Ahmet Turgut: “Putlaştırma gerekçelerini iki ana başlıkta toplayabiliriz: İlki fikrî-aklî dalaletten kaynaklanan sebepler, ikincisi ise duygusal-kalbî defolardan beslenen sebepler.”

"Allah’ın er-Rezzâk olduğuna iman eden bir kimse, ayet ve hadis-i şerifler vesilesiyle bilir ki rızkına kefil olan Allah’tır. Bu şuurla –yine Allah’ın lütfettiği- aklını, bedenini, emeğini kullanarak rızkını arar." Deniz Demirdağ’ın söyleşisi.

Ahmet Turgut: “Putlaştırma gerekçelerini iki ana başlıkta toplayabiliriz: İlki fikrî-aklî dalaletten kaynaklanan sebepler, ikincisi ise duygusal-kalbî defolardan beslenen sebepler.”

Bize biraz Ahmet Turgut’un yaşam hikâyesinden bahsedebilir misiniz? Ahmet Turgut’un yazarlığa merakı nasıl ortaya çıktı?

Malatya Fen Lisesi’nden sonra İTÜ İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun oldum. Dört beş yıl yurt dışında şantiye şefliği yaptım. En son Türkmenistan’da bir çöl şantiyesindeydim. Çölde insan kendini dinliyor bir şekilde. O yıllarda kendimce bir roman karalamaya başlamıştım. Aktif okurluktan yazmaya geçiş teşebbüsüydü. Yazım konusunda gayretli olduğumu fark ettim bu süreçte. Türkiye’ye döndükten sonra mühendisliği bırakıp yazmaya karar verdim.

Kalemin ilk nasibi, dizi ve sinema filmlerinde senaristlik oldu. 2008 yılında bir film senaryosu yazmıştım. Pahalı bir yapım olduğu için çekebilecek yapımcı bulamadım. Hikâyeyi çok sevdiğim için bu senaryoyu roman olarak yeniden kaleme aldım. Böylelikle ilk kitabımız olan “Bozkırın Sırrı” doğdu.

Genellikle romanlar senaryoya dönüşür. Lakin ben bu tecrübeyi tersi yönde yaşadım. Nitekim bu yüzden olsa gerek, okurlarımız “Bozkırın Sırrı” romanı için “Film gibiydi…” kabilinden yorumlar yapıyorlar.

Özetle: İyi bir okurken anlatacak bir şeylerimin olduğunu fark ettim. Bunu paylaşabilmenin ilk yolu senaryoydu. Beş yıllık bu tecrübenin akabinde roman yazımıyla tanıştım. Sonrasında deneme-makale kitaplarımız da yayınlandı. Toplam on bir kitaba imza atmış olduk.

Geçen yıl “Put” isimli eseriniz okurlarla buluştu. Buradan yola çıkarak ilk olarak “Put” nedir? Güncel putlarımız nelerdir?

İnsanımız genellikle heykel, totem misal somut objelerin put olduğunu sanıyor. Oysa put, insan ile hakikat arasında barikat kuran ve dahi Allah’a ait olan sahadan rol çalmasına müsaade ettiğimiz şeyleri anlatmakta. Şöyle de formüle edebiliriz: İnsanlık önce bir şeyleri ilahlaştırıyor sonra ilahlaştırdığı fikir, hurafe, kişi veya değerleri temsil ettiğine inandığı bir şeyleri putlaştırıyor.

Bahse konu putlar, kişinin arzu ve hevesleri dahi olabilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, bazı insanların benliklerini (hevalarını) ilah edindiklerini haber vererek uyarır hepimizi. Günümüzde “Şöhret, rağbet, kariyer, para, makam” misal putlar hayli revaçta. Keza ideolojik-etnik-mezhepsel vb. kimliğini put edinebilen kimselere de rastlıyoruz. Hayli hassas bir konudur “Put”. Sloganlara veya özet anlatımlara sıkıştırılamayacak bir mevzudur. Nitekim insanlık macerası şahittir. Birçok insan ve/veya topluluk, peygamberleri dahi putlaştırabilmiştir. Yani put edinilen bir şeyin özü itibariyle kötü olmasına gerek yoktur. Şuurunu yitiren insan, en mukaddes değerleri bile putlaştırabilir. Bu yüzden irfanî geleneğimiz asırlardır aynı ikazı yineler: “Şirkin ne olduğunu bilmeyen kimseler, kendilerini muvahhit (Tevhit ehli) zannederler.”

