Abdülhâlik Aker: Gelenekten yararlanmaya çalışmak, okyanusta oltayla balık avlamaya benzer. Oltanıza takılan balık gereğinden büyük olursa o, sizi kendine doğru çeker.

Dünyabizim yazarlarından Muhammed Emin Avcı’nın "Şehrin Şarklısı" Abdülhâlik Aker’le yaptığı söyleşiyi istifadelerinize sunuyoruz.

Abdülhâlik Aker: Gelenekten yararlanmaya çalışmak, okyanusta oltayla balık avlamaya benzer. Oltanıza takılan balık gereğinden büyük olursa o, sizi kendine doğru çeker.

1989 yılında Diyarbakır’da doğup 2003 yılında Konya’ya yollanıyorsunuz. Bu ilk göç hangi vesileler ve saiklerle oldu, Diyarbakır’dan sonra Konya’da ne buldunuz bize anlatabilir misiniz?
 

İlk beş seneyi birleştirilmiş sınıflar şeklinde eğitim veren köy okulunda tamamladım. Köyümüzde sekiz yıllık eğitim veren bir okul bulunmadığı için kalan üç yılı okumak üzere ilçedeki YİBO’ya gidecektim. Tam o sırada bizim köyün imamı Konya’da eski usullerle eğitim veren bir medreseden bahsetti. Hem Arapça gramer ve İslami ilimlerle ilgili bir eğitim alabileceğimi hem de okul okuyabileceğimi söyledi. Serüvenim böyle başladı. Sonrası malum, Konya’yı çok sevmiş olacağım ki yıllarca kaldım.
Konya’da ne buldum? Şüphesiz Konya’da bulduğum en kıymetli şey Türkçe oldu. Türkçeyi okulda öğrenmiş bir Kürt çocuğu olarak bir yandan Arapça eğitim aldım bir yandan da okula devam ettim. Bunların içerisinde bana Türkçe tatlı gelmiş olmalı ki onunla yazdım. Kürtçenin ince yüz hatlarını hatırlayabilmek için eski albümleri karıştırıyorum bu aralar ama Türkçe de şefkatli bir üvey anne gibi sarıp sarmaladı beni. Öyle ki onun kucağında üveyliğimi hiç hissetmedim. İlk aşklarımı, acılarımı, sevinçlerimi hep bu şefkatli üvey anneye söyledim, pişman da değilim. Konya’ya gelmeseydim Türkçeyi bu kadar iyi tanıyabilir miydim bilmiyorum, şair olur muydum onu da bilmiyorum. Bu göç bana hiçbir şey kaybettirmedi, diyemem ama çok şey kazandırdığına eminim.

Lisans ve yüksek lisans eğitimini de Konya’da tamamladınız. Lisans eğitiminiz Türk Dili ve Edebiyatı. Şiir ile ne zaman tanıştınız lisans eğitiminizden ne kadar önceye tekabül ediyor?

Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü şair olmak için okudum desem yeridir. Herkes benden bir ilahiyatçı çıkmasını beklerken böyle bir karar almamın tek sebebi şiirdi. Gerçi daha önce de imam hatip yerine düz lise okumayı tercih etmiştim. Türk Dili ve Edebiyatı mezunu her şair/yazar gibi ben de bölüme başladıktan sonra bir hayal kırıklığı yaşamadım değil. Fakat şimdi düşünüyorum da şiir ve edebiyat adına olmasa da Türkçe adına bana katkısı oldu bu bölümün. Dolaylı olarak elbette bunun şiire de faydası olmuştur. İyi ki de okumuşum diyorum. Nihayetinde bugün ekmeğimizi de oradan yiyoruz.
 

Şiirle tanışmam ilkokul yıllarına kadar gider. Şiire dair hatırladığım ilk şey ilkokul üçüncü sınıfta bir programda okumam için öğretmenimin bana verdiği “Mustafa Kemal’in Kağnısı” şiirini ezberlediğimdir. Aynı yıllarda anne ve 23 Nisan ile ilgili yazdıklarımı öğretmenime götürdüğümde bunlar ölçülü ve uyaklı, deyip benim yazmış olabileceğime inanmadığını da hatırlıyorum. Bunlar beni heyecanlandıran hatıralar olmakla birlikte şairliğime etki edip etmediğinden emin değilim. Lise yıllarında şiir yazmaya karar verdiğimde bunların etkisini hissettiğimi hatırlamıyorum.
Konya’ya ilk geldiğim senelerde bir kasetçinin önünden geçerken Necip Fazıl’ın kendi sesinden “Kaldırımlar” şiirini duymuş ve inanılmaz etkilenmiştim. Sözcüklerin bu kadar olağanüstü yan yana getirilmiş olabileceğine hayret etmiştim. Aynı yıl bir ders kitabında Cahit Sıtkı’nın “Desem ki” şiirini görmüş benzer bir hayrete kapılmıştım. Sözünü ettiğim lise yıllarında ilk şiirlerimi yazmaya başladığımda bu iki efsunlu sesin tesiri hep üzerimdeydi. Şiir yazmaya başlamam hatta şiirde tutturduğum yol buradan geliyor diyebilirim.

