banner17

Abdullah Azzam'ın Kafkas direnişine etkisi

Modern zamanlarda İslami cihat pratiğine yadsınamaz katkısı olan Abdullah Azzam’ın 26. ölüm yıldönümünde, onun Çeçen direnişine etkileri bağlamında Doç. Dr. Alev Erkilet Hoca ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Muaz Ergü konuştu.

Abdullah Azzam'ın Kafkas direnişine etkisi

24 Kasım 1989, büyük mücadele insanı Abdullah Azzam’ın şehadet tarihi. Modern zamanlarda İslami cihat pratiğine yadsınamaz katkısı olan Azzam’ın 26. ölüm yıldönümünde, onun Çeçen direnişine etkileri bağlamında Doç. Dr. Alev Erkilet Hoca ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Kuzey Kafkasya direniş hareketleriyle yakından ilgilenen ve İslam dünyası üzerine kafa yoran Alev Hanım’a bize zaman ayırdığı için teşekkür ederiz. Çok yoğun gündemine rağmen sağolsun bizi geri çevirmedi.

Küresel Cihadın Babası” olarak nitelendirilen Abdullah Azzam kimdir?

Abdullah Azzam, Seyyid Kutup gibi, parlak bir eğitim döneminden sonra İslam dünyasındaki önemli üniversitelerde öğretim üyesi olarak görev yapmış bir akademisyen, bilginin amel ile desteklenmesinden yana olan bir aktivisttir. 1960’ta Müslüman Kardeşler hareketine katılmış, Filistin’de savaşmak istemiş ancak bu arzusunu gerçekleştirememiştir. 1979’da Afgan cihadı başladığında Cidde’deki Melik Abdülaziz Üniversitesi'nde görevli olan Azzam, “cihada yakın olma” düşüncesiyle Pakistan’daki Uluslararası İslam Üniversitesi'ne başvurmuş; 1984’te ise Eğitim Müsteşarı olarak savaştaki yerini almıştı. 84-89 arasında Afgan cihadının hemen her alanında çalıştı. Bir yandan Hizmet Bürosunda eğitim ve sağlık alanında ve sosyal işlerde çalışırken, çeşitli cephelerde de aktif olarak savaşıyordu. 1989 Kasım’ında cihat hizipleri arasında onun katkılarıyla sağlanmış olan uzlaşmayı ilan etmek üzere Cuma namazına giderken, Yandarbiyev’in şehit edilmesine benzer biçimde, arabası havaya uçurularak oğullarıyla birlikte katledildi.

Azzam’ın Afgan cihadı sırasında cephedeki mücahitlere verdiği derslerin metinlerinden oluşturulan Cihad Dersleri adlı kitap “Fi Zilali Sureti’t-Tevbe” (Tevbe Suresinin Gölgesinde) adını taşımaktadır. Bu isimlendirme, Azzam’ın çok değer verdiği bir kişi olan Seyyid Kutub’a ve onun “Fi Zilali’l-Kuran” (Kuran’ın Gölgesinde) adlı tefsirine muhabbet dolu bir göndermedir. Kutub, İslamcı ideolojinin inşasında ve İhvan’ın Benna dönemi ve sonrasında ortaya çıkan kolları arasındaki sürekliliği sağlamada oynadığı önemli rol ve şehadeti ile 20. yüzyıl İslamcı hareketlerini derinden etkilemişti. Azzam’ın hikâyesini Kutub’unkiyle birleştiren, bu üç alanda çok takdir ettiği adamın izinden gitmiş olmasıdır.

Ele Geçirilemeyen Toprak: Kuzey Kafkasya kitabınızda Azzam hakkında “Cihat fıkhının 20. yüzyıldaki en büyük kuramcılarından biri” diye bir değerlendirmeniz var. Bu değerlendirmeyi biraz açabilir miyiz? Nedir Azzam’ın cihat fıkhı?

Diğer toplumsal olgular ne kadar meşruiyete muhtaç ise, savaş da en az o oranda meşruiyete muhtaçtır. Bir başka deyişle, halkların, toplumların, hatta uluslararası camianın savaşa girilmesinin meşru, haklı, doğru nedenleri olduğuna ikna edilmesi gerekir. Konuya dini açıdan yaklaşıldığında ise, meşruiyetin dini delillerle temellendirilmesi zarureti ortaya çıkar. Bu mesele “bellum justum” (meşru savaş, adil savaş) öğretisi çerçevesinde insanlık tarihi boyunca ele alınmış ve farklı düşünürlerce işlenerek geliştirilmiştir.

