Ali Sali ile Ramazan Dikmen Üzerine Konuştuk

Ramazan Dikmen, sevdiklerinin en güzel hatıralarında saklı kaldı vefatından beridir. Dikmen’i sözlerde, satırlarda, şiirlerde, öykülerde, anılarda yeşertti dostları/okurları. Ramazan Dikmen'i yakından tanıyanlardan Ali Sali, ona dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Ali Sali ile Ramazan Dikmen Üzerine Konuştuk

İnsan, ömrün bir göz kapamasıyla sona ereceğini bildiği zaman, bir daha göğsünün nefes alıp vermek üzere hareket etmeyeceğini bildiği zaman, iki dudağının arasını bir nefesçik olsun aralayamayacağını bildiği zaman, bir yaşama belirtisi olarak herhangi bir parmağını bile hareket ettiremeyeceğini bildiği zaman, hayat ne kadar güzel, ömür ne değerli şey oluveriyor. Ölüm hayatı anlamlı kılıyor. Sevdiklerimizle aramıza giriyor ölüm. Bir gün,  kendi ölümümüz de girecek tüm sevdiklerimizle aramıza. Bir kalbimiz var ki, ölümün hak olduğunu biliyor. Ölümün bütün mahlûkatın yazgısı olduğunu biliyor. Ölümün sevgiyi, dostluğu, kardeşliği, aşkı, ıstırabı, derdi, tasayı, ağlamayı, gülmeyi, sevinmeyi ne denli bereketli ve değerli kıldığını biliyor kalbimiz. Bilmeseydi eğer, ömrümüzün fihristine iri puntolu harflerle yazılan sevdiklerimizin ölümlerine nasıl katlanabilir, nasıl yaşayabilirdik? Ramazan Dikmen, sevdiklerinin en güzel hatıralarında saklı kaldı vefatından beridir. Dikmen’i sözlerde, satırlarda, şiirlerde, öykülerde, anılarda yeşertti dostları/okurları. Ölümün insanı değerli kılışını, Dikmen’in dostlarına bakınca bir kez daha anlıyor insan.

Ramazan Dikmen’i en güzel anlatanlardan birisi Alaeddin Özdenören’dir. Dikmen’in her zaman yanında taşıdığı tenhalığını anlatır Özdenören. Bu tenhalıkta, ne dostluklar, ne heyecanlar, ne coşkular, ne hüzünler gizlidir. Bu yönüyle Dikmen, tanındıkça keşfedilen bir kişiliktir. Tenhalığının ardında renkli bir kişilik saklıdır. Alaeddin Özdenören’in şu sözlerini bu mealde okumak gerekir: “Genel konulardan söz açardı ama içinden geçenleri umulmadık bir şekilde sezerek konuşurdu. Kendine özgü, renkli bir dil kullanırdı. Bu yüzden görüşlerini benimsemeseniz bile sevgi duyardınız.” Yine Özdenören, arkadaşlıklarına ve yakınlıklarına binaen Ramo diye seslendiği Dikmen’in kabına sığmayan bir vefa duygusu taşıdığını söyler.

Dikmen’in solgun bedeni ve naif ruhu bir kanser hastalığına yenik düşer. 10 Nisan 1997’de Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ardında kalan eserleri, kendisine bir Fatiha gibidir. Zihnimiz onu öyküleriyle hatırlar en çok. Dikmen, az öyküsüyle çok uzun öyküler anlatıyor bana, sana, bize, hepimize…

Ramazan Dikmen’in bilinen yönlerini, bilinmeyen yönlerini, kısa ömrüne sığdırdıklarını, dostluklarını, yalnızlığında gizli olan coşkunluğunu, dinginliğini, öykülerini şair Ali Sali ile konuştuk. Söyleşimiz, bir şairin anlattıklarının yanında, bir akrabanın yakınlığını ve özlem dolu sözlerini içeriyor. Önden giden iyileri bir vesile ile anmak istedik. Ali Sali ile yaptığımız söyleşi, Ramazan Dikmen’e bir vefa olsun için, onu tanımak ve tanıtmak üzere bir yâd ediş olsun içindir.

Giden bir insanın ardından konuşmak, onu anlatmak zor olmalı… Ramazan Dikmen’in gidişi, Ali Sali’nin hayatında nasıl bir boşluk bıraktı?