Yüksek lisans tez konunuz Modern Hece ve Süleyman Çobanoğlu, hece şiiri ve Çobanoğlu şiiri ile ilk tanışmanızı anlatabilir misiniz? Bu doğal bir keşif miydi yoksa bir tavsiye mi?
 

Hece şiiri ile tanışmamı yukarıda anlattım sanırım. Çünkü şiirle tanışmam heceyle tanışmamla eş zamanlı. Ben şiiri öyle tanıdım, öyle bildim ve öyle de yazdım. Süleyman Çobanoğlu’nu tanımam üniversite ikinci sınıfta oldu. Yazdıklarımı Dergâh’a göndermeye başladım üniversitede. Yayınlanmadıkları gibi herhangi bir cevap da alamıyordum. Sonunda ısrarım bir sonuç verdi ve Mustafa Kutlu bana cevap yazdı. Teknik anlamda iyi olduğumu ama yazdığım şeylerin çok eski bir duyarlığa sahip olduğunu falan yazmıştı. Şurayı çok iyi hatırlıyorum: Bunların daniskasını Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Tanpınar yıllar önce yazdı, demişti. Çobanoğlu ismini de ilk kez bu mailde, Mustafa Kutlu’dan duydum. Heceyi yenilediğinden, onu okumam gerektiğinden bahsediyordu. Şiirler Çağla’yı alıp okuduğumda Mustafa Kutlu’nun ne demek istediğini de ne yapmam gerektiğini de anladım. İtiraf etmeliyim ki Çobanoğlu’nun şiirime çok etkisi oldu. Bu tesirden kurtulmam da epey zamanımı aldı. Hatta Şehrin Şarklısı’ndaki bazı şiirlerde bu etki hâlâ görülebilir.

Siz de şiirlerinizi hece ile yazıyorsunuz heceden önce ya da sonra başka bir vezin denediniz mi?
 

Şehrin Şarklısı’ndaki “Yay” isimli şiiri aruz vezniyle yazdım. Bunu da Yahya Kemal’in “Ok” şiirinde göstermiş olduğu tavra bir ahde vefa niyetiyle yazdım. Hece ölçüsüyle olmayan başka da şiirim yoktur. Yukarıda kısaca söylemiştim yeri gelmişken burada tekrar edeyim. Ben şiiri hece, aruz veya serbest diye hiç görmedim, hiç ayırmadım. İyi şiir nasıl yazılmış olursa olsun bende yerini buluyor. Serbest yazan Attila İlhan’ı, Turgut Uyar’ı, İsmet Özel’i; aruzla yazan Yahya Kemal ile Ahmet Haşim’i heceyle yazan birçok şairden daha çok okur, daha çok severim. Fakat ilhamsa şiir bana heceyle geliyor, çalışmaksa ben şiiri heceyle çalışıyorum. Bu da benim sözümü söyleme şeklim. Belki ilk tanıdığım şairlerin etkisiyle bu böyle, belki de benim de sebebini bilmediğim bir iç dinamik beni buraya sevk etti. Her hâlükârda bildiğim tek bir şey var: Amatörce şiir yazmaya başladığım günden bugüne değin hep heceyle yazdım. Serbest şiir nasıl yazılır bilmiyorum. Yazsam becerebilir miyim, onu da bilmiyorum. “Yay”ı da zaten aruzun hece ölçüsüne en yakın kalıbıyla yazdım. Yani aruzu da bildiğim söylenemez.

İlk şiiriniz 2012 yılında Dergâh Dergisi’nde lisans öğrencisiyken yayınlanmış. Dergâh şairi olmanızın öyküsünü sizden dinleyebilir miyiz?
 

Üçüncü soruya verdiğim cevap kısmen bu sorunun da cevabı aslında. Mustafa Kutlu’nun tavsiyesinden sonra heceyle daha yeni ya da nasıl diyeyim, günümüz şiir diline daha uygun şiirler yazmaya başladım. Ali Ayçil, Hüseyin Akın, Sefa Kaplan’ı tanıdım zamanla. Onların da benzer şeyler yaptıklarını gördüm. Böyle böyle okuyup yazarak 2012’de Dergâh’ta ilk şiirim yayınlandı. Şunu da söylemeliyim ki Dergâh’ta başlamış olmakla, orada yazmış olmakla hep iftihar ettim. Daha sonra başka başka yerlerde de şiirlerim yayınlandı ama Dergâh’ın bendeki yeri apayrıdır.