Meşruiyet ölçütlerinin sadece savaşın başlatılması konusuna değil, savaş sırasında yapılıp edilenlere de uygulanması gerekir. Savaşlarda uyulması gereken kural ve anlaşmalar bu bağlamda değerlendirilmelidir. “Savaşırken yapılabilecekler ile asla ve kesinlikle yapılmaması gerekenler nelerdir?” gibi sorulara cevap verilmelidir ki, bu savaşın arkasında ilahi ve toplumsal bir destek bulunabilsin. Söz konusu kuralları ihlal edenlerin hukukçular tarafından ve elbette vicdanlarda mahkûm edilmesini temellendiren kurallardır bunlar.

İslam dünyasında, savaşların dinen meşru sayılabilmesinin koşullarının ve savaş sırasında yapılması ve yapılmaması gerekenlerin çeşitli mezheplere göre savaş fıkhı çerçevesinde ele alınmış ve formüle edilmiş olduğunu biliyoruz. Bu tartışmalar modernleşme öncesinde İslam’ın siyasi bir organizasyon ile (hilafetle) temsil edildiği dönemlerde yapılmış, sonrasında ise İslami toplumsal hareketler eylemlerini meşrulaştırabilmek maksadıyla din adamlarından fetva alma yoluna gitmişlerdir. 11 Eylül sonrasında Afganistan’ın, 2003’te Irak’ın ABD önderliğindeki koalisyon kuvvetleri tarafından, 1996 sonrasında ise Çeçenistan’ın Rusya tarafından işgal edilmesiyle İslami toplumsal hareketler sıcak savaş ortamlarında işgalcilerle mücadeleye girdiler. Abdullah Azzam tam da bu sıcak savaş ortamında, adil savaş doktrini çerçevesinde değerlendirilebilecek olan bir cihat hukukunu kendisi de bizzat cephede iken sistemleştirmiş ve uygulamasını yapmaya çalışmıştır.

Yüzyıllar boyunca Rusya’nın Kafkasya üzerindeki sömürgeci politikaları devam etti. Bu sömürüye karşı gelişen direnişlerin ilham kaynağı genelde İslam’ın temel değerleriydi. Bunu en açık şekliyle İmamlar Döneminde ve Şeyh Şamil’de görebiliriz. Tarikat örgütlenmesinin bir uzanımı olan Müridizm hareketi Ruslara karşı gazavat anlayışıyla karşı durmuştu. 20. yüzyılda tarikatlar ve ulema, direnişin yanında yer almayı değil, Ruslarla bir arada olmayı yeğledi. Bu aynı zamanda direnişçiler açısından dini meşruiyetin de yokluğu anlamına geliyordu. Bu noktaları da dikkate aldığımızda Abdullah Azzam’ın Çeçen direnişine etkileri konusunda neler söylersiniz?

Kafkasya çalışmasında, 1990 sonrası Dağıstan-Çeçen cihadını etkileyen iç ve dış faktörleri birbirinden ayırmaya çalışmış ve İslam’ın savaş öğretisi ile Müridizm hareketinin bıraktığı mirası iç faktörler arasında; Azzam ve Afgan cihadının mirası ile yabancı mücahitlerin etkisini de dış faktörler arasında ele almıştım. Bunun nedeni, 90 sonrası süreçte yaşananların her iki damardan da beslendiğinin altını çizmekti.

Çeçen direnişinin sadece Azzam külliyatının ya da yabancı mücahitlerin etkisiyle geliştiğini söyleyemeyiz. Zira Şeyh Şamil’in ‘Müslüman olmak özgür olmayı gerektirir’, ‘kölelik ve bağımlılık asla kabul edilemez’ şeklinde özetleyebileceğimiz tavizsiz yaklaşımı her Kuzey Kafkasyalının zihninde ve ruhunda yerini korumuştur. 90’larda, savaşın ilk yıllarında geç sayılabilecek bir ulus devlet inşası hedefinde temel yol gösterici yine Şamil ve İmamlar döneminin diğer büyük imamları olmuştur. Lakin bu hedefi artık işbirlikçi hale gelmiş olan tarikat örgütlenmesi içinde gerçekleştirme imkânı kalmamıştı. Bu itibarla, tahkiki bir İslam anlayışına dayalı yeni bir terminolojinin üretilmesi gerekiyordu.