Evet, “Put” isimli kitabınızın kapağında da yer alan bir cümle: “Şirkin ne olduğunu bilmeyen tevhidi de tanıyamaz.” Bu ifadeyi açıklamanızı rica etsek...

Şirk, bir şeyleri Allah’a ortak koşmayı anlatır. Bu noktada ibret nazarında şu durumu hatırlamak gerekir: Kur’an-ı Kerim’de anlatılan tüm müşrikler, Allah’a inanan kimselerdir. Nitekim Allah’a inanmayanlar, O’na ortak da koşamazlar. Hâliyle bir Yaratıcı’nın varlığına iman eden ama neye niçin iman ettiğini şaşıran herkes, müşrik adayıdır. Hayli sarsıcı bir ikazdır bu.

Ebu Cehil misal Kureyşli müşrikleri ele alalım! Kendilerini Allah’ın yarattığını ve Kâbe’nin sahibinin Allah olduğunu bilen insanlardı. Lakin Allah ile birlikte ilahlaştırdıkları başkaca şeyler de vardı. Kâh “Biz kimiz ki Allah’ı kendimizle meşgul edelim!” diyerek, aracı gördükleri ilahlara yakarırlardı. Kâh Allah’ın insanı, hayatı ve kâinatı yaratıp kenara çekildiğini iddia ederek, putlaştırdıkları şeylerin Allah adına hayatı yönlendirdiğine inanırlardı. Tabii şirkin tek modeli değildir bu. Ehl-i Kitap olan Hristiyan ve Yahudilerin de şirke düştüklerini haber verir Kur’an. Kimileri nebilerini kimileri ise din adamlarını Rabb edinerek ilahlaştırır.

Yaratılmışların ötesinde Esmâ-ı Hüsna’yı bile ilahlaştırabilen bir şirk sicili mevcuttur. Öyle ki değişik geleneklerde “Sevgi tanrı(ça)sı” olarak zikredilen ilâhlar aslında el-Vedûd esmasıdır. Keza “Savaş tanrısı” olarak lanse edilen şeyler, el-Muntakim veya el-Kahhar esmasıdır. Buradaki çözülmenin kilit noktası, Esma-ı Hüsna’yı birbirlerinden bağımsız iradeler sanmak gafletidir.

“Put” isimli kitabımızda Mezopotamya, Mısır, Roma, Yunanistan, Arabistan, İran ve Orta Asya şirk mazisini ayrı ayrı ele alıp her bir kültürün şirke düşüş gerekçelerini ve buna bağlı olarak neleri nasıl putlaştırdıklarını örnekler eşliğinde ayrı ayrı izah ediyoruz. Okurken görülecektir ki yüz yirmi dört bin nebi gelmesine rağmen insanlığın ısrarla şirk bataklığına düşmesi tesadüf değil. Bin yıllar boyunca gayet aleni yaşanan şirk bataklığı, 21. asırda sinsi ve görünmez formatlara bürünmüş durumda. Nitekim fikrine, hissiyatına ve inancına yani zihin-gönül dünyasına dikkat etmeyen her Müslüman, maazallah şirke düşme tehlikesiyle burun buruna…

Bunlara karşı bireyi ve toplumu farkındalığa ulaştırmanın yolları nelerdir? Kişi bunlara kapılmaktan, tapınmaktan kendini nasıl koruyabilir?

