Ali Ayçil: Şiir bizimle ilgili tek gerçek haberdir

Türk şiirinin önemli isimlerinden Ali Ayçil ile çocukluğuna, şiirine, edebiyata ve tecrübelerine dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Deniz Demirdağ'ın röportajı.

Ali Ayçil: Şiir bizimle ilgili tek gerçek haberdir

Hayat hikâyenizi bir de kendi ağzınızdan dinlemek isteriz…

Erzincan’ın Çayeli ilçesinde doğdum. Çocukluğum, ilkokul, ortaokul, lise yıllarım bu ilçede geçti. Nispeten toprakları geniş bir taşra ailesinin çocuğuyum. Bu yüzden çocukluğuma; bölgenin tabiatı, bitkileri, hayvanları, mevsimleri ciddi oranda sinmiş durumdadır. İlk kitap okuma kültürümü de ortaokul, lise yılları arasında edindim diyebilirim. Okulumuzun güzel bir kütüphanesi vardı. Çift kanatlı bir kapının ardında çoğu Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılmış klasikler yer alıyordu. Yıllar sonra şunu anlıyorum ki kitap sevgisi, kitaplara ilgi sadece öğretilen bir şey değil, bazen de içimizden gelen bir şey. Babamı erken yaşta kaybettik, doğal olarak bir baba sınırı ve baba kültürü olmadan büyümüş birisiyim. Baba sınırının olmamasına da çok şey borçluyum çünkü babanın olmayışından kaynaklanan pek çok yoksunluk var ama olumlu tarafları da vardı. Mesela, ben bu yoksunluğun getirdiği özgürlük duygusunu zaman içerisinde edebiyata yansıttığımı düşünüyorum. İki ablam bir de benden küçük erkek kardeşim var.

Ablanızın okula başlaması sizin de erken yaşta okula başlamanıza sebep olmuş? Bu hikâyeyi bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Ablamla aramdaki yaş farkı çok azdır. O zamanlar okulun iki kadın öğretmeni vardı. Doğunun ağır kış mevsiminde okul lojmanları okula çok uzak olduğu için bizim haremlik selamlık diye ayırdığımız evimizin selamlık kısmındaki odada kalıyorlardı. Yani kışın ağır zamanlarında öğretmenler doğal olarak bizim hanemizin bir parçası oldular. O zamanlar ben de evde sıkılıp ablamın peşinden okula gidiyorum, dersin ortasında kapıyı açıp sınıfa giriyorum. Babam, bu hâlimi görüp muhtemelen öğretmenlerden özür dileyip bu durumla ilgili ne yapabiliriz deyince, öğretmenler ilk dönemin yarısında beni okula aldı. Sınıf arkadaşlarımdan çok geride kalmıştım. Onlar alfabeyi sökmeye başlamıştı. Beni de onlara yetişeyim diye çok sıkıştırıyorlardı. Çocuk aklımla da şunu düşünüyordum; bu öğretmenler bizim evimizde kalıyorlar, yemeklerini bizim evimizde yiyorlar, sobalarını annemler yakıyor, bana niye böyle kötü davranıyorlar… Ama öğretmenim ilk dönemin sonunda karne alacağımız zaman beni diğer arkadaşlarımın seviyesine yetiştirdi.

Bu konuda da zaman zaman paylaştığım bir hatıram var: Dönem sonunda öğretmenimiz bana okula geç başlamama rağmen okumayı çok güzel söktüğüm için bir masal kitabı hediye etti. Bu benim hayatımda aldığım ilk hediyeydi ve ailem tarafından verilen bir şey değildi. Bir öğretmen tarafından verilen bir masal kitabı. Doğal olarak orada, o çocukluk dünyanızda bir onur duygusu yaşıyorsunuz. Seçilmiş olma ve o kitabın size verilmiş olması çok kıymetli bir duygu. Hayatta çok değişik mesleklere meyil eden insanlar var. Bu ister fiili meslekler olsun ister soyut sanatla ilgili olsun, kuşkusuz bir kısmı kabiliyetle ilgili ama bir kısmı da çocukluğumuzla doğrudan ilgili. Lise kütüphanesini büyülü bulmamın altında karlı bir kış günü bir ilkokul öğretmeninin elime tutuşturduğu masal kitabının etkisi mutlaka vardır diye düşünüyorum.