Doğru, özellikle önden gidenlerin ardından konuşmak, onlar hakkında bir şeyler söyleyebilmek o kadar zor ki! Bizden önce gittikleri için zaten giden diyebiliyoruz. Onlar hakkında ne söylersek söyleyelim, söylediklerimizin hepsi onlar için taşıdığımız hisleri ifade etmenin ötesine geçemeyecek. Onları, onlarla birlikteyken nasıl görmüşsek, onlar hakkında olumlu/olumsuz nasıl hisler taşıyorsak söylediklerimiz bir yerde o hislerin ifade edilebilmesi gayretini taşır her zaman ve o gayreti taşıyacak da. Muhtemelen hislerimizi dile getireceğimiz, hislerimizde de her an yanılabilme ihtimalini taşıdığımız için olsa gerek kültürel hafızamızda yer etmiş, geleneğimizde önemli bir yer tutan “ölenin arkasından kötü konuşulmaz” sözü de bu nedenle söylenmiş olmalı. Bu söylediğim bir durum tespiti yapmaya yönelik, yoksa merhum ve mağfur Ramazan Dikmen için olumsuz his taşıdığımı ve bunları da dile getiremediğimi söylemek gayesini gütmüyorum.

Ramazan Dikmen

Merhumun benim için taşıdığı anlam farklıydı. Her şeyden önce aramızda kan bağı vardı. İlaveten benim edebiyatla, şiirle bağ kurmamı temin eden üç kişiden biriydi. Bunların ötesinde ben Ankara’ya 1 Kasım 1982 tarihinde geldim. Ramazan Dikmen ise benden sadece üç yıl önce gelmişti Ankara’ya. Benim Ankara’yı tercih etmemin en önemli sebeplerinden biri de merhumun da içinde yer aldığı alabildiğine hasbi, alabildiğine samimi bir ortamın bu şehirde onlar tarafından tesis edilmiş olmasıydı. Bu hasbi ve samimi ortam 28 Şubat sürecine kadar varlığını sürdürdü Ankara’da. Neyse, bunlar bir başka bahs –i diğer. 28 Şubat süreciyle ilgili bir şeyler söylenmesi gerektiğinde dile getiririz bunları.

Merhum Ramazan Dikmen gidince fark ettim Ramazan Dikmen’in Ankara’daki varlığının benim için ne anlama geldiğini. Yanlış anlaşılmasın, “kör öldü badem gözlü, kel öldü sırma saçlı oldu” sözünün taşıdığı anlamda gidince ne anlama geldiğini fark etmek değil bu! Çok kişisel, belki de çok faydacı bir anlam olarak görünse de benim açımdan kelimenin tüm anlamlarıyla ontolojik bir anlam taşıyormuş merhum Ramazan Dikmen! Benim için bir güvenlik şemsiyesi, her darda kaldıkça sığınılacak bir liman olarak görüyormuşum onu. Son anlarında yanında değildim. Merhumun yanından ayrıldıktan 4 – 5 saat sonra gittiği haberini aldık gecenin sabaha devrildiği sıralarda. Telefonu kapattığım anda fark ettim merhumun benim için ne anlama geldiğini. Ankara’da olması bana güven veriyormuş. Darda kalırsam sığınabileceğim bir liman, altında kendimi güvende hissedeceğim bir güvenlik şemsiyesi imiş. Ramazan Dikmen’in gidişiyle Ankara’da korunmasız, savunmasız kaldığımı hissettim. Bunun beni ne kadar sarstığını tahmin edebilir misiniz bilmiyorum.

Ramazan Dikmen’in sözcüklerle fotoğrafını çizmenizi istesek, neler söylersiniz?

Ramazan Dikmen’in kelimelerle bir resmini çizmek benim açımdan hem çok kolay, hem de alabildiğine zor bir durum. Kolay, çünkü merhuma dair kullanacağım hassasiyet içeren her kelime tam da yerine oturacak, Ramazan Dikmen’de bir karşılığını bulacak. Olumlu bir içeriğe sahip, özellikle de dinî hassasiyete atıf yapan her kelime merhumun kelimelerle resminin çizilmesine ilişkin bir boşluğu doldurur. Çok zor, çünkü resim çizmekte kullanacağınız her kelime mutlaka bir tarafı eksik bir resmin ortaya çıkmasına zemin hazırlayacak. Bunu biliyor olmak da, bana eksik kalacak bir resme başlamanın tereddütlerini yaşatacak. Belki anlatacağım şu tablo ne demek istediğime bir nebze olsun tercüman olabilir: Ramazan Dikmen’in anne ve babası resmi anlamda, devletin baktığı pencereden ümmî idiler. Balıkesir’in Dursunbey ilçesinin bir dağ köyü olan Karyağmaz Köyü’nde yaşadılar hayatları boyunca.

