatlının girmesini anlamadılar!

Tiyatro ile de ilgileniyorsunuz ve bir oyununuz var sanırım. Tiyatroya olan ilginizi de o dönemlerde mi keşfettiniz?

Evet. O dönemde arkadaşlarla birlikte fırsat buldukça oyun, bale, opera izlemeye devlet tiyatrolarına gitmeye başlamıştık. Tabii arada bir özel tiyatrolara da. Ankara Sanat Tiyatrosu bunlardan biriydi. Malum, o dönemde tiyatro ve sinema gibi alanlarda daha çok sol görüşlü gençler etkindi. Bir İlahiyat öğrencisi olarak onların arasına girmek oldukça zordu. Ben Ankara Sanat Tiyatrosu’nun tiyatro oyunculuk ve sahne provaları gibi faaliyetlerine katılmak istedim. Tabii kabul görmedim. O zamanlar eleştiri mızrağını daha çok sol düşünceye ve dil politikalarına yönelten Edebiyat Dostları adıyla bir dergi çıkaran Murat Yetkin ve arkadaşlarıyla tanışmıştık.

Sinan Çetin’in liberalleşme işaretlerini verdiği “Prenses” filmini birlikte izlediğimiz, zaman zaman madde ve ruh, marksizm gibi konular üzerine tartışma yaptığımız ve her defasında dostça ve saygılı bir biçimde ayrıldığımız Murat Yetkin ve arkadaşlarının referansıyla Ankara Sanat Tiyatrosu’na takılmaya başladım. Takıldığım süre içinde güçlü referanslarım dolayısıyla beni reddedemediler ama, tam olarak çözemedikleri için psikolojik baskı uygulamaya başladılar. Tiyatro aşkıyla uzunca bir süre baskılara dayandım, çalışmalara katıldım, okey masalarına varıncaya kadar birlikte olmaya, yaşadıkları dünyayı teneffüs etmeye çalıştım. Aynı dönemde, Edebiyat Dostları dergisinde, “Resmi Sanatçı İle Vulgar Yazıcı ve Tırnakaltı”, “Saltanat Düşkünü Bir Cumhuriyet Sanatçısı: Yahya Kemal”, “İlericinin Müziği ve Andre Gide”, “Necip Fazıl ve Doğu” gibi başlıklar altında yazdığı yazılarla ve  Aydın Üzerine Tezler başlıklı kitap çalışmasıyla dikkat çeken Yalçın Küçük ile de karşılaşma ve meşhur Mülkiyeliler Birliği’nde küçük bir çay sohbeti yapma fırsatı bulmuştum. İnsan geriye bakınca kiminle yolların nasıl kesiştiğini görüyor ve şaşırıyor.

Daha sonra başka öğrencilerden oluşan tiyatro gruplarına takılmaya başladım. Fakat her defasında karşılaştığım psikolojik baskılara dayanamayarak ayrılmak zorunda kaldım. İşte sözünü ettiğiniz tiyatro oyununun taslak halinde yazılması da bu dönemde gerçekleşmiştir.

Aynı dönemde sinemaya da ilgi duyduğumu, ilk sinema yazılarımın görselleşme sürecine karşı olan yazılardan oluştuğunu hatırlıyorum. Sanat, gerçeklik, şuur ve hakikat kavramları arasındaki ilişkileri sorunsallaştıran ve kavramaya çalışan yazılar yazmaya başladığımı, hatta “Borges ve Gerçeklik” başlığı altında bir yazımın Mavera dergisinde yayınlandığını hatırlıyorum. Hatta politik bir dilin gerçeklikle üst-dille ve pratikle kurması gereken özdönüşümsellik ilişkisinin nasıl olması gerektiğine dair denemeler yazmaya çalışmıştım.

Rıdvan ŞentürkAlmanya’da hem oyuncu, hem öğrenci oldum

Sonra Almanya’ya gittiniz…

1989 yılının Temmuz ayında Münih’de idim. Almanya’ya gittiğimde tek kelime Almanca bilmiyordum. Eylül-Ekim ayında Nürnberg-Erlangen’e taşındım ve üniversiteye başlamak üzere özel bir kursa giderek Almanca öğrenmeye başladım. Çinli biriyle evli olan Almanca öğretmenim Ute Hung, yabancı öğrencileriyle tiyatro oyunları oynayan biriymiş meğer. Almanca öğrenmeye başladıktan üç ay sonra bana Thomas Bernhard’ın “Der Theatermacher” (Tiyatrocu) adlı oyunda başrolü almamı önerdi. Kabul ettim ve yaklaşık 125 sayfalık bir metni ezberlemek mecburiyetinde kaldım. Tabii bu arada Almancayı da öğrenmiş oldum. 1990 yılının Mart ayında sahneye çıktık. Üniversitenin yaptığı dil sınavına aynı günlerde girdim. Akşam oyunumu oynadım ve sabahında sınava girerek başardım, yani üniversiteye girip okuyabilme iznini almış oldum böylece.

Hangi bölümde?

Felsefe, İslam Bilimleri ve Medya Bilimleri Film dalında. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Film dalında yaptım. Sanırım Felsefe dalında okuyan tek yabancı öğrenci bendim. Felsefe dalında özellikle, modern bilim anlayışının eleştirisi, cinsellik, cinsel kültür gibi alanlarda çalıştım. Türkiye’de Postmodern Kaos ve Sinema başlığıyla basılan kitap benim aslında “Postmoderne Tendenzen İm Film” (Sinemada Postmodern Yönelişler) başlığı altında kaleme aldığım doktora çalışmamdır.

Heidegger göklerden size bakıyor

Sanırım o yıllarda birçok düşünürü kendi dilinde okuma fırsatı da buldunuz.