'90 sonrasında Rus birlikleri tarafından ezilen Çeçenlere ve Dağıstanlılara destek olmak amacıyla bölgeye akın eden yabancı mücahitlerin (ki bunlardan biri de Azzam’dır) taşıdığı İslami bilgi birikimi, bu yeni bileşimin harcına katılan başat elemanlardan biri olmuştur. Bağımsızlıkçı hareketlerinin tarikatlar tarafından desteklenmeyeceğini anlayan direniş önderliği, Gorbaçov sonrasında gelen göreli özgürlükler içinde yeniden keşfedilmekte olan tahkiki İslam anlayışını Afgan cihadından sonra Çeçenistan’a gelen mücahitlerin birikimiyle birleştirerek, Çeçen cihadını “bellum justum” olarak yeniden temellendirmeye başlamıştır. İşte Azzam ve onun Tevbe Suresinin Gölgesinde adlı kitabı, bu bağlamda en çok atıf yapılan metinlerden biri olmuştur.

1979’da Afganistan Rusya tarafından işgal ediliyor. Burada başlatılan cihada dünyanın değişik bölgelerinden Müslümanların katılımı söz konusu. Doğal olarak dilleri ve gelenekleri farklı birçok insanın bir araya geldiğini görüyoruz. Yabancı mücahitler aynı zamanda birçok sıkıntıyı da yaşıyor. Bu dönemde Abdullah Azzam ismi de parlamaya başlıyor. Neydi Azzam ismini öne çıkaran olgular? Hangi yöntemleri izleyerek parladı Azzam?

Aslında parlama ifadesini kullanmak yerine, neden hürmet görüp önemsendi diye sormak daha doğru olabilir. Bunun birçok nedeni vardır kuşkusuz ama benim incelediğim konu bağlamında en fazla öne çıkan husus, Azzam’ın yerli halk ve yerli savaşçılar ile yabancı mücahitler arasında ve genel olarak da farklı ülkelerden, mezheplerden gelen, farklı gelenek ve alışkanlıklara sahip savaşçılar arasında çıkabilecek anlaşmazlıkları ortadan kaldırma çabası olmuştur. Azzam, savaş esnasında bir araya gelen farklı mezhep ve cemaatlere mensup Müslümanların “hoşgörüyle nasihat etmeleri” ve “birbirlerine karşı yumuşak ve muhabbetli olmaları” gerektiğinin üstünde durmuştur. Bunu sadece iddia ve ifade etmekle kalmamış, fiilen uygulamıştır. Özellikle bölgeye gelenlerin daha biçimsel bir dindarlık sergileyerek yardıma geldikleri bölge halkına yukarıdan bakmaması, ya da onların dininde eksiklik arayarak savaştan yüz çevirmemesi gerektiğini belirtmiştir. Bunlar savaşlar sırasında yaşanmış sorunlardır ve Azzam soyut tartışmaların değil, yakıcı sorunlara güncel ve gerçekçi çözümlerin peşindedir. Önemli olan ümmetin birliğinin teminidir. Azzam mezheplere saygılı ama mezhep taassubu nedeniyle Müslümanlar arasına ayrılık tohumları ekilmesine şiddetle karşıdır. Yabancı mücahitlerin bölge halkının kültürüne saygılı olmasını, hatta gerekirse namazlarını onların mezhebine göre kılmasını önerir.

Çeçen cihadıyla Afgan deneyiminin kesiştiği noktada Azzam ismi Çeçen sosyo/politiğinde neyi temsil ediyordu?

Çeçenistan-Dağıstan önderliği, gelenek farklılıklarını savaşçıları birbirine düşürmede kullanmak isteyen Rus yanlısı din adamlarının söylemlerine karşı sıklıkla Azzam külliyatına gönderme yapmışlardır. Örneğin Rus yanlısı Çeçen müftüsü ve şimdiki devlet başkanının babası olan Kadirov, yerli ve yabancı mücahitler arasına ayrılık sokmak için dini söylemler kullanmakta ve İslam’a göre teyze çocukları arasındaki evliliklerin serbest olduğunu söyledikleri gerekçesiyle yabancı mücahitleri kardeşler arası evliliği savunan günahkârlar olmakla suçlamaktaydı. Karşı propagandasını dayandırdığı önemli tezlerden biri buydu. Zira Kafkas halklarının geleneğinde yakın akrabalar arasındaki evlilikler 7 göbeğe kadar hoş görülmemiştir. Bu dönemde Çeçen ve Dağıstanlı önderlik Azzam külliyatına gönderme yaparak yabancı mücahitlerin bu tür konularda tartışma yaratacak fikirler ortaya atmaktan kaçınmalarını istemişlerdir. Detay tartışmalarda boğulmak yerine bir bütün olarak adil savaşı yürütmenin önemini, istiklalin ana hedef olması gerektiğini, ümmet içi tartışma ve ayrılıkların giderilmesinin zaruretini ona referansla savunmuşlardır.