İlk şiir kitabınız Şehrin Şarklısı 2020 yılının Mart ayında yayınlandı. Konya size şehrin şarklısı olduğunuzu hiç unutturmadı mı yoksa bu hüzne yakın duruş sizin şair hamurunuzdan mıydı?
 

Karşıdan bakınca “hüzne yakın bir duruş” sahibi görülüyor olabilirim. Açıkçası bu beni çok rahatsız da etmez. İlk gençlik yıllarımı özlemenin dışında çok melankolik biri değilim. Şehrin Şarklısı isminin Konya’da gurbet hayatı yaşamam veya hüzne yakın bir duruşa sahip görünmemle bir ilgisi yok açıkçası. Benim şahsî uyumsuzluğumla ilgili daha çok. Öyle düşünüyorum ki Diyarbakır’da olsaydım yine şehrin şarklısı olurdum. Biraz uyumsuz biri olduğumu itiraf etmeliyim. Yine de dediğim gibi başka şey anlaşılacaksa ikincisinin anlaşılmasını tercih ederim. Şehrin şarklısı olmam “aslî unsur içerisinde kendimi öteki görmem” gibi bir anlam içermiyor.

Kitabınızın ithafında oğlunuz Yunus Emre’ye çok güzel bir dua ediyorsunuz. Onun da şair olmasını ister misiniz?
 

Onu buna zorlayamam. Hatta yönlendirebileceğimi dahi düşünmüyorum. Fakat şiire ihtiyaç duymasını, iyi bir şiir okuru olmasını isterim.

Kitabınız 3 bölüm ve 40 şiirden oluşuyor. Bu sayıların özel bir anlamı var mı?
 

Gelenekte bu sayıların özel anlamları var: Üçler, yediler, kırklardan tutun da kırk gün kırk gece düğün yapmaya, aynı rüyayı üç gece arka arkaya görmeye kadar… Bu sayılar elbette bir tercih sonucu meydana geldi. Tesadüfî bir şey değil yani. Şayet gelenekle böyle bir bağ kurmayı özel bir anlam olarak kabul ederseniz evet, var.

Şehrin Şarklısı’nda çoklukla saf şiirin örneklerini görüyoruz. Fakat bazı şiirlerinizde toplumsal konulara da değindiğiniz oluyor. Bundan sonra böyle şiirleri daha fazla görebilecek miyiz sizden?
 

Bundan sonra yazacağım şiirlerde toplumsallık, Şehrin Şarklısı’nda olandan daha fazla olmayacak. Elbette toplumsal anlamda bazı konular ister istemez yine şiirime dâhil olacak ama ben ağırlıklı olarak saf şiirler yazmaya devam edeceğim. Diğerini yapan onlarca şair var zaten. Aşkın, çocukluğun, hatıraların artık şiire konu olamayacağı fikri beni hep rahatsız etti. Biz bu alanı müteşair bile diyemeyeceğimiz tüccarlara bırakalı çok oldu. Bu duyguların çok kıymetli olduğunu ve modern şiir içerisinde de yeni söyleyişlerle işlenebileceğine inanıyorum. Necip Fazıl’ın, Dıranas’ın, Cahit Sıtkı’nın, Tanpınar’ın yıllar önce yaptığını biz bugünün imkânlarıyla neden yapamayalım? Şiirin bu cephesinde yalın kılıç savaşmaya gönüllüyüm, çünkü savaşın bittiğine kendimi inandırmak istemiyorum. Şair olmak biraz da budur bence. Ne diyordu Necip Fazıl: “Ben usanmaz bekçisi, yolcu inmez hanların.”

Kitabınızın ilk bölümü olan “Şiir” şair kelimesi ile başlayıp köçek kelimesi ile bitiyor. İkinci bölüm olan “Şair” mahşer kelimesi ile başlayıp intihar ile bitiyor. Üçüncü bölüm olan “Hüzne Dair” ise şüphe kelimesi ile başlayıp Menemen ile bitiyor. Bu kelimelerle ilgili bir özeniniz oldu mu?
 

Bu kelimelerle ilgili bir özenim olmadı. Fakat bu sorunuza nispeten cevap olduğunu düşündüğüm bir şeyden söz etmek isterim: Kitabın ilk şiiri olan “Lethe Irmağı”nı bir münacaat niyetiyle, ikinci şiiri olan “Sitayiş”i de bir naat niyetiyle yazdım. Hatta “Lethe Irmağı”ndaki ilk mısraları da kitabın besmelesi olarak görürüm. Yine kitabın son iki dizesini de bir hatimeye benzettiğimi söyleyebilirim.
Yani demem o ki sadece şekilde değil içerikte de gelenekle bir bağ kurmak istedim. Gelenekten yararlanmaya çalışmak, okyanusta oltayla balık avlamaya benzer. Oltanıza takılan balık gereğinden büyük olursa o sizi kendine doğru çeker. Böyle bir durumda oltanın ipini koparmak en mantıklı olandır. Fakat balık çekebileceğiniz büyüklükte ise onu avlamış olursunuz. Yani siz gelenekten yararlanmak isterken o güçlü cazibesiyle sizi kendine çekip geçmişe mahkûm edebilir, sizi yeni bir şey söyleyememiş gelenekçi bir sanatçı hâline getirebilir. Bunun üstesinden gelmek şairin/sanatçının kıvraklığına bağlıdır tamamen. Benim bu kıvraklığa sahip olup olmadığımı ise zaman gösterecek sanırım.

