A. Atillâ Şentürk ile Osmanlı Şiiri Kılavuzu üzerine

''Eski şiirlerin her beyti birer bilmece yapısındadır. Hepsinde çözülmeyi bekleyen ince espri ve manalar vardır.'' A. Atillâ Şentürk, 'Osmanlı Şiiri Kılavuzu' üzerine Yunus Sürücü'nün sorularını yanıtladı.

A. Atillâ Şentürk ile Osmanlı Şiiri Kılavuzu üzerine

Prof. Dr. Ahmet Atillâ Şentürk, Türkiye’de Osmanlı şiiri üzerine çalışma yapan isimler arasında, çalışmalarıyla dikkate şâyân bir isim. Eski Türk Edebiyatı Tarihi (Dergâh), Kanuni Hicviyesi (Büyüyen Ay), Osmanlı Şiiri Antolojisi (YKY) gibi önemli eserlere imza atmış olan Şentürk, yakın zamanda Osmanlı Edebiyatı Araştırmaları Merkezi’ni (OSEDAM) de kurarak çok büyük bir boşluğu doldurdu.

Şentürk’ün son kitabı olan Osmanlı Şiiri Kılavuzu (OSEDAM) da okuyucuları hayli sevindirmiş durumda. Büyük boyda, 520 sayfadan müteşekkil bu kıymetli eserin sadece A harfinden mürekkep olması, bu eserin ne derecede titiz ve emek isteyen bir cehtten hâsıl olduğunu gösteriyor. Bu büyük gayret ve emeğin bittabiî okuyucu tarafından da ciddi şekilde muhatap olarak ele alınması elzem bir durum teşkil etmektedir. Henüz sadece birinci cildi çıkan eserin diğer ciltleri de bizi şimdiden heyecanlandırmakta. Biz de elimizdeki birinci ciltle ilgili muhterem Ahmet Atillâ Şentürk hoca ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Merak ettiklerimizi sorduk.

Hocam evvela şunu ifade etmek isterim ki bu söyleşiye vakit ayırdığınız için size teşekkürlerimi arz ederim. İlk önce şunu sormak istiyorum: Neden klasik, divan, Türk şiiri ifadelerini değil de “Osmanlı Şiiri” ismini seçtiniz? Aralarında bir fark olsa gerek.

Estağfurullah, asıl ben teşekkür ederim. Kısaca ifade etmek gerekirse, Cumhuriyetin ilanından sonra Osmanlı isminin telaffuzu dahi korkulur bir hale düştü. Yeni rejimin sağlam temellere oturtulması amacıyla eskiyle ilgili ne varsa sakıncalı görüldü ve özellikle okullarda eskinin bütün kurumlarını karalama kampanyaları başlatıldı. Bu hal öyle bir paranoya halini aldı ki o dönemde aruz vezniyle şiir yazanlara Cumhuriyet’e ihanet ithamları bile yöneltildi. Bugün kullanılan “Divan şiiri” ismi de o dönemlerde bu edebiyatı ve şiiri tahfif için takılmış iğreti isimlerden biridir. Güya bu edebiyat sadece saray çevrelerinde okunduğu, Türklerle ilgisi olmadığı, toplumdan kopuk, halkın anlamadığı, insanlardan ve Türkçeden uzak bir edebiyat olduğu için bu isim verilmiş.

Bütün dünyada eski edebiyatlar ait olduğu devletin, dönemin yahut topluluğun ismiyle anılır. Azerî edebiyatı, Özbek edebiyatı, Çağatay edebiyatı vb. demişiz fakat korkudan bir türlü “Osmanlı Edebiyatı” demeye dilimiz varmamış. Klâsik edebiyat ismi aslında tamamen Batıya ait bir yapıdır; her ne kadar bugün bu kavramı biz “eski dönemin kurallarla zabt u rabt altına alınmış edebiyatı” gibi anlamaya çalışıyorsak da iğreti duruyor, yakışmıyor. Dünya “Ottoman Literature” yahut “Ottoman Poetry” diyebiliyor fakat biz bir türlü “Osmanlı Şiiri” diyemiyoruz. Ben bu tabuyu 1998 senesinde çıkan Osmanlı Şiiri Antolojisi adlı kitabımla yıkmaya çalıştım. Hattâ o zaman YKY'nın başında bulunan Enis Batur bana bayağı bir itiraz etmişti “hoca bu ismi değiştirelim, kitap bu isimle satmaz” filan diye. “Olmaz” dedim. Gerçekten de dediği gibi oldu. Beklenenin çok altında bir satış yapıldı. Kitap üniversitelerde ders kitabı olarak kaldı. Fakat bu kitap sayesinde bugün artık akademisyenlerimiz kısmen de olsa Osmanlı edebiyatı veya şiiri diyebiliyorlar korkmadan. Bu ismi neden kullandığımı Osmanlı Şiiri Antolojisi’nin önsözünde uzun uzadıya anlatmıştım. İlgilenenler oradan okuyabilirler.