Putlaştırma gerekçelerini iki ana başlıkta toplayabiliriz: İlki fikrî-aklî dalaletten kaynaklanan sebepler, ikincisi ise duygusal-kalbî defolardan beslenen sebepler…

Nitekim ilkinin çaresi ilimdir, talimdir. İkincinin çaresi ise terbiyedir, ahlâktır. Allah’ı O’nun kendisini tanıttığı şekilde tanımaya çalışarak tevhid düşüncesini içselleştirmeye başlarız. Bu hususta en büyük vesilemiz “Esmâ-ı Hüsna” şuurudur. Bu şuura uygun yaşamaya başlayınca talim aşamasından terbiye aşamasına geçeriz.

Misal: Allah’ın er-Rezzâk olduğuna iman eden bir kimse, ayet ve hadis-i şerifler vesilesiyle bilir ki rızkına kefil olan Allah’tır. Bu şuurla –yine Allah’ın lütfettiği- aklını, bedenini, emeğini kullanarak rızkını arar. Yine bilir ki Allah, işini vesileler eliyle görür. Nitekim rızkımıza da birilerini vesile eder. Bahse konu vesileler patronumuz da olabilir, müşteriler de. Devlet de olabilir, eş dost da. Neticede Allah’ın er-Rezzâk olduğuna iman eden bir kimse, verdiği rızık için Rabbine şükreder. Bu şükrün bir gereği olarak rızkına vesile olan patronuna, amirine, çalışma arkadaşlarına teşekkür eder.

Allah’ın rızasına muhalif işlere zorlanırsa “Rızkıma kefil olan Allah’tır.” diyerek, böylesi tekliflere veya zorlamalara direnir. Bilakis patronunu veya amirini rızkın vesilesi değil de kaynağı yani “Rezzâk” görüyorsa rızkını elde etmek uğruna helali haramı önemsemez olur. Böylesi bir süreç maazallah rızkın kendisini veya rızka vesile olan kişileri-şirketleri-kurumları ilahlaştırmakla bile neticelenebilir.

Keza Allah’ın er-Rezzâk olduğuna iman eden bir patron-amir, hem kendi rızkına hem de yanında çalışan kimselerin rızkına Allah’ın kefil olduğunu unutmaz. Kendisini Rezzâk’mışçasına işçilerine dayatmaz. Verdiği paranın bir akla, emeğe, birikime karşılık olduğunu bilir. Hak ve adalet ötesinde, helal-haram gözetmeksizin işçilerinden iş talep etmez. Verdiği parayı başa kakmaz, kakamaz.

Özetle: Tevhid, çift kanatlıdır. Şuur ve ahlâk ister. Bu uğurda talim ve terbiye gerekir.

Ramazan kültürü bereketli bir kültür. Böylesi bir nimetten nasıl dolu dolu istifade edebiliriz sizce?

Pandemiden önce coşkulu Ramazanlarımız vardı. Kendisi de bir Ramazan klasiği olan “Nerede o eski Ramazanlar” sözü, en haşin hâliyle geçen sene hissettirmişti kendisini. Bu sene de pandemi tedbir ve kısıtlamalarının gölgesinde bir Ramazan geçireceğiz. Aslında mevcut kısıtlamaları fırsata çevirme imkânı da var. Şöyle ki Ramazan ayları bir yönüyle de kişinin kendisini dinleyip hesaba çekme ayıdır. İrfanî geleneğimiz özellikle Ramazan’ın son üçte birinde itikâf sünnetine dikkat çeker. Nedir itikâf? Günlük koşuşturmacalardan sıyrılıp Rabbimizle baş başa kaldığımızı hissedebilmek…

Şehirlerde, hele de 21. asırda mümkün mü bu? Evet… İtikâf sadece tenhaya çekilme işi değildir zira. Kalabalıklar içerisindeyken maişetimizin peşindeyken de gönlümüzü Rabbimize yani aslî sahibine ayırmaya çalışabiliriz. En azından iftarlar ve sonrasında evimizdeyken buna yoğunlaşabiliriz. Bir önceki Ramazan’dan bu Ramazan’a değin bir yıllık sürede neleri, niçin yaptığımızı sorgulayarak muhasebemize başlayabiliriz. Kötü, çirkin, şer, yanlış işlerimize tevbe etmek, bunları telafi etmenin yollarını düşünmek ve anladıklarımızı hayata geçirmek de itikâfın meyveleridir keza.