Babası Tek Parti yıllarında yol vergisini ödeyemediği için Zonguldak’taki kömür madenlerinde cebren ve rızası dışında çalıştırılmaya götürülenler arasındaydı. Dayanamayıp kömür madeninden firar ettikten sonra eşi, çocukları, kardeşinin eşi ve çocukları jandarma tarafından yayladan alınıp rehin tutulmuş bir geçmişe sahipti. Jandarma tarafından rehin alınan eşler ve çocuklar köy odasının altındaki hayvanların bağlandığı dama hapsedilmişler. Ciddi anlamda eziyet de edilmiş. Hem kendisi, hem kardeşinin arkasından dağlarda epey jandarma dolaştırmışlar. Jandarma dediğin öyle durduğu yerde duran bir yaratık değil ki! İki kardeşin arkasından Tek Parti devrinin jandarmaları epey mavzer kurşunu atmışlar! Sadece onlar değil, köy muhtarı da epey sıkıntı çekmiş merhum Ramazan Dikmen’in babasının bu firarından!

1983 yazında Karyağmaz Köyü’nün dağlarından kamyonla tomruk çekiyorduk. Dağda olmanın da rahatlığıyla kafamı usturaya vurdurmuştum ve dağda olmanın taşıdığı rahatlıkla ve başımı yaz güneşinden korumak amacıyla başıma da bir kep geçirmiştim. Tomruk çekerken tomruk saran işçilerin dışında kimseyle muhatap olmuyorduk. Arada bir köye uğruyor, ebelerimi ziyaret ediyor, hayır dualarını almaya çalışıyordum! Merhum Dikmen’in annesine biz kambur ebe diyorduk. Çektiği sıkıntılar onun belini iki büklüm hale getirmişti çünkü! Başımda keple kambur ebeme ilk gittiğimde kapıda beni o halde görmüş ve başımdaki kepi kastederek “Sen de mi Ankara’dakinin çocuklarından oldun? Git, git. Bir daha da buraya böyle gelme! Bana böyle gelme!” diyerek evden kovmuştu beni! Bu sözdeki Ankara’daki ifadesinin kime işaret ettiğini, kep takmanın neye işaret ettiğini söylemeye gerek yok sanırım! Bilmem hem anne – babasının, hem merhumun taşıdığı hassasiyet hakkında bir şey ifade eder mi bu iki sahne, bilmem hassasiyeti ifade edebildim mi?

Merhum Ramazan Dikmen kambur ebemizin en küçük ve sekizinci çocuğuydu. Ve böyle bir hassasiyete sahip resmi anlamda ümmî bir anne – baba tarafından mayalanmış, yetiştirilmiş biriydi. Böyle bir anne – baba tarafından mayalanmış birinin, bir de bölgemizin (Balıkesir, Kütahya, Manisa) şirazesi Sarı Hoca namıyla maruf bir âlimin önünde diz çöktüğünü, hafızlık yaptığını, ilk temel Arapça bilgilerini talim ettiğini gözünüzün önüne getirin! Bunlara ilaveten İstanbul’da imam hatip lisesinde okuduğunu, o yıllarda da başta Necip Fazıl Kısakürek olmak üzere, Sezai Karakoç gibi şairlerin kitaplarıyla kendini eğittiğini gözünüzün önüne getirirseniz ortaya nasıl bir resim çıkabileceğini sanırım tahmin edebilirsiniz! Fakat yine de ortaya çıkan resim bir tarafıyla mutlaka eksik kalacaktır!

Alaeddin Özdenören, Ramazan Dikmen’in öyküleri için şöyle söyler: “Öykülerinde sessiz suyun yere damlayışı, bir çiçeğin kokusu, içten söylenmiş bir söz, sanki bu dünyaya ait değilmiş izlenimi veren anıların birdenbire canlanması ve sonra kayboluşları. Öyküleri açık seçik bir ruh hâlinin verimleri.” Bu sözlerin penceresinden bakarak, sevgili Dikmen’in en sevdiğiniz öyküsü hangisidir? Ve hangi öyküsünün Dikmen ile bütünleştiğini düşünürsünüz?