Bu kitabı yazma fikri sizde nerde, nasıl ve neden oluştu?

1976 senesinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne başlayıp rahmetli hocam Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu’nun derslerine girdiğim günlerden itibaren o zamana kadar mahiyetini idrak edemediğim bu edebiyatı tanımaya başladım. Edebî metinler aslında ait oldukları dönemin hayatını yansıtan birer tarih vesikası gibiydi. İşin garip tarafı, bu vesikaları tarihçiler kullanamıyordu. Çünkü arada bir dil engeli vardı. Şiir dili, toplumun yüzyıllar boyu şekillendirdiği farklı bir dildir. Kelimelerin anlam inceliklerini yakalayamazsanız, çok farklı ve aslı astarı olmadık yorumlar geliştirmeye müsait bir yapısı vardır şiir dilinin.

Hoca, derslerinde bir yere geldiği zaman “Bakın bakalım sözlüklerde ne denmiş şu kelime için” der. Osmanlıca sözlüklerden bulduğumuz karşılıkların ne kadar isabetsiz olduğunu ilginç örneklerle izah eder ve bu edebiyatın layıkıyla anlaşılabilmesi için yeni bir sözlüğe ihtiyaç olduğunu söylerdi. Tabii ilk dönemlerde ben bunun ne demek olduğunu tam anlayamamıştım. Daha sonra hocayı kaybettik. Adeta öksüz kaldık bu sahada. Çok değerli meslektaşım Muhammed Nur Doğan’la bazen baş başa verir, bir beyit için günlerce uğraşırdık burada ne deniyor diye. İnsan danışacak biri bulamayınca, rahmetli hocanın zamanında o “yazılması lazım” dediği sözlükle ne demek istediğini daha iyi anlıyor tabi.

Ben doktora yıllarımdan itibaren kelimelerin metinlerde geçen farklı anlamlarını notlamaya başladım. 1980’li yılların başıydı. O zamanlar daha bilgisayarlar akademik camiada henüz yaygın kullanılmadığı için fişlere not alıyordum. Daha sonra bilgisayar imkânlarıyla metinlere ulaşıp taramak ve araştırmalar geliştirmek çok daha kolay hale geldi tabi. Yaklaşık 30-35 yıldır topladığım notlar bugün kitap haline geliyor artık.

Bu eserinizi yazmaktaki gayeniz nedir diye genel bir şey sorsam...

Dil sürekli hareket halindeki canlı bir varlık gibidir. Kelimeler biz hayatın içindeyken farkında olmasak da yüzyıllar içerisinde sürekli anlam değiştirirler. Bu sebeple bugün kullandığımız bir kelime diyelim bundan 300-400 sene önce yazılmış bir metinde çok farklı bir anlam taşıyabilir. Eski şiirin anlaşılmaması yahut yanlış anlaşılmasının arkasındaki sebeplerden biri de zaten budur. Art niyetli biri oğlan yahut mahbup kelimesini görünce “hah işte homoseksüellik” filan diyebiliyor küstahça. E Hz. Peygamber için de mahbup deniyor, ne olacak şimdi? Batı'nın karalamaları ve Cumhuriyet döneminin aleyhte propagandaları da cesaret vermiş insanlara bu dede mirasını karalama konusunda çünkü.

İşte eski metinlerde geçen bütün kavramları günümüz insanlarına çevirme ve izah ihtiyacından kaynaklandı bu eser. Üniversitelerde derslerde incelenen metinler üzerinde bunlar konuşuluyor fakat herkese ulaşamıyor bu bilgiler. Bu sebeple kitabımın amacı eski şiirle günümüz insanı arasında bir köprü kurmak, insanımıza doğru bilgiler vererek dede mirası bu şiiri ve onun kültür dünyasını tanıtmak.