Yazmaya nasıl ve nerede başladınız?

İlk yazım Çayırlı ilçesinde bir tek sayı çıkan “Çayırlı İlçe Gazetesi”nde ve ben lise ikinci sınıftayken yayınlandı. O kadar çocuk arasında benim yazımın yayınlanma sebebi torpildi. Çünkü kasabanın avukatı olan dayım Avukat Zihni Soydemir, aynı zamanda kaymakamlığın çıkardığı bu gazetenin de Genel Yayın Yönetmeniydi. Yani yazmaya dayıdan torpilli olarak başladım. O zamanlar fen bilgisi dersi öğretmenim Celal Arıcı bana bir yazı yaz, dedi. Yazıyı yazdıran fen bilgisi öğretmeni olduğu için doğal olarak konu başlığı da ona göre şekillendi. “Nükleer Enerjinin Faydaları” hiçbir şekilde bir edebiyatçıyı müjdeleyen bir yazı değildi. Ancak yakın zaman da bir arkadaş benimle ilgili bir çalışma yaptığı için benden o yazıyı rica etti, ben de çıkardım tekrar okudum. Lise ikinci sınıfta yazdığım o yazının hiç de teknik bir yazı olmadığını gayet edebi bir kumaşla yazıldığını gördüm. Aslında daha o zamandan, elimde en azından kendi geçmişimi görebileceğim bir metin var, diyebilirim. Metne baktığımda cümlelerimle meseleyi muntazam ve derli toplu anlatabilmiş olduğumu gördüm. Sonrasında üniversitenin daha ilk yılından itibaren ciddi bir şekilde kalem çalışmaya başladım. Denemeler, şiirler yazıyordum. Hatta müstear isimle İstanbul’daki birkaç dergiye yazı gönderdim onlar da yayınladı. O zaman siyasi ortam da var tabii o yüzden kendi ismimle göndermeye cesaret edemedim. Bir de insan önce başkası olarak kendisini denemek istiyor. Yani yenilen ben değil de müstearım olsun fikri oluyor.

Çok yazdım ama o müstear isimle yazdığım yazılar dışında da hiç birini hiçbir yere göndermedim. Bunun haricinde daima bir çalışma masam oldu. Öğrenci evinde bile bana ait bir masam oldu. Akşam bir atölyede çalışır gibi kendi masamın başında okuyacağım ve yazacağım şeylerle alakadar oldum. Yani herhangi bir sebeple herhangi bir yönlendirmeyle yazıya ya da edebiyata girmiş birisi değilim. Ben doğamın bir parçası olarak başladım. Doğal bir akışta gerçekleşti bu eğilimim. Şuanda oturduğumuz masaya gelene kadar başka bir hayatı hiç aklıma getirmedim. Ama bu edebiyat serüveni yağdan kıl çeker gibi yürüyen bir serüven midir? Hayır! İnsanlar bazen hikâyenin sonuna odaklanır. Hikâyenin meşakkatlerini görmezler, özellikle de gençler. Zannediyorlar ki bir zıplamada çıkılmış hayatlar var. Hayır, böyle bir şey yok. Ekonomik sıkıntılarda dâhil yazınsal sıkıntılar da dâhil; yayınlanmamış şeylerin o başımızdan kaynar su dökülmüş duygusunun bıraktığı o durumlar da dâhil bir sürü iniş çıkışlar yaşıyoruz. Âdeta bir mehter birliği gibi iki ileri bir geri gidiyoruz. Eğer yaptığınız şeyleri seviyorsanız, önemsiyorsanız ve yolculuğunuza inanıyorsanız; doğrusu yolun hâlleri de cefası da kendi içinde zevkli bir hâl alıyor. Benim şansım edebiyatın içinde yaşama olanağı bulmuş olmam.

Şiire veya yazmaya yeni başlayanlara neler önerirsiniz?