Ramazan Dikmen’in neredeyse hikâyelerinin hepsini severim. Bir hikâye derseniz isim vermekte zorlanırım. Muhayyer’i, Ağlama Güncesi’ni, Afife Ablanın İncileri’ni severim. Yakın’ı da çok severim mesela. Bunların içinden en çok denilebilecek birini seçmekte sahiden zorlanıyorum.

Ramazan Dikmen’le bütünleştiğini söyleyebileceğim bir hikâye ismi vermekte de zorlanıyorum. Çünkü merhumun farklı ruh halleri, o ruh hallerine uygun tavır ve davranışları vardı. Belli dönemlere ayırmak bile mümkün olabilir bu hallerinden hareket ederek. Bir dönemi için mesela Muhayyer merhumla bütünleştiğini düşündüğüm bir hikâye iken, bir başka dönemi için aynı hikâye uzaktan yakından Ramazan Dikmen’i andırmaz bile, bırakın bütünleşmeyi!

Ramazan Dikmen’i yakından tanıyanlar, onun sürekli bir yalnızlık hâlinde olduğunu söylerler. Kalabalıklar içindeyken bile yalnızlığıyla yürüyebilen, yalnızlığıyla çoğalabilen biridir Dikmen. Dikmen’i yakından tanıyan biri olarak onun, yalnızlığı bu denli kuşanması konusunda neler söylersiniz?

Yalnızlık hemen her sahici ve büyük sanatçının ayrılmaz bir parçasıdır neredeyse! Merhumun yalnızlığı hem sahici bir sanatçı olmasından neşet ediyordu, hem de etrafında neredeyse onu onun arzu ettiği tarzda anlayan insan yokluğu çekmesinden kaynaklanıyordu. İki yıl önce İstanbul’da Ramazan Dikmen’i anma programı yapılmıştı. O program öncesi Tükenerek Çoğalmak isimli kitabını yeniden gözden geçirirken bir ayrıntı dikkatimi çekti mesela. Edebiyatla, hele de eleştiriyle uzaktan yakından bir biçimde ilgileniyorsanız sayacağınız üç beş isim arasında mutlaka Orhan Koçak ve Nurdan Gürbilek isimleri yer alır. Şimdi hangisinde gördüğümü hatırlayamayacağım, ama edebiyat ve eleştiri nazariyeleriyle ilgili bir yazısında bir tavırdan, bir yaklaşımdan bahsediyorlardı. 2011 veya 2012 yılıydı. Oysa aynı meseleye merhum Dikmen 1990’lı yılların başlarında Kayıtlar dergisinde dikkat çekmişti bile!

Bu iki ismi özellikle verdim. Türkiye’nin en önemli, en öncü edebiyat eleştirisi teorisyenleri arasında sayılırlar. Ayrıca edebî kanonun en muteber edebiyat eleştirmenleri arasındadır bu iki isim! Oysa merhum Ramazan Dikmen o öncü isimlere en az 20 yıl takmıştı, ama görülmemişti ne yazık ki!

Merhumun yalnızlığının sebeplerinden biri de söylediklerini anlayacak insan yokluğu çekmesiydi ne yazık ki! Tavır sahibi olması, hassasiyet gösterdiği meselelerde üslubunun çok sert olması (sözel olarak) anlaşılmasını bir yerde zorlaştırıyordu da. Edebiyatla ilgilenenlerimiz de dâhil merhumun ufkunun epey gerisindeydik ve onun dikkatine sahip değildik ne yazık ki!

Ramazan Dikmen deyince, aklımıza, Alaeddin Özdenören, Hasan Aycın, Fethi Gemuhluoğlu gibi isimler de geliyor. Biri diğerini hatırlatan bu şahsiyetler, bize kan bağından daha yüce bir bağın olduğunu gösteriyor, kardeşlik bağını… Bu insanları bu denli birbirine bağlayan, gönüllerini bu denli yakınlaştıran neydi? Neden şimdi böyle dostluklara rastlayamıyoruz?