Yine Ramazan ayı, Kur’an’ın ayıdır, malum. Son Kitab’ın insanlıkla buluşmaya başladığı aydır bu. “İkra!”  emrine muhatap olduğumuz aydır. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere bizi iyiye, güzele, doğruya, hayra ve hikmete davet eden kitaplarla bu ayımızı şenlendirebiliriz. Bu noktada pek sevdiğim bir cümleyi hatırlatmak isterim.

Tüm okumalar tek bir Kitab’ı anlamak içindir.”

O biricik Kerim Kitap’tan ayırmasın Mevla!

Pandemi döneminin kültür/sanat ve edebiyat dünyası üzerindeki etkileri nelerdir? Bunun yanı sıra yaşanan bu olağanüstü sürecin sizdeki, kaleminizdeki yansımaları nasıl oldu?

Pandemi kısıtlamalarından önce her hafta yurt içi ve dışındaki kitapseverlerle imza günleri, konferans, söyleşi vesileleriyle bir araya gelebiliyorduk. Yüz yüze gerçekleşen interaktif etkileşimin bereketi ve sıcaklığı okurlara da yazarlara da sirayet edebiliyordu. Oysa pandemi sonrasında ancak internet ve sosyal medya üzerinden dijital ve soğuk bir etkileşimle bir araya gelebiliyoruz. Nitekim kendi adıma en çok özlediğim şey yüz yüze yapılan konferans ve söyleşiler…

Az evvel Ramazan ayı özelinde pandemiyi fırsata çevirebilmekten bahsetmiştik. Aynı durum kalem için de geçerli şüphesiz. “Put” isimli inceleme-makale kitabımız 2020-Mart’ında, pandemi kısıtlamalarından bir hafta evvel okurlarla buluşmuştu. Pandemi sürecinde tüm kitap fuarları, konferans ve söyleşiler iptal olduğu için on üç aydır evdeyim. 46 yaşındayım ve ilk kez bir yılı aşkın bir süredir evdeyim. Bunu ganimet bilip okumaya ve yazmaya daha çok zaman ayırabildim. Bahsi geçen on üç ayın meyvesi olarak, “Horasan Şehidi” isimli son romanımızla Ramazan evlerinin konuğu olacağız inşallah.

Yine bir tarihi roman mı bekliyor bizi?

Evet, 2010 yılında basılan “Bozkırın Sırrı” romanımız üç bin yıl evvel Orta Asya’da geçen bir nübüvvet romanıydı malumunuz. Kurgusal bir hikâye çerçevesinde Türkçe konuşan bir peygamber karakterini ele almıştık. Hamdolsun, bu romanımız kitapseverlerin de beğenisini kazandı, ilahiyat fakültelerinden tarih, edebiyat ve sosyoloji fakültelerine değin akademik dünyanın da ilgisini çekti. Roman olmasına rağmen hakkında ondan fazla lisans ve lisansüstü çalışma yapıldı. Geçtiğimiz ay kırkıncı baskısını da yaptı ve yüz binin üzerinde okura ulaştı.

Devamında yine alanında ilk olan bir roman nasip olmuştu, Aşkın Şehidi. Kerbela hadisesini konu edinen ve Hz. Hüseyin Efendimiz’in başkarakter olarak işlendiğini bu romanın devamı olarak “Aşkın Elçisi” ve “Aşkın Secdesi” romanları geldi. Bu üçleme, 2015 yılında İmam Hüseyin Türbesi Vakfı’nca “Hz.Hüseyin (r.a.) Hizmetinde En İyi Metin” ödülü almıştı. Sonrasında Arapçaya, Farsçaya ve Azerbaycan Türkçesine tercüme edilerek yurt dışındaki okurlarla da buluştu.