Osmanlı şiiri nedir? Mevcudiyetini ve ihtişamını neyin üzerine bina etmiştir?

Dünya üzerinde geleneklerinden hiç taviz vermeden aynı kelime ve motifleri kullanarak 600 yıl boyunca varlığını sürdürebilmiş başka bir edebiyat var mı bilemiyorum. Şairler sürekli yeni esprili hayaller üretmeye çalışmışlar ve bunları üretirlerken daha önce söylenmiş ve düşünülmüş sözlerin bir benzeri olmama şartı konmuş. Üstelik eski şiirin kelime kadrosu da son derece kısıtlıdır. Her kelimeyi kullanamaz şair. Her nesne ve eşya bu şiire kolay kolay konu edilemez. Bitkilerin bile bir protokolü vardır. Önünüze gelen ağacı yahut çiçeği şiir konusu edemezsiniz. Belirli bitkilere vize verilmiştir, onlar haricindekiler pek konuya dâhil edilmezler. Tam anlamıyla bir gelenekçi edebiyat yani. Daha önceki üstadlar ne söylemişlerse o sınırların dışına çıkılamıyor fakat yeni söylenecek sözler ve bulunacak kurgular da onlarınkinin tekrarı olmayacak. Böyle bir şart var. Hatta 16. yüzyılda bile “Mana tükendi” demişler bazı şairler. Söylenebilecek her şey söylendi artık denmiş.

Tabi söz insana has bir özellik ve ilahî kelamın kaynağı da söz olması bakımından, İslâm kültürünün söze ve söz sanatlarına yaklaşımı oldukça hassas bir durum arz ediyor. Beslendiği kaynaklar çok zengin olduğu için söz tükendi sanıldığı bir dönemde öyle sözler üretilmiş ki akıllara zarar. Daha sonra Sebk-i Hindî başlıyor bu tükenmişlik hissinin önünü açmak için ve eskisinden çok daha muhteşem bir yapıya bürünüyor edebiyat. Fakat burada aşırı bir incelme ve manalarda giriftleşme oluştuğu için edebiyat yavaş yavaş halktan kopmaya başlıyor. Yoksa bu şiirin halkın malı olmadığı, Türkçenin ürünü olmadığı gibi iddialar tamamen karalama kampanyalarının ürünü olup aslı astarı olmayan şeylerdir. Halk ve hatta okuma yazması olmayanlar dahi bu şiirden zevk alıyor ve bu sahada çok önemli eserler vücuda getirebiliyorlardı. Zaten bugün o dönem Türkçesinin inceliklerini ve deyimlerini bilmeyen biri bu edebiyatı anlayamaz. Arapça ve Farsça kelimeleri anlamak kolay. “Osmanlı Şiiri”nin bütün kurgusu Türkçe kelime ve tabirler üzerinde geliştirilmiştir. Tarihî Türkiye Türkçesinin sözlüğü Osmanlı şiiri incelenmeden yazılamaz. Zaten benim kitabım da bütün bu deyim ve kavramları anlayıp örnekleriyle açıklamaya çalıştığım için bu kadar zaman aldı.

Klasik şiirimiz zor mu? Birtakım çevreler -buna akademi camiası da dâhil- bu şiirin halktan kopuk, ağır bir dili olduğunu söylüyorlar. Buna ne diyeceksiniz? Bilhassa II. Yeni ile başlayıp bugüne ulaşan bir kapalı şiirimiz var. Neden II. Yeni şiiri baş üstünde tutulurken klasik şiirimiz halktan kopuk olmasıyla, ağır, sanatlı bir dili kullanmasıyla eleştiriliyor? Elbette iki şiir aynı demiyorum ama bunca benzer iki şiir neden farklı muamele görüyor? Birilerinin hesap kitap yaptığı ortada…