Bu insanları birbirine bu kadar kopmaz bağlarla bağlayan en önemli sebebin, hepsinin de bir dert sahibi, bir mesele sahibi, bir tavır sahibi olmaları olduğunu düşünüyorum. Dert derken herhangi bir marazı kastetmiyorum! Bu isimlerin hepsi de hemderd – hemhal olabilme istidadında olan isimler. Onun için merhum Fethi Abi’nin maruf namı Türkiye’nin Muhtarı idi mesela! Hepsi de hassasiyet sahibiydiler. Hepsi de bir mesele sahibiydiler. Hepsi de Müslümanlara karşı alabildiğine yumuşak bir tavır takınmayı üzerlerine yakıştırabilen insanlardı. Hepsi de sahici birer sanat istidadına sahiptiler.

Şimdi böyle dostluklara neden rastlanmadığının sebeplerini teşrih masasına yatırmak bile çok uzun bir yazı kaleme almayı gerektirir. Toplumsal sebepleri var, konjonktürel sebepleri var, kişisel sebepleri var. Sizin anlayacağınız var da var! Kimsenin durup da bulutları seyretmeye vakti yok ama! Hız dediğimiz şey her ne ise işte o hiçbirimizin durup bulutları seyretmesine izin vermiyor! Biz de kendimizi maalesef bu hale teslim etmiş vaziyetteyiz! Çok ciddi bir zihniyet dönüşümü yaşıyoruz son 10 – 15 yıldır. Zihniyet dönüşümüyle birlikte mekân değişimi de yaşıyoruz, kişilik – kimlik değişimi de! Batılı zihnin dayattığı bir “birörnek” insanlar haline geliyoruz. Beslenme tarzlarımız bile birörnek hâle geldi. Biliyorsunuz nasıl beslenirseniz karakteriniz öyle belirlenir! Nasıl beslenirseniz bedeniniz öyle biçimlenir! Bedeninizle birlikte, karakterinizle birlikte hassasiyetleriniz de değişir! 5 – 10 dakika içinde ayaküstü karnını doyurma gayretinde olan birinin durup bulutları seyredecek zamanı olur mu? Durup birisiyle iki satır sohbet edecek zamanı olur mu hiç? İki satır sohbet edemeyen biri kiminle hemderd – hemhal olabilir ki? Biriyle hemderd – hemhal olmadan dostluk nasıl tesis edilebilir ki? Kaldı ki hassasiyet sahibi olmak bizim mahallemize uğrasın! Ayrıca Kuran’da kâfirleri, şeytanı dost edinmememiz konusunda defalarca uyarılıyoruz. Biz şimdi Müslümanlara karşı göstermemiz gereken tavrı Müslüman olmayanlara karşı gösteriyoruz! Bu tavırdan bir dostluk çıkmasını beklemek zaittir gibi geliyor bana!

Rasim Özdenören, “Onu bana en çok hatırlatan bir hayıflanma ünlemi olur.” der Dikmen için. Ali Sali’ye en çok ne hatırlatır Dikmen’i?

Lapa lapa yağan karda sessizce, hiç konuşmadan sigara tüttürerek saatlerce yürümek, hemen ardından da sıcak ve demli çaylar içmek hatırlatır en çok. O dumanı üstünde tüten çayları içerken, bir yandan da radyodan fasıl dinlemek gerekir! Bir de tabii Ömer Lekesiz ve Ahmet Şirin’le saatlerce herhangi bir meselede tartışmalarını hatırlarım arada bir. Çünkü o tartışmalardan o kadar çok şey öğrenmişimdir ki, anlatamam! Hassasiyet kelimesini en çok ona yakıştırırım mesela! Ne zaman hassasiyet kelimesi geçse, bir vurdumduymazlıkla karşılaşsam ilk hatırladığım Ramazan Dikmen’dir!

Dikmen’in ilk kitabı Kıyıya Vuranlar vefatından bir yıl önce, ikinci kitabı Afife Ablanın İncileri ise vefatından sonra yayınlanıyor. Kıyıya Vuranlar, Türkiye Yazarlar Birliği 1997 Hikâye Ödülü'nü kazanan bir kitap. Öyküleri dışında da deneme ve çevirileri var. Eğer ömrü vefa etseydi, Dikmen’in yapmak istediği ilk şey ne olacaktı? Hastalığı döneminde, hastalığını yendikten sonra üzerinde çalışmayı düşündüğü bir kitap projesinden bahsetmiş miydi?