Biz Türkler, özellikle de erkekler hayatlarının bir döneminde mutlaka şiir yazarlar. Doğal olarak şiir Türkiye’de çok geniş bir alanda mevcudiyetini koruyor. Sözlü bir kültürden gelen bir toplum dertlerini tabii ki şiir yoluyla anlatacak. Bundan dolayı da şairin çalışma masası ya da şairin şiir işleyişinin tek bir tarzda olmadığı kanaatindeyim. Mesela, bir anlığına gelen ve senden patlayarak çıkan havayı fişek gibi dizelerde vardır. Birike birike damlaya damlaya içinde göl olan ve aynı sessizlikle dışarıya akan dizeler de... Bazen de bir şairde birden fazla durum olur. Şairin çalışma masasının ayrıntısına çok girmeden şunu söyleyeyim; edebi metinler içerisinde müzik ve şiir çok kıskançtır. Çünkü sürekli ruhsal olarak bir şiiri bulma, bir şiiri söyleme, bir şiirle hayata bakma hâlini korumanız gerekiyor. Yani biz buna şair kimliği diyoruz. Bu yüzden de şairlik yorucudur. Mesela, Yahya Kemal’i düşünün bütün ömründe yazdığı şiirler ince bir kitabı geçmiyor. İsmet Özel’in, Sezai Karakoç’un kitaplarına bakın kitaplıkta bir raflık yer tutarlar... Bu yüzden şiir kitapları ve içerisinde yer alan şiirin sayısı çok önemli değildir. Bir tane çok sağlam şiir yazarsınız ve bütün bir edebiyat tarihi boyunca sizden bahsedilir. Ama şunu da sizinle paylaşmak isterim; şiir gençken size çokça eşlik eden elde tutulması kolay ama ileri yaşlarda elde tutulması çok zor bir edebiyat tarzıdır. Âdeta sizin ve duygularınızın hep genç kalmasını ister. Mesela, gençken dünyaya karşıysanız bu fikrinizi korumanızı ister, dünyayla uzlaşmanızı istemez. Uzlaşmaya başladığınızda ise artık sizdeki ocağını söndürmeye başlar. Bu yüzden şiir yazmaya devam ediyorsak bu bizim kendi sağlamamızdır. Aynı zamanda da firavunlaşmadığımızı, kapitalizmle uzlaşmadığımızı, insanlara karşı zalimleşmediğimizi ve insanlık tarafından kullanılan çürümüş dillere teslim olamadığımızı gösterir.

Bir de şiiri konuşuyoruz ama genellikle okurunu konuşmuyoruz. Bu da çok önemli bir husus, çünkü şair ve okuru, şiir denen bütünün parçalarıdır. Doğal olarak şair nöbet yerini terk etmiyor ama okur nöbet yerini terk ediyorsa orada da bir sıkıntı var demektir. Bundan dolayı bir ülkenin kültürel ve sosyolojik özgül ağırlığı, şair ve okurunun sayısı ölçüsündedir. Diyelim ki Türkiye de birkaç bin tane çok iyi şiir okuru varsa ve diyelim ki birkaç tane de iyi şair varsa bu o ülkenin kalbi sağlam demektir.

Şiirin insana aslını gösterme sanatı olduğunu ifade ediyorsunuz. Şiir insana aslını nasıl gösterir?

Şiir bizimle ilgili tek gerçek haberdir. Kutsal kitapları bir kenara koyarsak insanla ilgili yazıya dökülmüş en hakiki haberdir. Burada neyi kastediyoruz? Normalde varlığımız kullandığımız dilin imkânlarıyla sınırlandırılmıştır. Yani Orhan Veli’nin anlatamıyorum dediği bir sınır vardır. Herkesin hayatında çok sık ya da belli aralıklarla bir anlatamama durumu vardır, her insan bir yerden sonra anlatamaz. Neyi anlatamadığımız bir tarafta, anlatmak için kullandığımız malzeme de öbür tarafta…

Bir; anlatamadığımız şey var bir de dil var. Ya dil yetmiyor anlatamıyoruz ya da içimizdeki şeyin ne olduğunu bir türlü idrak ve tarif edemiyoruz. Şiir bu anlatamama durumunu, bize ait gerçek haberi yapar. Bu yüzden hem okuyan hem yazan arasında özel bir bağ oluşturur. İkincisi şiir, roman gibi hikâye gibi bütünüyle edebiyatın dünyevi yanıyla ilgili bir tarz değildir. Şiir daha çok müziğe yatkın ve ontolojik bir daldır. İlk insandan beri süregelen dünyada bulunma şaşkınlığının her yeni kuşak tarafından dil üzerinden tekrarlanmasıdır. Bu şaşkınlığı ne kadar çok hissediyorsak o kadar çok da dünyayı anlıyor ve hatta hoş görüyoruz demektir.  