“Horasan Şehidi” isimli son romanımız, “Bozkırın Sırrı” ve “Aşkın Şehidi” romanlarını duygu ve öğreti nazarında birleştiriyor diyebiliriz. Nitekim bu son romanımızla 8. asır Orta Asya’sına gidiyoruz. Türklerin İslâmiyet’le tanıştığı asra…

Tarih derslerinden hatırlarız. Emevileri yıkan ihtilal, Horasan’da başlamıştı ve bu ihtilalin sonrasında Abbasiler başa geçmişti. Dört yıllık bu iç kargaşa ortamının hemen sonrasında Çin ordusu Orta Asya’yı işgale koyuldu.

Savaşlar ve soykırıma varan katliamlar nedeniyle hayli gergin olan Türk-Emevi ilişkisine rağmen Çin işgali sonrasında Türkler ve Abbasi ordusu ittifak kurarak 751 yılında Talas Ovası’nda Çin ordusunu durdurup yendiler. Bu savaş, gerek sosyokültürel nazarda gerek siyasi ve iktisadi açılardan birçok neticeler doğurduğu gibi atalarımızın İslâmiyet’e ilgi duymasına da vesile olmuştu.

“Horasan Şehidi” isimli romanımız yedi yüz kırklı yıllardan başlayarak Horasanlı Ebu Müslim’in liderliğinde yürüyen Abbasi ihtilalini ve Talas Savaşı’na giden süreci ele alıyor. Irak, İran, Horasan ve Maveraünnehir coğrafyalarında geziyoruz. Bahsedilen tarihi arka planı Ehl-i Beyt aşığı “Selman” ve Kayı boyundan “Gülce” karakterinin gözünden veriyoruz.   

Anladığım kadarıyla bizi yine duygusu ve bilgisiyle, heyecanı ve hikmetiyle dolu dolu bir roman bekliyor. Ramazan okumalarımız için listeye alıyoruz o hâlde.

Pandemi sürecinin kitap okuma istatistiklerine olumlu bir yansıması oldu mu sizce? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle dışarıda daha az vakit geçirildiği için kitap okuma oranlarının artacağı bekleniyordu. Lakin istatistikler bunun gerçekleşmediğini söylüyor. Artış, kitap okuma yerine TV izleme ve internette daha uzun vakit geçirme olarak belirdi. Maalesef kültürel olarak kitap ve okuma hususunda gayretsiz bir toplumuz. Bu zafiyetimizin aşılması için hemen her hafta kitap fuarları ve imza-söyleşi günleri tertipleniyordu. Pandemi nedeniyle kitaba dair tüm etkinliklerin iptal edilmesi okuma oranlarını olumsuz etkiledi. Buna rağmen şahsım adına kitaplarımın bahse konu kısıtlamalardan etkilenmediğini söyleyebilirim. Gerek romanlarımız gerekse inceleme-makale kitaplarımız tekrar baskılar yaparak yeni okurlarla buluşmaya devam ediyor. Sanırım bu durumdaki birinci etken, okurların birbirlerine ve dostlarına olan tavsiyeleri. Bu vesileyle dua ve tavsiyelerini esirgemeyen tüm kitap dostlarına yeniden teşekkürlerimi sunuyorum.

Son dönemde tartışmaların odağında olan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını ve kadına yönelik şiddet haberleri konusunda ne düşünüyorsunuz? Kadının en yüksek mertebeye oturtan İslâm dinine mensup Müslüman bir toplumda bu gibi olayların yaşanması ile ilgili yorumunuz nedir?

Şiddet, hayatın her sahasında git gide artan bir olgu. Okullarda, akran zorbalığı olarak karşımıza çıkıyor. Trafikte magandalık olarak beliriyor. Sosyal medyada sözlü sataşmalar ve küfürleşmeler şeklinde beliriyor.

İrfanî ve ahlâkî köklerine yabancılaşan 21. asır insanı, “Merhamet” ve “Edep” hassasiyetlerini gün be gün yitirmekte. Böylesi bir genel yozlaşmanın alt sahası olarak “Kadın-Erkek” ilişkileri de hakkaniyet zemininden uzaklaşıyor. Fiziki zorbalığın artması, fiziksel açıdan daha güçsüz olan kadına ikinci bir mağduriyet sahası açıyor. Aslında şunu da göz ardı etmemek gerek: Bahis psikolojik şiddet olunca kadınlar erkeklerden ziyade başka kadınların mağduru olmakta. Gelin-kaynana ilişkilerinden tutun da aynı işyerinde çalışan amir-memur veya hem pozisyon durumdaki kişilere değin kadından kadına psikolojik şiddet (Mobbing) daha yaygın.