“Hüzne Dair” bölümünde Cahit Sıtkı Tarancı isminde bir şiiriniz var. Başlığı kişi ismi olan tek şiiriniz bu, neden Tarancı ve neden “Şair” bölümünde değil de “Hüzne Dair” bölümünde?

Kitaptaki ilk bölüm şiiri şiirle anlatmaya çalıştığım bölüm. “Şair” bölümündeki şiirler kendi problemlerim, hatıralarım, özlemlerim… Kısacası tamamen benimle ilgili şiirler. “Hüzne Dair” isimli son bölümde ise benimle ilgili olmayıp bende büyük etkiler yaratmış kişi ve olayları yazdım. Bölümlerin isimleri ve epigrafları bu hususları işaret ediyor.
Cahit Sıtkı, Türkçenin en güçlü şairlerinden biri ve onun, ömrünün son zamanlarını konuşamayarak geçirmesi beni düşündüren ve hüzünlendiren bir şey olmuştur hep. İnsanın en iyi yaptığı şeyi artık yapamıyor olması çok üzücü bir şey olsa gerek. Öte yandan Cahit Sıtkı, tanıdığım ilk şairlerden, şiirim üzerine oldukça etkili olmuş bir isim, üstelik Diyarbakırlı. Yukarıda bahsettiğim “Desem ki” şiirini o ders kitabında gördüğümde şiirin altında kısa bir biyografisi de vardı. O gün orada Diyarbakırlı olduğunu öğrenince gurbete alışmaya çalışan çocuk kalbim ona karşı başka bir muhabbet besledi sanırım. Onu daha çok okumaya ve anlamaya çalışmamda bu hemşerilik bağının oldukça etkili olduğunu düşünüyorum.

Türkçenin sizi şefkatli bir üvey anne gibi sardığını söylediniz, peki öz annenizle aranız nasıl? Kürtçe şiirler yazıp yayınlıyor musunuz ve bu şiirlerinizde de ölçü kullanıyor musunuz?
Son iki yıldır Kürtçe okumalarımı arttırdım ve daha da arttırmayı düşünüyorum. Kürt şiirinin geleneksel ölçü ve şekilleriyle bugünün şiirini yazmaya gayret ediyorum. Nûbihar’da yayınlanan bazı şiirlerim de oldu. Bir ölçü ve disiplin içerisinde şiirimi kurmak benim için vazgeçilmez bir hâl almış sanırım. Yıllarca ihmal etmiş olmama rağmen Kürtçe yazdıklarımda çok daha kıvrak olduğumu hissedebiliyor, çalıştıkça çok daha iyi olacağını düşünüyorum. İkinci şiir kitabımın Kürtçe şiirlerim olması için kolları sıvadım diyebilirim. Son zamanlarda enerjimin büyük bir kısmını buraya harcıyorum.

Şiir dışında farklı edebi metinler de görecek miyiz sizden? Herhangi başka bir çalışmanız var mı?
 

Şiir dışında fakat yine şiire dair bazı düzyazılar yazdım. Bunlar oldukça az. Şiir kitabım çıkana kadar düzyazıda görünmeyi çok istemedim. Şiirdeki çapımı görmek için bunu kendimce gerekli gördüm. Şimdilik yine şiire dair bazı düzyazılar yazma niyetim var. Bir nevi şiir çözümlemeleri olacak. Oldum olası şiire dair poetik metinlere mesafeli olmuşumdur. İyi şiirin nasıl olması gerektiğini yazmak yerine iyi şiir yazmanın daha doğru bir tavır olduğunu düşünüyorum. Fakat tam aksine şiir metinlerine dair yazmayı, onlar üzerinde düşünmeyi çok seviyorum. Bu tarzda bir şeyler yazma fikrim hatta yazdığım birkaç tane yazım var.

Teşekkür ederiz.
 

İlginiz için ben teşekkür ederim.

Söyleşi: Muhammed Emin Avcı

Kaynak: edebiyatburada.com

Yayın Tarihi: 04 Aralık 2020 Cuma 11:30 Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2020, 12:58
banner25
YORUM EKLE

banner26