Bu yüzden şiir, evren içerisinde küçük bir yıldız da yaşıyor olmanın ve onun dışındaki hiç bir şeyi çözememiş olmanın, hatta hâlâ orayı bile çözememiş olmanın tedirginliğini taşır kendi içinde. Doğal olarak tüm bunları günlük bir dille anlatamazsınız. Ya müzikle anlatırsınız ya da şiirle anlatırsınız. Bir de şiir öldü gibi şeyler söyleniyor ki bu mümkün değil. İnsan var olduğu, doğduğu müddetçe her insanla beraber yeni bir şiirsel durumda dünyaya geliyor demektir. Ama kabul etmek gerekir ki şiir; dikey olarak ontolojik, yatay olarak da kendi zamanına aittir. Yani bugün biri divan şiiri yazsa muntazam bir şiir de yazmış olsa dilini anlamadığımız, ne söylediğini bilmediğimiz bir şeyin mekanizmasını kabul etmek mümkün değildir. Yani çağınızın dilini kullanmak, çağınızın imkânlarını kullanmak, çağınızın imkânları üzerinden konuşmak da çok önemlidir.

Hakkında kolay kolay konuşulamayacak kadar derin ve içten şiirler okuyoruz kaleminizden. Kendine has düzeniyle karşımıza çıkan şiirlerinizin oluşum süreci nasıl gelişiyor?

Açıkçası ben genellikle bunaldığımda yazdım ama küçük küçük topladığım bir kısım notları okurken oradan bir şeyler hissederek yazdığım da oldu. Ansızın bir şiirin ana malzemesinin ortaya çıktığı da oldu. Burada şiirin hangi ortamlarda ve hangi koşullarda çıktığından çok, benim ancak bir şiirde ifade ederek rahatlayacak bir ruh hali içerisinde olma durumum daim oldu. Ama bunun kaynama noktaları sürekli değişiyor, doğal olarak bazen bir yerde ansızın da gelebiliyor, bazen de uzun süre bekletebiliyor. Kendi içinde bir meşki var. Her halükarda şiirin bir zanaat tarafının olduğunu düzenli olarak onu okumak, onun için oturmak, ona çalışmak gerektiğini de akıldan çıkarmamak lazım.

Özellikle genç kuşak şairler için söylüyorum. Şiirin bir kısım perileri yoktur. İlham kanatlarıyla gelip ben geldim diye kolay kolay kimsenin kapısını çalmaz. Bütün duygular herkesin kapısını çalar; bir ev hanımının da yurtta veya evde yalnız bir öğrencinin de yolculukta camdan karanlığa dalmış birinin de kapısını çalar. Ancak bu duygular, şairi çalışma içerisinde bulursa oradan bir netice çıkar. Bize sıkça soruyorlar ne tavsiye ediyorsunuz, şiirimi belli bir noktaya götürmek için ne yapabilirim, diye. Çokta bir şey söyleyemiyoruz. Bu bizim işimiz hatta mesleğimiz değil, çünkü bu büyük oranda karşı tarafın zekâsına havale edilen bir iş. O yüzden şiir bir başkası tarafından öğretilecek bir şey değildir.

Türk yazar ve şairlerin içerisinde ‘bu kişinin eserleri beni yazar olmak için çok iştahlandırdı’ diyebileceğiniz bir yazar, şair var mı?