Özetle; ben bu konunun “Kadına Şiddet” parantezine alınmamasından yanayım. Asıl sorun insanın insana ve insanın hayvanlara yahut doğaya olan şiddeti. Orta Doğu ve dünyanın pek çok coğrafyasında işgaller ve iç savaşlar yoluyla yaşanan hayli ağır bir şiddet sorunu var.

Özelde “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramına gelirsek?

Bu kavramı zihin-gönül dünyamıza yansıtacak kelimelerin doğru seçilmediği kanaatindeyim. Birincisi “Toplumsal Cinsiyet” ifadesiyle ilgili. Bunun yerine “Kadın” ve “Erkek” kelimelerinin kullanılması gerekiyor. İkinci sıkıntı ise “Eşitlik” ifadesiyle ilgili. Kadın ve erkek hiçbir zaman eşit olmadı ve olmayacak ve dahi olmamalı! Ben erkek olarak kadınların üstlendiği birçok ailevi, sosyal rolü üstlenemem, denesem dahi beceremem. Keza kadınlar da erkeklerin üstlendiği rolleri üstlenemez. Vazedilen “Eşitlik”, fıtratımıza aykırı. Dikkat çekmek isterim. “Kültürümüze aykırı” demiyoruz, “Fıtrata aykırı”…

Fiili yaşamdaki sıkıntı ve sorunları aşmak için hakkaniyet, merhamet, sevgi ve vicdan odaklı bir çözüm reçetesine muhtacız. Bu noktada “Anadolu Sözleşmesi” denilebilecek bin yıllık geleneğimizden ilham almamız ve “İnsan”a yatırım yapmamız şart.   

En takdir ettiğiniz, sizi derinden etkileyen yazar veya yazarlar kimlerdir?

Kalemin namusu adına Ömer Lütfi Mete, tarihi atmosfer inşası açısından Amin Maalouf, bağımsız hikâyeleri ve karakterleri bir üst ilke etrafında buluşturabilme hüneriyle Ahmet Hamdi Tanpınar, en keskin irfanî mülahazaları dahi asrımızın idrakine sunabilme kıvraklığı açısından William Chittick (Nam-ı diğer Şemseddin Efendi) ve anlatımlarına çok katmanlı derinlik kazandırması yönüyle Muhyiddin İbnu’l Arabî’nin (k.s.) kalemine hayranım. Kâh teknik açıdan kâh muhteva itibariyle onlardan etkilenebilirsem, ne mutlu…

Son zamanlarda okuduğunuz ve beğendiğiniz birkaç kitap ismi verebilir misiniz bize?

Ahmet Tezcan ağabeyin “Abbara” isimli romanı, Wadah KHanfer’ın “İlk Bahar” adlı tematik siyer çalışması, Mona İslâm Tufan hanımefendinin “İnsan, Hakikat ve Anlam” isimli eseri, Mustafa Özel beyefendinin “Roman Diliyle Siyaset” çalışması, Necdet Çağıl beyefendinin “Din Dili ve Mecaz” isimli kitabı son bir ay içerisinde en beğendiğim eserler oldu. Kitap dostlarına tavsiye ederim naçizane.

Eklemek istediğiniz son sözleriniz varsa, alabilir miyiz?

Tüm dostların Ramazanlarını kutluyor, bin aydan hayırlı Kadir Gecesi’yle kadir kıymet bulmalarını diliyorum. İnşallah bir sonraki bayramımız, pandemisiz günlere vesile olur. Rabbim maddî-manevî virüslerden muhafaza eylesin cümlemizi!

Söyleşi: Deniz Demirdağ

Yayın Tarihi: 09 Nisan 2021 Cuma 13:30 Güncelleme Tarihi: 09 Nisan 2021, 13:39
banner25
YORUM EKLE

banner26