Az önce ifade ettiğim gibi bu şiirin temeli Türkçe üzerine kurulmuştur. Dil sürekli değiştiği ve diyelim 16-17. yüzyılın Türkçe tabirleriyle günümüzdekiler arasında ciddi kopukluklar oluştuğu için bu şiiri anlamakta zorlanıyor insanımız. Her şeyden önce tarihî Türkçemizin sözlüğü yok. Arapça ve Farsçanın en mükemmel sözlüklerini hazırlayan dedelerimiz nasıl olsa biz bu dili biliyoruz düşüncesiyle Türkçenin sözlüğünü hazırlama ihtiyacı hissetmemişler. Fakat insan dünyanın döndüğünün farkında olamıyor. Metinlere kuşbakışı yaklaştığınızda bugün kullandığımız bir kelimenin 16. yüzyılda çok farklı bir anlamda kullanıldığını görebiliyorsunuz. Bu durumda bizim yapmamız gereken şey kelimenin o dönemdeki anlamını metinlerden yola çıkarak tespit etmek oluyor. Metni metinle çözmek yani. Başka da bir yol bulmak söz konusu değil zaten.

II. Yeni şiirinin eski şiirden etkilendiği söyleniyor ama ben buna inanmıyorum. Yok böyle bir şey. Eskinin neyini anlamışlar da eskiden etkilenmişler. Anlaşılmayan konularda anlamış gibi davranmaktan ileri gidemiyor bu söylenenler. Bırakın II. Yeni’yi, aruzla çok başarılı gazel ve rubailer yazan Yahyâ Kemal’in dahi eski şiirle kelime kadrosunun benzerliği dışında yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Eskiler bu şiirle farklı bir dünya yaratmışlar. O dünyanın içine girmeden, o havayı teneffüs etmeden bu şiirden etkilenmek ne mümkün.

Dr. Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu vardı, rahmetli oldu yakınlarda. Yüzlerce divan toplamış, gece gündüz bunları okuyan ve gerçekten bu edebiyata vakıf olarak şiir yazabilen biriydi. Artık böyle insanlar da kalmadı. Zaten ben şahsen bugün eski tarzda şiir yazılmasını da anlamsız buluyorum. Her şeyin bir vakti zamanı var. Bizim bugün yapmamız gereken bu şiirle aramızda atılan köprüleri onarmak, bu şiiri ve edebiyatı anlamaya çalışmak olmalıdır. Muhteşem bir dede mirası hazinemiz var ve biz bu hazineyi reddediyoruz. Olacak iş mi bu! Bugün ben aydınım diyen herkesin bu şiiri anlaması, bu şiirden asgari seviyede zevk alması gerektiğini düşünüyorum. Osmanlıca okumasını bilmeyen birinin münevver olma iddiasını kabul etmiyorum şahsen. Dedesinin yazdığı mektubu okuyamayan biri nasıl aydın sayılabilir?

Bahsettiğimiz şiir eski midir sizce? Ya da aksine hâlâ bize çok şey söyleyebilen bir şiir midir? “Bunlar kaç sene önce yazılmış şeyler canım, bu şiir bugün bize ne söyleyecek!” gibi serzenişleri haklı buluyor musunuz?

Elbette eski ve eskimiş bir şiirden bahsediyoruz. Bu şiirin içinde geçen Türkçe kelime ve deyimler eskimiştir özellikle. Az önce maddesini gözden geçiriyordum, mesela “çok sevinme” anlamında “teller takınma” tabiri benim çocukluğumda yaşayan bir deyimdi. Aradan geçen 30-40 sene içinde kaybolmuş, bugün çok kimse bilmiyor. E biz 400-500 sene önce yazılmış eserlerden bahsediyoruz. Dil eskiyince eser de eskiyor ister istemez. Kimsenin bunları ihya edelim, bugün de aynı tarzda yazalım diye bir iddiası yok. Böyle bir şey zaten mümkün de değildir. İstesek de bugün öyle sözler söyleyemeyiz. Her metin ait olduğu dönemin aynası gibidir. Sahte ve yapmacık metin hemen kendini belli eder. Bununla beraber bunları anlamak ve yorumlamak farklı bir şeydir. Bugün her aydının Fuzûlî’yi, Bâkî’yi anlayacak kadar eski dil ve kültüre vakıf olması gerekir.

Eseriniz klasik şiirimize müteallik önceki sözlükleri feshedecek mi? Yoksa onların boş bıraktığı yerleri mi dolduracak?

Kitabın A harfini görenler şimdiden eserin tamamının 15-20 cilt olacağını düşünmeye başlamışlar bile. Aslında A ve M maddeleri biraz hacimli olduğundan bu benim için de biraz sürpriz oldu. 6-7 cildi geçmez sanıyorum. Fakat eğer her şeyi didikleyip inceleyecek olursak 80-100 ciltle de anlatılamaz bu edebiyat. 600 senenin birikiminden bahsediyoruz.