Bunu zaman zaman hem sorulduğu için hem de aramızda sohbet ettiğimizde düşündüm. Ben herhangi bir sanatçıya, herhangi şaire, herhangi bir romancıya büyük bir hayranlık duyarak ya da bende böyle olabilir miyim diyerek yola başlamış birisi değilim. Okuduğum ve etkilendiğim kitaplar oldu ama bende bunlar gibi yazayım demedim. Benim edebiyatla kurduğum ilişki dışardan gelen telkinle değil içerden gelen telkinlerle kurulmuş bir ilişki. Hep içimde bir şeyleri anlatmayı arzulayan bir yapı ve ruh hâli vardı. İçimde taşra düzlüklerinden gökyüzüne bakıp büyük şaşkınlık duyan ama bunu bir türlü anlatamayan bir ergen vardı ve bu, ergenlik durumunun ötesinde bir şaşkınlıktı. Dünyadaki hâlim, insanlar, ölüm pek çok şey yankılanıp duruyordu içimde. Dolasıyla da mevcut dille, kullanılan dille bu tür durumları anlatamazsınız. Zaten şiirin devrimci olmasının, isyankâr olmasının sebebi artık resmi hâle gelmiş dilin sınırlarını ihlal etmesidir. Normal hayatımızda da öyle değil midir? Hep sınırlar içerisinde yaşarız. En büyük mutluluğumuzu ve yıkımlarımızı sınır ihlallerinde yaşarız. Yani sınırı ihlal etmediğin zaman vasat olarak tanımlanabilir, hoş görülebilir birisisindir. Şiir dilin sınır ihlalidir. Edebiyatın türleri de belli oranda bize çizilmiş anlam dünyasını aşma arzusudur. Kimisi bunu anlatarak yapar, şiirse çok özel bir oktur, varlığını dilin sınır ihlaline borçludur.

Şiirin bir derdi olmalı mıdır?

Burası çok önemli sorduğunuz içinde teşekkür ederim. Bir kere özellikle şiir bağlamında söylüyorum, şiir bir tebliğ aracı, bir mesaj verme aracı ya da başka bir kısım anlatım yollarıyla beraber kullanılan herhangi araç değildir. Şiirin mesajı bizzat kendisidir. Bu söylediğim cümleyi de ancak edebi zekâsı olanlara anlatabiliriz. Şiir zaten hakikat durumunun parçasıdır ya da bir hakikat durumudur. Hakikat durumu olan bir şeyin ayrıca hakikatini aramak, karpuzun üstüne karpuz yazılmasına benzer. Doğal olarak büyük edebi yapıtların en önemli özelliklerinden birisi herhangi bir mesaj içermemeleridir. Ama bundan daha da önemli yanları büyük bir mesaj içermeleridir. Büyük edebi metinlerin en büyük özellikleri büyük bir mesaj barındırmaları ve bu mesajlarında zaten kendileri oluşudur.

Şiirlerinizin, öykü ve denemelerinizin yaşamla bağlantısı nedir?

Sağ olun, bu güzel bir soru. Ben son derece hayatla ilgili birisiyim. Ancak aynı zamanda da hayata küsmüş gibi duruyor olabilirim. Edebiyatın da tıpkı bizim gibi bugün içerisinde yaşadığımız dünya ile ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum. Doğal olarak yaşamış olduğunuz zamanın dili, ihtiyaçları malzemeleri, şehir yapısı bütün bunlar bizim edebiyatımızın bakış alanına giriyor. Özellikle denemelerimde günlük hayatın içerisinde hissettiğim gördüğüm şeyleri yazdım. Mesela, Üsküdar’da bir çeşmenin kurnasında on beş yıl boyunca oturan ve genç kızlığını gördüğüm insanın bilemediğim bir kederle iki üç kat hızla yaşlanarak çöküşünü gördüm. Bu ağır bir durumdur. Ama aynı zamanda sokakta oynayan çocukları da görüyorum. Yani yaşamdır, karşımızda olan. Bu yüzden edebiyatın dışarlıklı malzemesi hep günceldir. Edebiyatçının ister ileriye ister geriye yapacağı yolcukları mümkün kılan şey; bugünün insanının onu güncelleyebilmesidir. O yüzden edebiyatın bir diğer yüzü de zaman aşımına uğramış durumları güncelleyebilme yeteneğidir.

Şair, hikâyeci, editör kimlikleriniz var. En çok hangisinde kendinizi daha iyi ifade edebildiğinizi düşünüyorsunuz?