Azzam, Çeçen-Dağıstan sosyo-politiğinde savaşın gerekliliğinin dini olarak temellendirilmesinde, bu savaşta yabancı mücahitlerin rolünün işaretlenmesinde ve en önemlisi savaş sırasında ortaya çıkabilecek bütün anlaşmazlıkların giderilmesinde yaşamsal roller oynamış bir düşünceler bütünü ortaya koymuştur.

Son olarak da şunu eklemek isterim, Azzam’ın cihat fıkhı dışlama üzerine, tekfir üzerine değil, birlikte öğrenme, birlikte yaşama ve birlikte inşa fikri üzerine kuruludur. Oysa Suriye’de yaşanan iç savaşla ve özellikle de IŞİD’in ortaya çıkmasıyla birlikte Azzam’ın bu en önemli katkısı ayaklar altına alınmış, mezhep taassubu yükseltilerek şiddet ve her türlü ayrımcılık dini temelde meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Bu oluşumlar, başka dinden, başka mezhepten olanların, özellikle de kadınların karşısına bir tehdit olarak çıkmıştır. Bu ciddi bir kırılmadır ve gerek Azzam külliyatının gerekse Afgan ve Çeçen-Dağıstan cihadının meşruiyetini sorgulanır hale getirmektedir. Bu mesele üzerinde başka bir vesileyle ayrıca duralım isterim.

Son dönem cihat tarihimizde önemli bir yeri olan hem Afgan hem de Çeçen cihadında savaşan Emir Hattab ile Abdullah Azzam’ı değerlendirsek neler söylersiniz?

Emir Hattab ve Abdullah Azzam’ın pek çok ortak yönü var. Azzam da o da Afgan cihadında bulunmuşlar, Azzam Afganistan’da şehit düşmüş, Hattab ise daha sonra Çeçenistan’da. Kafkasya kitabı için yaptığım mülakatlar sırasında Türkiye’den Çeçenistan’a savaşmaya giden ve onunla birlikte savaşmış olan yabancı mücahitler Hattab için şunları söylemişlerdi: Ürdünlü hali vakti yerinde bir ailenin oğlu olan Hattab, ABD’de okuma imkânı bulunduğu halde bunları geride bırakarak Pakistan’a, oradan da Afganistan’a gitmiş, yani dünya nimetlerini feda etmeyi bilen bir kişiymiş. Sorunların büyüklüğünü tartışmak yerine doğrudan çözmeye girişirmiş. İlmi Azzam kadar olmasa bile o da insanları dışlamazmış. Her zaman bakımlı olmaya gayret edermiş. Şamil Basayev’in mücadelesinde ulusal sorunun yerini ümmet bilincinin almasında Hattab’ın büyük rolü olmuş…

Bu ve benzeri pek çok değerlendirme Hattab isminin özellikle yabancı mücahitler arasında hatırı sayılır bir kıymete sahip olduğunu gösteriyor. Bunun nedenini sadece savaşçı yeteneklerinde aramamak lazım geldiğini düşünüyorum, bence o ve Azzam saygın, zengin ve güçlü yaşayabilecekleri bir hayatı terk edip, kendilerini Müslümanların kurtuluşu için başka bir ülkedeki savaşın içine atmış olmalarından kaynaklanan bir takdir halesiyle kuşatılmışlar. Şimdi de en az yapıp ettikleri kadar şehadetleri ile güçlenmiş olan bir ünleri var. Hemen tüm mücadelelerde olduğu gibi İslami olanlarda da “feda”, karizmanın en önemli bileşeni olarak karşımıza çıkıyor.

 

Muaz Ergü konuştu

Güncelleme Tarihi: 09 Kasım 2016, 11:30
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdullah S
Abdullah S - 3 yıl Önce

Elinize sağlık güzel bir söyleşi olmuş...Azzam ve Hattab gibi ilmi, tecrübesi ve liderliği olan mücahitlerin sayısı artar inşalah...

banner19

banner13

banner20