Bazı arkadaşlar bana Ahmet Talat Onay’ın Mazmunlar kitabının artık kullanımdan düşeceği yolunda latifeler ettiler. Her eserin ayrı bir değeri vardır. Benim bu kitaba saygım gerçekten çok fazladır ve dikkatle incelerseniz oradaki maddelerin önemli bir kısmını bende göremezsiniz. Osmanlı Şiiri Kılavuzu tamamen metinlerden hareketle hazırlanmış bir eser. Maddeleri yazılırken çoğu zaman sözlük dahi kullanılmamıştır. Bu sebeple ben Talat Onay’ın kitabını yıllarca çok mecbur kalmadıkça -etkisi altında kalmamak için- kullanmadım. Onun hazırlanış süreci çok büyük bir fedakârlık örneğidir. Düşünün, devlet eliyle bu edebiyatı karalamak üzere bir seferberlik ilan edilmiş ve merhum, cansiperane hislerle, her şeye rağmen ümitle bu eserini kaleme almış. Kitabın baskısını göremedi, Allah rahmet eylesin. Yeri doldurulamaz bir eserdir o.

Söz klasik şiirimizin mazmun sözlüklerinden açılmışken şunu da sormak istiyorum: Osmanlı şiirine Derrida’nın “Metnin dışında hiçbir şey yoktur.” anlayışıyla yaklaşma imkânı var mıdır?

Kur’an’da Yahudiler “kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler” diye tenkit ediliyor. Bu edebiyatı çözmek için yorum ve anlam anarşisine girmenin manası yok. Eğer konu kelimelerle oynamaksa bizim edebiyatımızda âlâsı yapılmış. Öyle cümle ve beyitler kurgulanmıştır ki 7-8 anlam ortaya çıkar. Üstelik bunlar Derrida’nın metinlere müdahalesi gibi sonradan geliştirilen suni, zorlama yorumlar değil, bizzat müellif tarafından bilinçli olarak tasarlanmış ifadelerdir. Bizde Batı hayranlığı hastalık halini aldığından, bizim aydınımıza bunları anlatamazsınız. Batı bütün eski metinlerini kurmuş, yorumlamış, yapacak başka işi kalmadığı için yeni meşgale sahası arayışlarına girmiş. Siz daha bir Bâkî ve Fuzûlî dîvânlarını doğru dürüst yayımlayıp bunlarda ne dendiğini anlayamamışsınız. Neymiş efendim? Bu metinleri yapı bozmacılıkla anlayacaklarmış, bak bak… Bu, aslında eski metinlerin daha elif'ini be'sini anlayamayanların buldukları, meydandan kaçma usulüdür. Anlattıkları şeylerden de bir şey anlaşılmaz.

Öğrencilik yıllarımda Türk İslâm Felsefesi Kürsüsünden yardımcı sertifika almıştım. Prof. Dr. Nihat Keklik’in derslerine girerdim her fırsatta. En karmaşık felsefî problemleri çöpten çelebi resimleri çizerek basitleştirir ve hiç unutamayacağınız hikâyelerle anlatırdı. Onun hiç aklımdan çıkmayan bir sözü vardır: “Eğer bir adam konuyu gerçekten anlayıp sindirememişse anlatamaz. Anlatması istendiğinde de anlamadığı anlaşılmasın diye karmaşık, çetrefilli bir dil kullanır” derdi rahmetli. Bizim metinlerimizi anlayıp yorumlamak için Batı'nın anarşik kuramlarına ihtiyacımız yok. Bunda ayak diretmek biraz da şuna benziyor. Kuran’ın bir tefsir metodu vardır malum. Siz kalkıp “hayır ben Kuran’ı İncil’in yorumlama metotlarıyla anlamak istiyorum” diyebilir misiniz? Eski şiirimizi yapı bozmacılıkla izah etmeye çalışmak biraz buna benziyor. Kısaca özenti de diyebiliriz.