İyi bir şiiri hiçbir şeye değişmem. İyi bir şiir için her şeyi heba etmeye daima hazırım. İyi bir şiir sizin insan olarak, varlık olarak, siz olarak, o zaman içerisindeki en orijinal ateşlenmenizdir. Dolayısıyla iyi bir şiirin hazzı çok hususidir. Türk edebiyat tarihinde, Tanzimat sonrası dönemde yazar aynı zamanda az okumuş bir toplumun entelektüel görevlisi de olduğu için merkezinde şair olan pek çok ismin hikâyeler, fikrî yazılar, makaleler yazdığını, toplumsal meseleler hakkında konuştuğunu, fikirler irade ettiğini görürsünüz. Namık Kemal’de de Ziya Paşa’da da Şinasi de de bu böyledir. Cenap Şahabettin çok iyi bir şairdir mesela ama çok güzel düz yazıları da vardır. Ahmet Haşim’in denemeleri mükemmeldir. Çünkü uzun bir dönem Türk matbuatında köşe yazarı ihtiyacını edebiyatçılar karşılamıştır. Peyami Safa, Halide Edip Adıvar…

Bugün de aslında baktığınızda pek çok şair arkadaşımın zaman zaman denemeler, hikâyeler, romanlar yazdığını görüyorsunuz.  Hangisi kalıcı olur onu tabii zaman gösterir. Kısacası benim şiir merkezli bir yolculuğum oldu, şiir dışında diğer türleri yazayım diye özellikle bir çabam olmadı. Sadece bir zamanlar ekonomik nedenlerle gazetelere denemeler yazdım. Politikaya bulaşmayayım, siyaset yapmayayım, tanrıcılık yapmayayım, kimseye ahlak öğretecek tarafım yok öyleyse ne yapabilirim; deneme yazabilirim dedim. Yani deneme benim için mali bir ihtiyaçtan doğdu. Hikâyeler ise o denemeleri yazma serüveninde, günlük malzeme dışında bana misafir gelen benim de ağırlayayım dediğim çalışmalardı. Yoksa şiirin dışına çıkma gibi bir niyetim yoktu, mali ihtiyaçlar olmasaydı muhtemelen o denemelerin hiçbiri olmayacaktı.

Bir yazınızda, “İçimizde ancak okursak, ancak sayfaları çizersek hallolacağına inandığımız meseleler vardı. Kitaba inanırdık, kitaplar üzerinden konuşmaya inanırdık, bir gün kitaplı bir Türkiye kuracağımıza canı gönülden inanırdık.” diyorsunuz. Tükiye toplumunun kitap okuma oranlarını düşündüğünüzde bu hayalin gerçekleşme ihtimali var mı?

Gençliğimde yakın arkadaş grubum hevesin ötesinde deliler gibi okuyan insanlardan oluşuyordu. Erzurum’da ve sonrasında taşrada geçirdiğim süre boyunca o şehrin neredeyse en çok okuyanları mutlaka benim tanıdığım oldular. Bunlar farklı görüşlerde de oldular. Doğal olarak arkadaş grubumuz içerisinde günün belli saatlerinde kitaplardan bahsedilen kitabî bir zamanımız olurdu. Bugün artık şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, seçkin bir insan seçkin bir hâl, millet tarihin ilk anından bugününe kadar hiçbir zaman var olmadı. Yani insanlığın bütününü seçkin bir hâle getirmek gibi bir mecburiyetimiz yok. Artık şunu düşünüyorum; bir ülkede seçkin kılınabilecek insanlar seçkin kılınabiliyorlar mı? Bunu şöyle düşünün: Türkiye’de yüz elliden fazla edebiyat ve Türkçe bölümü var ama bölümlerin çoğunda bir tane günlük edebiyat dergisi okunmuyor. Demek ki seçkin kılamıyoruz. Bütün edebiyat öğrencileri canlı, yaşayan edebiyat dergisi alsın demiyoruz ama en azından edebiyat fakültelerindeki öğrencilerin yüzde beşinin canlı edebiyatı takip etmesi gerekir, bu da o üniversitenin yüzde beş seçkin öğrenci üretebildiğini gösterir. Bunu üretemeyen bir toplum kültürel olarak, zihniyet olarak çöker. Ben Türkiye’deki kitap okuma oranları konusunda çok umutsuz değilim ama seçkin yetişmesi konusunda umutsuzum. Çünkü seçkin insan yetişmesi ve seçkin insan yetiştirmek sadece kitap okumakla ilgili bir şey değil. Seçkinlik dediğim şey kültürel, entelektüel donanımı olan ve yaşadığı zamanın sanatını, düşüncesini takip eden, merak eden bir insan tipidir. Biz burada sıkıntı yaşıyoruz. Türkiye’nin her toplum gibi geleceğini garanti altına alması için zeki, duyarlı, aklı başında çocuklarının eğitimini ciddiye alması gerekir.

