Acele etme, dur, soluklan ve düşün!

Bilenler bilir, E. Ali Okur kadar, Kur’an’ın anlaşılması ve yaşanması için kafasını yoran adam sayısı çok azdır. 'Beni Yüreğinle Dinle' kitabı yayınlanmışken sorularımızı kendisine yöneltelim dedik. Adem Özbay konuştu.

Acele etme, dur, soluklan ve düşün!

 

 

Bilenler bilir, Çukurovalı yazar E. Ali Okur kadar, Kur’an’ın anlaşılması ve yaşanması için kafasını yoran adam sayısı çok azdır. Durmadan üretir, düşünür ve yazar. Necmettin Erbakan’la yaptığı uzun bir yürüyüş, sonrasında Ercüment Özkan’la arşınladığı dikenli yollar olmuştur. Farklı seslere kulağını açmış, herkesi dinlemiş ve özgür bir kafa ile Kur’an hizmetine kendini sunmuştur. Kur’an’ın bilgeliğini anlatmak ve onun insanlara sunduğu mesajlardan herkesi haberdar etmek için yazdığı, “Beni Yüreğinle Dinle” kitabı yayınlanmışken sorularımızı kendisine yöneltelim dedik. Umarım iyi etmişizdir.

E. Ali Okur neden yazıyor?

Önce şunu diyelim… Kur’an’da ilk uyarı: Alâk Suresi’ndedir. Orada: “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla! O, insanı alâktan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki, kalemle (yazmayı) öğretti; insana bilmediklerini...” deniyor…

Dikkat edelim, henüz elçiye gönderilmiş bir metin yok. Ama “Oku!” deniyor. O zaman ne okuyacak? Kendini, doğayı, evreni, her şeyi... Daha sonra, “Rabbin kerem sahibi” diyor… Yani en büyük patron, rızık veren, cömert olan, veren… Ve okuyup yazmayan için, “Azar!” diye uyarıyor… Demek ki insan hem okuyup hem de yazacak. Yoksa azıyor; çığırdan çıkıyor; yörüngeden sapıyor.

Ben niye yazıyorum? Köyde dört yaşlarındaydım. O zaman köyümüzde okul yoktu. Dokuz kız kardeşin en küçüğü olan askerdeki dayımdan mektup gelmişti. Mevsim kıştı… Dışarıda diz boyu kar vardı. Aile hep bir aradaydı. Mektubu okuyacak kişi adına özel yemekler hazırlanmıştı. Adam geldi… Hemen sofra hazırlandı… Yenildi, içildi… Adam, harıl harıl yanan ocağın başına gidip oradaki yastığa yaslandı. Dayımın mektubu bir çiçekli tepsi içinde getirildi. Adam, “Bismillah…” diyerek aldı. Zarfı yırtıp mektubu çıkardı. Alaz alaz yanan ateşin şavkında yüzüne tuttu. Herkes susuyordu. Başlarında kuş varmış gibi, gözlerini kırpsalar kuş uçacakmış gibi susuyorlardı. Adam okumaya başladı… Yavaş yavaş, aheste aheste okuyordu… Okuma işi bitti… Anneannem içli içli ağlıyordu… Sonra başkaları da...

Kitabınızda, “Beni yüreğinle dinle!” diyorsunuz, yürekle nasıl dinlenir?

Bir insan karşısındakini her ne amaçla dinliyorsa, dinleyene yankısı da o olacaktır. Hani çok meşhur bir söz vardır, “Ne aradıklarını bilmeyenler, bulduklarını anlayamazlar…” diye. Öyleyse, insan karnıyla, bağırsaklarıyla, vs. değil, gerçekten ama gerçekten aklıyla yani gönülden dinlerse, sürekli ve kalıcı olana erişip mutlu olur. Önemli olan, bir şeyin kalıcı ve sürekli olmasıdır. Bir başka deyişle, akıllı insan yani yürek insanı, her ne yaparsa yapsın, yapıp ettiklerinin sonunu düşünen, yapıp ettiklerinin sonunu kestirmeye çalışandır. Akıllı insan odur ki, yaşamı ciddiye alıp gönülden dinleyenlerdir. “Uydum kalabalıklara” demeyip, kendine ve yaşadıklarına değer verip kendilerini değerli hale gelmeye çalışandır…

“Beni Yüreğinle Dinle” kitabı bir bilgelik yolculuğunu anlatıyor. Sizin bilgelik yolculuğunuz nasıldı?

Hani derler ya; “Her yazar kendini yazar!” diye… Demek ki, sanat adamı da eserinden yani kitaplarından ayrı düşünülemez. Tabii ki, kitabımdaki bilgelik yolculuğu ile benim bilgelik yolculuğum birebir örtüşmez. Ben, inadına görkemli, inadına büyülü bir doğanın yani Toros Dağları’nın doruklarında, yok-yoksul bir köyün yok-yoksul bir ailenin avuçlarına doğdum. Sonra yedi yaşında dağların doruklarından ovalara, şehre indik. Çok güzel hanım bir ilk öğretmenimle, tam beş yıl, doğayı, evreni, sanatı, toplumu anlamaya çalıştık. Tıpkı ustaların ustası bir yontucu gibi beni, bizleri yonttu.

Daha sonra sanat okuluna ve mühendisliğe gittim. Hem toplumsal, hem de teknik mühendisliklerde soluyup gönendim. Okumak, anlamak, paylaşmak sevdası içimde harlana harlana hep büyüyüp durdu. Şimdilerde ben yerde, gökte ve de bütün evrenlerde, bu görklü sevdanın kanatlarında, reprenkli, çok boyutlu ve alabildiğine varsıl düşlerde, tıpkı ay gibi, dünya gibi, güneş gibi raks edip durmaktayım. Biliyor ve inanıyorum ki, bu hem içe doğru, hem de dışa doğru yolculuğum hiç bitmeyecektir…

İyiler ve kötüler her zaman var. Tıpkı sizin kitabınızda olduğu gibi… Bazen çok acımasız sonuçlar oluyor. Biz bu yaşamda mücadelemizi nasıl yapabiliriz?

Bu dünya hepimizin evi... Biz insanlar bir devasa aile gibiyizdir… Herkes her şeyden sorumludur. Görüleceği, bilineceği, görmezden, bilmezden gelmek kendi kendine ihanettir; yani kendi kendinin haini olmaktır. Eğer bir ailede kötüler varsa, onların yaptıkları daha başatsa, orada bir tür kişilik zaafı da var demektir. Çünkü bizler, birbirimizin uzuvları gibiyizdir. O zaman el eli yıkamamaktadır. O zaman birbirimize ayna olmamaktayızdır. Allah adildir ve hep iyidir. Kötülük Allah’tan değil, kuldan yani sonradan gelmektedir. Onun için, “Kötü insanı al, üzerindeki kötülükleri kazı; altından iyilik çıkacaktır!” denmiştir. Biz dahi böyle diyoruz…

Yüreğimizle dinlesek yaşamdan neler duyacağız?

Yüreğiyle dinleyen biri, önüne birçok yol çıkarsa, acele etmez, durur, soluklanır ve düşünür. Bir şeye odaklanır. Evet, bir şeye... Doğruya, yani iyiye, yani güzele… Doğru olan ne? Bu dünya bir okul; bilgelik okulu…

 

Adem Özbay sordu

Yayın Tarihi: 12 Şubat 2014 Çarşamba 10:46 Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 14:53
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26