Bizim kültürümüzde yaygın olarak kamış kalem kullanılır. Neymiş efendim? Nedîm’in şiirini okurkan ben bunu pekâlâ tükenmez kalem olarak anlayabilirmişim. Zaten bunu yapmıyor da değiller; işte şu meşhur dizide Kanunî'yi yazı masasına oturtup bir güzel yazı yazdırttılar. Onlara sormak lazım niye kot pantolon giydirmediniz diye. Geçelim bu konuları. Bu yollar bizim eski metinlerimize göre değil.

Çalışmalarınızı yaparken ne gibi konularda zorlandınız? Bir beyit, bir kelime, bir ifade üzerinde günlerce çalıştığınız oldu mu? Gel de işin içinden çık dediğiniz anlar yani.

Benim işim adeta bulmaca çözmek gibi bir şey. En çok zorlandığım konu da Türkçe tabirler. Az önce söylediğim gibi kelimelerin anlamları sürekli değişiyor ve siz bunların o dönemde hangi anlamda kullanıldığını tespit etmek zorundasınız. Az önce ifade ettiğim gibi bunların çoğu eski lügatlerde bulunmuyor. Eskiler bunların anlamlarını yazma gereği duymamışlar.

Diyelim bir “levent” yahut “yavuz” kelimesi... Bunlar toplumun telakkilerine göre sürekli olumlu yahut olumsuz yönde anlamlar kazanmış isimler. Eski metinlerdeki anlamını insanlar bilseydi bugün çocuklarına bunları isim olarak vermezlerdi. Bilmem anlatabiliyor muyum? Ne bileyim mesela deniz anlamındaki “bahr” kelimesini, Anadolu’ya gelmeden önce hiç deniz görmemiş Türk “büyük akarsu” anlamında kullanmış yüzlerce yıl. Şimdi siz eski bir metinde bu kelimeyi görüp de Kamus-i Türkî’de bunun karşılığı “deniz” deyip kelimeyi böyle yorumlayamazsınız.

Bunun gibi yüzlerce örnek çoğaltılabilir. Günlerce değil, çözmek için yıllarca beklediğim kelimeler oldu. Bu işler böyle. Sabır ve sebat istiyor.

Bugün klasik şiirimize hangi gözle bakılıyor sizce? Bir düzelme var mı? Yoksa hâlâ Cumhuriyet ideolojisinin yahut Batı’nın “böyle bakmalısın” dediği yerden mi bakıyoruz?

Son yıllarda bir Osmanlı modası başladı. Bizim kitap da bu furyaya denk geldi galiba biraz. Tabi toplum bazı gerçekleri görünce sosyal tepki gösteriyor bir refleks olarak. Osmanlının her şeyi kötüydü diye anlattılar bize ilkokuldan itibaren. E kardeşim hiç mi iyi bir şeyi yoktu diye sorarlar adama. Bu karalama kampanyalarından Osmanlının şiir ve edebiyatı da nasibini aldı, hem de çok çirkin iftiralarla aldı. Batılılar bu şiirin homoseksüel temayüllü bir edebiyatın ürünü olduğu bile söyleme cesareti bulabildiler kendilerinde. Bizim sözde aydınlarımız da tabi Batıdan ne gelirse eyvallah ettikleri için yıllarca bunu kabullendiler.

Malum artık Türkiye eski Türkiye değil. Özellikle edebiyat fakültelerindeki eğitim ve araştırma kalitesi arttıkça eski metinler daha iyi anlaşılacak ümidindeyim.

Hazırladığınız eser okuyucuya neler vadediyor?

Eski şiirle günümüz insanı arasında özellikle son yüzyılda ciddî uçurumlar oluşmuş. İran’da sokaktaki insan Hafız-ı Şirazi’yi ne dediğini anlasın anlamasın zevkle okur. Azerbaycan, Rus baskısına rağmen hiçbir zaman bizim yaşadığımız kültür kopukluğunu yaşamadı. Orada Fuzûlî halen yaygın olarak okunup anlaşılıyor. İnsanlara yüzlerce yıl önce yazılmış eserler hâlâ zevk verebiliyorsa, toplum kökleriyle olan irtibatını yitirmemiş demektir. Bizde böyle bir durumdan bahsetmek mümkün değil. Koca bir çınar ağacı kesilmiş, devrilmiş. Buna rağmen köklerinden filizler fışkırma ümidi yok değil.