Her ölüm zamansızdır, her ölüm erkendir biz geride kalanlar açısından. Oysa hiçbir ölüm zamansız ve erken değildir. Onun için merhumun ebedî yurdumuza hicreti bizim için erken ve zamansız olsa da, onun açısından her şey tam zamanında gerçekleşmiştir. Yine de ömrü vefa etseydi, yapmayı istediği ilk iki şeyden biri hacca, ya da umreye gitmek ve hafızlığını yeniden pişirmekti. Hafızlığı epey pişkin olmasına rağmen yeterli görmez ve yeniden pişirmek isterdi hafızlığını. Son okuduğu kitaplardan biri olan Cenab –ı Ali Efendimiz’in Nehc –ül Belağa’sını okurken, tırnak içinde “gavur” kitaplarını okumakla geçirdiği günlerine kayıp günler olarak baktığına şahit olmuştum. Bu söylediklerimin yanlış anlaşılmasını istemem. Hafız olan arkadaşların birçoğunun içine düştüğü psikoloji benzer sayılabilir. Özellikle hafızlığı zayıfsa (aslında gelenekte çürükse denir) içine düşülen pişmanlıkların başında Kur’an dışında okunan kitaplar gelir!

Birçok kitap tasarısı vardı. Yazılacak o kadar çok şey vardı ki! Bunların birçoğunu gerçekleştirebilmek sağlıklı bir ömür sürenler için bile mümkün değildi! Özel bir kitap tasarısından bahsettiğine ben şahit olmadım, ama “Medine sokaklarında bir köpek olsaydım keşke” cümlesini sık sık kurduğuna şahit olundu! Ebedî yurdumuza hicretinden çok kısa bir zaman önce bir gazetede sanat edebiyat sayfasında köşe yazmaya başlamıştı! Galiba iki yazı yazabildi ve bu yazıları yayınlandıktan sonra emr –i Hak vâki oldu. Ağrılarından nefes alabildiği zamanlarda birtakım notlar tuttuğunu biliyorum. Özellikle hastalığı ve ağrıları üzerine tuttuğu notların pek kıymetli olduğunu düşünüyorum. O notların hepsi yayınlandı mı bilmiyorum. Terekesi Ömer Lekesiz’de diye biliyorum. Kıyıya Vuranlar’ın dışındaki kitaplarını Ömer Abi yayına hazırladı. Bu kitapları edebiyatımıza kazandırmakta gösterdiği gayret ve harcadığı emek görmezden gelinemez.

Ramazan Dikmen’e vefasızlık edildiğini, onun emeğinin geçtiği yerlerde hakkının verilmediğini düşündüğünüz oluyor mu?

Kime vefasızlık edilmedi ki bu ülkede! Ramazan Dikmen hepimizin gideceği yurda bizden önce giden birisi olarak hayatında görmediği vefayı yokluğunda görür gibi oldu! Kıyıya Vuranlar sizin de dikkat çektiğiniz gibi ebedî yurdumuza hicretinden çok kısa bir süre önce ancak kitap olarak çıkabildi. Oysa o hikâyelerin çok daha önce kitap olarak okur karşısına çıkması gerekiyordu. Kayıtlar dergisi başta olmak üzere kaleme aldığı edebiyat üzerine yazıları da çok önce kitaplaşması gereken yazılardı. Az önce de dikkat çekmeye çalıştım, edebî kanonun en muteber edebiyat eleştirmenlerine nereden baksanız 20 yıl takmıştı. İltifat görseydi, ömrü vefa etseydi Türkiye’nin önemli bir düşünürü olarak görecektik onu. Nasip değilmiş. Geride kalanlar açısından beklenmedik ve zamansız olan ölümü, Türkiye düşünce hayatı açısından da çok ciddi bir kayıptı. Ve bunun ne yazık ki farkında olmadık. Bunun farkında olunsaydı, en azından hayatta olan ve düşünce üretmeye çaba gösterenlere önem verir ve onlara itibar ederdik. Ne yazık ki onları da görmezden geliyoruz!

Bunlar merhumun kalemine yaptığımız haksızlık çerçevesinde ilk anda dile getirilebilecek olanlar. Merhum Ramazan Dikmen, DPT’de orta düzeyde bile sayılamayacak bir memurdu! 1980’li yılların ortasında imam hatip lisesi mezuniyetinden dolayı Maliye’de müfettişliği verilmemişti. Uğradığı bu mağduriyet sonraki yıllarda bir biçimde telafi edilebilecekken, mevki ve makam sahibi büyüklerimiz tarafından mağduriyeti giderilmemişti mesela! Başka meselelere girersek tırnak içinde “biz”im vefasızlığımız üryan olarak karşımıza çıkacak! İyisi mi biz açmayalım kutuyu!