Evet, özellikle Kant, Nietzsche, Wittgenstein, Heidegger, Hölderlin, Trackle gibi isimleri. Söz açılmışken birden bir hatıram canlandı hafızamda. Bir gece sabaha kadar tez ile ilgili çalışmıştım. Çalışırken Heidegger’in Seinsfrage (Varlık Sorusu) adlı kitabı da hep masada duruyordu. Sabah saat 8 olduğunda yatıp uyumak yerine yeni kitap araştırması için üniversite kütüphanesine gittim. Bilgisayarda arama yaparken karşımda oturan kır saçlı bir hanımefendi benden yardım istedi. Yanına gittim ve örnek olarak aramayı Heidegger üzerinden yaptım. Kadın çok şaşırdı; “siz yabancı biri olarak, Almanların bile okumadığı Heidegger’i mi okuyorsunuz?” diye sordu. Ben de “evet” dedim, “ilgiyle okuyorum.” Bunun üzerine kadın, “bakın” dedi, “biliyor musunuz, şu anda Heidegger göklerden size bakıyor ve uzanıp omuzunuza dokunarak, ‘helal olsun delikanlı, doğru yapıyorsun, doğru yoldasın, devam et’ diyor” dedi. O anda şaşırma sırası bana gelmişti doğrusu.

Almanlarla ilişkileriniz nasıldı, yakın arkadaşlıklarınız oldu mu?

Evet, genel olarak iyiydi tabi. Ben zaten topluma karışıp yok olmayı pek sevmeyen biriyim. Bu yüzden ilişkilerimiz genellikle mesafeli ve ölçülüydü. Benim 18 yıllık Almanya hayatımda yakın arkadaşlık ilişkisi kurduğum yalnızca iki Alman vardı: Bernhard ve Gottfried. Her ikisi de intihar etti.

Neden? Tehlikeli biri olduğunuzu mu ima etmek istiyorsunuz?Rıdvan Şentürk

Elbette hayır. İki arkadaşım da din arayışlarında içine düştükleri çıkmazlar, inançsızlık ve Batının modernleşme süreci ve kapitalizmin gelişimi ile oluşan nihilizm dolayısıyla intihar etiler. Maalesef.

Yurtdışında bulunduğunuz süre içinde, göç etmiş Türklerin yaşamlarını yakından inceleme imkânınız oldu mu? Kısaca bunlardan bahsetsek

Zaten Türklerle iç içeydik. İlk günden itibaren. Gurbette, evsizliğin ve yalnızlığın yaşandığı yerde onlar bizim sığınağımız, korunağımız oldular ve hep yardımcı olmaya çalıştılar. Her kesimden ve her yaştan insanla tanışma ve sorunlarını dinleme fırsatım oldu. Onların misafirperverliklerini, yardımseverliklerini her zaman şükranla anmayı bir borç bilirim. Bu yüzden de daha Almanya’da iken, yaklaşık bir yıllık bir araştırma sonunda, TRT’de 6 bölüm olarak yayınlanan “Almanya’da Türk İzleri” belgeseli projesini onlara karşı duyduğum bir vefa borcu duygusu ve şuuruyla hazırladım.

"Almanya Treni" belgeselinin senaryosu da size ait. Bu proje nasıl doğdu, siz projeye nasıl dâhil oldunuz?

Almanya’da Türk İzleri” projesini Kuzey Haber Ajansı ve Yedirenk Film Yapım şirketiyle birlikte gerçekleştirmiştik. Kuzey Haber Ajansı Genel Koordinatörü Erhan Erken, Türk işçilerinin Avrupa’da geçen son 50 yılını konu alan bir belgesele öncülük edeceklerini ve metin yazarı olarak birlikte olabileceğimi ifade ettiler. Ben de bir defa daha vefa borcunu ödeme duygularıyla büyük bir memnuniyetle kabul ettim. Bana bu fırsatı sundukları için kendilerine ayrıca teşekkür ediyorum. Sonra yoğun bir çalışma temposu başladı. Öncelikle metnin tasarımını, yani nasıl gelişeceğini ve hangi konuları içereceğini hazırladım. Daha sonra belgeselin görsel dil akışı üzerinde karar verildi ve ben bölüm metinlerini yazmaya başladım. Tabii bu arada, önceden çekim ekibi haftalarca Avrupa’da belirlenen tasarıma uygun çekimler ve röportajlar yaptı. Sonuç ise ortada, izleyicinin takdirine bağlı.

Belgesel çalışmaları birçok ülkede gerçekleşmiş. Çeşitli hayat hikâyelerine tanık oluyoruz bu çalışmada. Bu çalışma sırasında karşılaştığınız ve sizi etkileyen bir hikâye muhakkak olmuştur, değil mi?

Elbette birçok hikâye var. Ama beni en fazla etkileyenlerden biri şudur: 1960’lı yıllarda yoksulluk sebebiyle Almanya’ya gelmiş bir Türk gencinin, bir ay sonra, “burada ezan sesi duyamıyor ve buna katlanamıyorum” diyerek, Türkiye’ye yani açlığa, fakirliğe, ızdırap çekmeye geri dönmesidir.

Şu sıralar uğraştığınız ve okurlarımıza haberini vermek istediğiniz çalışmalarınız var mı?

En son çıkan Postmodern Kaos ve Sinema kitabımı özellikle sinemaya ilgi duyan gençlere ve akademisyenlere duyurmak isterim. Bunun haricinde tabii ki, iletişim, sinema, televizyon, estetik ve toplum alanlarında çeşitli teorik çalışmalara devam ediyorum. Belgesel film projelerimiz de var, ama bakalım kısmet!

 

Sümeyye Karaarslan keyifle sohbet etti

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2016, 10:55
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20