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında roman, hikâye, şiir alanlarının hangisinde daha özgün eserler ortaya koyuldu? Hangi alanı daha başarılı buluyorsunuz? Sebebi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Edebiyatımız her ne kadar İslâm’dan öncesi, sonrası, Batılılaşma dönemi, Tanzimat dönemi, Cumhuriyet dönemi, modern, postmodern gibi dönemlere ayrılsa da nihayetinde Türkçe ile yapıldığı için yaklaşık bir 1500-2000 yıllık bir yazınsal serüvenimiz var. Bu sebeple öncelikle büyük bir Türkçemiz büyük bir edebiyatımız olduğuna inanacağız. Türkçenin pratik ve güzel tarafı değişik dönemlerde kendisini hatta algı gözeneklerini yenileyebilmesidir. Türkçe, Ahmet Yesevi’den Yunus Emre’ye, Divan şairlerine ve halk ozanlarına kadar ana anlatım düzeneği genel olarak şiir olan bir dildi. Türkçede şiirin, “Türkçenin atı” olduğunu söyleyebiliriz. Şu şair, bu şair tek tek konuşulduğunda üzerlerinde farklı spekülasyonlar yapılabilir, sevenleri sevmeyenleri olabilir ancak Türkçede şair önemlidir. Ama şair tabii ki!

İkincisi hiç kuşkusuz Tanzimat’tan sonra hayatımıza giren ve bugün gittikçe önemli bir hâl almaya başlayan romandır. Hikâye geleneğimizde ise bir kadim hikâye geleneğimiz vardı bir de Batıdan modern hikâye geleneği aldık. Bence Türkiye’de şu dönemde yıldızı en parlak olan hikâye, özellikle de kadın hikâyeciler. Yani ilginç bir şekilde erkekler şiir, kadınlar hikâye yazıyor. Bir hikâye patlaması yaşıyoruz. Bu patlamaya rağmen özgün metinler de çıkıyor. Tabii baktığımızda çok büyük isimlerimiz var. Tanpınar, dünya çapında bir adam; Peyami Safa’nın “9. Hariciye Koğuşu” çok büyük bir metin. Dönüp baktığınızda romanda da büyük isimler var, hikâyede de büyük isimler var.

Kısacası edebiyatımızın merkezinde hem ontolojik bağlamda hem hakikat bağlamında şiir vardır. Bunun böyle olması da bizim için önemlidir. Çünkü bir dilin, bir halkın edebiyatının merkezinde şiir varsa o dil kötülüğe alışkın değildir. Bu, halk zulme alışkın değildir anlamına gelir. O halk henüz eşyaya tapmamıştır anlamına gelir. Eşyayla arasına mesafe koymayı sürdürüyor anlamına gelir. Çok iyi romanlarımız olduğunu ve dünya çapında hikâyeler yazdığımızı düşünüyorum. Fakat Türkiye’nin küresel güç dünyası içerisindeki yeri çok sağlam olmadığı için ve Türkiye’yle Batı arasında irtibat kuran ve çoğu Batılı olan tiplerin henüz Türkçeye yeteri kadar inanmamaları, hâlâ her şeyin oradan buraya gelmesini matah görmeleri yüzünden bir türlü içerden dışarı doğru bir huruç yapamıyoruz. Eğer bunu başarabilirsek inanıyorum ki dünyanın pek çok yerinde çok özgün Türk hikâyecileri, Türk şairleri ve Türk romancıları olacak. Şuan zaten modern şiirin en iyi yazıldığı ülke Türkiye’dir.

Nasıl bir okursunuz? Okurken nelere dikkat edersiniz?