Ramazan Dikmen’in şimdiye değin hiç konuşulmayan ya da bilinip de göz ardı edildiğini düşündüğünüz ve mutlaka üzerinde durulması gerekir dediğiniz, işaret etmek istediğiniz, dikkat çekmek istediğiniz bir yönü var mıdır?

Var! Fakat bu nasıl dile getirilir, bunun üslubu nedir bilemiyorum!

Belki de yitirdiğimiz için dilini tespit etmekte zorlandığımız bir hâlimizi de dile getirmiş olacağımız için üslubunu bilmiyoruz! Habil – Kabil hadisesinden bu yana iki ayrı kesim olarak yaşıyoruz beşer hayatımızda. Bunun ara bölgesi yok. Ya Habil’in yanındasın, ya Kabil’in. Eğer ara bölge kabul edilirse bir de müellefe –i kulûb var. Merhum, Müslümanlar için alabildiğine rikkat sahibi biriydi. Öteki kesim için ise alabildiğine sertti. Bir kalem erbabı olarak meşruiyeti başka yerde aramıyordu. Bu iki hâli de ne yazık ki yitirmediysek bile ilgi alanımızın dışında tutuyoruz! Ömrü vefa etseydi ve bugünleri görseydi karşımızda çok cevval bir polemik ustası bulacaktık muhtemelen!

Şiir olarak çok iyi birkaç şiirini okumuştum. 1998 yılı Nisan ayında İstanbul’da Kızlarağası Medresesi’nde ilk anma etkinliğini gerçekleştirmiştik. Kanal 7 televizyonu bir program da hazırlamıştı o etkinlikten hareket ederek. Merhum Ramazan Dikmen’in şiirlerinden birini o programda seslendirmiştim! Programı izleyemediğim ve kaydedemediğim için o şiirin hiç değilse seslendirilmiş hâli birilerinde var mıdır bilmiyorum! Belki kayıtlar Kanal 7’de vardır. Onu da bilmiyorum. O şiir de içinde olmak üzere benim gördüğüm ve okuduğum şiirleri terekesi arasında yer alıyor mu, onu da bilmiyorum! Fakat ebedî yurdumuza hicretinden sonra kitaplaştırılan çalışmaları arasında o şiirler yer almıyor ne yazık ki! Onlar ortaya çıkarılsa kendileri büyük şair pozlarında ortalıkta dolaşanlar şiir nasıl yazılırmış bir görseler isterdim! Merhumun şiirleri o şairlerin şiirlerini çöpe gönderecek kadar başarılı şiirlerdi çünkü. Bir gün ortaya çıkar mı bilemiyorum!

Bir de şu var: Bir hikâyesinde de anlattığı gibi Şubat ve yaz tatillerinde Karyağmaz Köyü’nde merhum Ramazan Dikmen’in evinde (yani bizim kambur ebe dediğimiz annesinin evinde) duvar gazetesi çıkarılırdı! Duvar gazetesi dediysem küçümsememek lazım! O duvar gazetelerinde yayınlanan yazı, hikâye ve şiirleri bugünün edebiyat dergisi olarak değerlendirilen dergilerinden hangisine gönderseniz yayınlanacak kalitede ürünlerdi hepsi de! Çünkü o metinlerin duvar gazetesinde yer alıp almamasına karar veren Ramazan Dikmen’di! Hatta birçok dergide o duvar gazetesinde yayınlanan kalitede yazı, hikâye ve şiir yayınlanmıyor şimdi! Merhumun terekesi arasında o duvar gazetelerinin örnekleri var mı, onu da bilmiyorum ne yazık ki! Terekesi arasında çıkarsa onların da yayınlanması çok iyi olur gibi geliyor bana!

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim. Merhum Ramazan Dikmen’i anmamıza, onu hayırla yâd etmemize vesile oldunuz. Çok teşekkür ederim.

 

Konuşan: Hatice Ebrar Akbulut

Yayın Tarihi: 12 Nisan 2016 Salı 15:44 Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2016, 15:07
banner25
YORUM EKLE

banner26