Övünerek söyleyebilirim ki okurluğum yazarlığımdan daha iyi bir durumda. On altı yaşımdan beri istikrarlı bir şekilde okuyorum. Yaklaşık yirmi yılı aşkın bir zamandır çantamda hep bir kitabım vardır. Şuanda da çantamda yarısına geldiğim bir kitabım var. Dışarıda genellikle hikâye ve roman, evdeki masamda da daha çok düşünce kitaplarını ve şiir okurum. Bu düzenimi nispeten devam ettirmeye çalışıyorum. Ayrıca garip bir şekilde iyi bir roman okuruyum. İyi bir romancı çıkmışsa, Türkçeye çevrilmişse hemen alır okurum. Geçen yıl Bulgar bir romancı olan Georgi Gospodinov’u söylediler hemen iki üç romanını alıp okudum. Yine seçerek deneme, hatıra ve hikâye de okuyorum. Bazen de okumalarım sırasında önceden hesaplanmamış bir kısım ziyaretler oluyor. Diyelim ki Yahya Kemal ile ilgili bir şey okuyorum, sonra dönemin hatıratlarından bir kaçını okumam gerekiyor. Oradan Yakup Kadri’ye oradan Ahmet Haşim’e; bir bahçeye girmişken o bahçenin meyvelerini mümkün olduğunca tadarak, karanlık bölgelerini görerek, etrafını iyi kötü keşfederek çıkayım belki bir daha o bahçeye dönme imkânım olmaz, diye düşünüyorum. O yüzden böyle akraba okumalarımda olur.

Bir başucu kitabınız var mı?

Başucu kitabı demeyeyim ancak dönem dönem başvurduğum eserler, yazarlar oldu ve bunlar da dönemine göre değişiklik gösterdi. Mesela, Stefan Zweig’in başka başka önemli yazarların biyografilerini, yazdığı kitapları, arada bir yazma tıkanıklığı yaşadığım zamanlarda açar biraz okurdum. Sebebi bana fikir vermesi ya da örnek almak değil, oradaki müthiş anlatma enerjisinin beni çekmesidir. Bazen de moda olmuş bir kısım insanlara tuhaf bağlılığım oluyor. Üniversitedeyken çok az bilinen, Jiddu Krishnamurti diye Hint kökenli tüm tanrıları reddedin kendi tanrınızı bulun diyen bir adam vardı. Sonra mesela, Friedrich Nietzsche… İçinde düşünce barındıran isyankâr adamların eserleri de çok ilgimi çeker. Mahrem dünyama girmek istemem ama bazen gerçekten de tüm söz dizimini bambaşka bir hâle getiren, büyük isyan edicilere ihtiyacım oldu. Sadece edebi nedenden dolayı değil başka nedenleri de vardı. Doğal olarak benim aslında başvurduğum; karakterler, kişiler, felsefeciler… Kütüphanemdeki kahramanlar, yazarlar benim için ölü insanlar değiller. Onlarda nispeten teselli bulurum ve onlarla canlı ilişkim nispeten devam ediyor. Kitaplarla ölü bir ilişkiniz yoksa kahramanlarınız da yazarlarınız da ölü olmuyor.

Kitabın Ortası dergisi okurlarına son zamanlarda okuduğunuz ve tavsiye edebileceğiniz 3 kitap ismi istesek sizden…

Bizim geçmişte İsmet Özel’den duyduğumuz güzel bir söz vardı, İsmet Bey’in kendi sözü mü yoksa başka bir yerden mi aktardı bilemiyorum ama “Size tek tavsiyemiz hiçbir tavsiyeye uymamanızdır.” Böyle bağlayalım son olarak… Çünkü ben sosyal medya çağında zekâsını kullanan bir insanın aradığı her iyi şeyi de kötü şeyi de rahatlıkla bilebileceğini düşünüyorum. Bulduğu şeyin iyi mi kötü mü olduğunun kararını da verebileceğini düşünüyorum.

Ali Ayçil: Şiir bir hakikat durumudur”, Kitabın Ortası dergisi, Ağustos 2019, sayı 29

Röportaj: Deniz Demirdağ

Yayın Tarihi: 13 Ağustos 2019 Salı 13:00 Güncelleme Tarihi: 12 Ağustos 2019, 13:24
banner25
YORUM EKLE

banner26