Osmanlı Şiiri Kılavuzu’nun hedefi, bu kitabı kullanan herkesin, özellikle üniversite öğrencilerinin eski şiirimizi anlamasını sağlamak. Eski şiirde geçen hemen her kavram bu kitapta yer alıyor. Aydınımızın, günümüzün modern şiir yazan şairlerinin mutlaka eski şiiri bilmeleri, anlamaya çalışmaları gerekiyor. Onlar için eski eserlerde muhteşem ilham kaynakları var.

Hafta sonu için kızıma öğretmeni bir tabiat şiiri bulup hazırlaması için ödev vermiş. Baban da yardım etsin, güzel bir şiir bul, derste açıklarsın demiş. İnternetten arayıp bir şeyler bulayım dedim. Aman Allah’ım! Biz nasıl bu hale düştük? Yarışmalarda dereceye giren şiirler bile dökülüyor. Her milletin bir şiir dili vardır. Konuşma dili farklı, edebiyat dili farklıdır. Biz bu incelikleri dahi yitirmiş haldeyiz bugün maalesef.

Bizim eski edebiyat çalışmalarında en büyük derdimiz metinleri doğru okumaktır. Dört beş yıllık üniversite eğitimi eski metinlere vukuf kazanmaya yetmiyor. Yüksek lisans ve doktora seviyesinde metin okuyan öğrencilerimizin çoğu metni doğru anlamadığı için yanlış okuyor. Bu kılavuz sayesinde okuduğu konunun ne olduğunu anlayınca, öğrenci bu defa istese de metni yanlış okuyamayacak. Kılavuz özellikle onların çok işine yarayacak. Benim öğrencilik yıllarımda böyle bir rehber olsaydı bugün çok farklı işlerle uğraşıyor olurdum herhalde. Kılavuzun eski kültürle günümüz insanı arasında önemli bir köprü vazifesi göreceğine inanıyorum.

Son olarak, klasik şiirimiz bağlamında, günümüzün “armut piş ağzıma düş” okuyucusu için neler söylemek istersiniz?

Zahmet çekmeden hiçbir iş olmuyor. Kafa yormak gerekiyor. Günümüz insanını eğlendiren sinema, tiyatro, televizyon, bin bir türlü basılı yayın organları; bunların hiçbiri yokken insanlar şiir çözerek eğleniyorlardı. Eski şiirlerin her beyti birer bilmece yapısındadır. Hepsinde çözülmeyi bekleyen ince espri ve manalar vardır. Eski şiiri çözmek insanda tutku haline gelir bir süre sonra. Yeni ipuçları bulup yeni şeyler keşfettikçe bu tutku zevk haline dönüşür. Şairler toplumun belki en zeki insanlarıdır. Dile son derece hâkimdirler ve okuyucularına sürekli yeni bilmeceler üretirler.

Günümüz insanı eski toplumun bilgi değerlerinden uzak olduğu için bu bilmeceleri çözmede ister istemez zorlanıyor. Bu sebeple bu kitabın insanımıza, kültür hayatımıza bu yolda bir ivme kazandıracağını düşünüyorum. Zaten bir süre sonra okuyucu kendi kendine bazı şeyleri anlayıp problemleri kendisi çözmeye başlıyor. Çünkü bütün bir şiir ağı mantık denklemleriyle birbirine bağlı bir yapı arz ediyor. Biri açılınca diğeri de kendiliğinden açılıveriyor. O sebeple armut pişsin diye bekleyen okuyucu için bile çok şeyler var bu kitapta.

Hocam çok teşekkür ediyorum bu güzel söyleşi için.

Ben teşekkür ederim.

 

Yunus Sürücü konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Şubat 2016, 12:05
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Kemal Yıldız
Ahmet Kemal Yıldız - 3 yıl Önce

Selamun aleykum. Eskimez şiirimize niçin eski şiir demekte ısrar ediyorsunuz anlayamıyorum Ahmet Atilla Bey. Kadim Türk Şiirine eskimez yeni gözüyle bakılması gerekmez mi? Divan Şiiri nasıl yanlış bir tabirse, Osmanlı şiiri tabiri de yanlıştır. Vetirenin ve siyasi rejimlerin değişmesiyle şiirin özü değişmez. kadim türk şiiri tarihinin sil baştan yazılması gerekir. eğer bir şey eskiyorsa, onun hiçbir kıymeti yoktur. eskiyen şey bir daha kullanılmaz. zamanüstü türk şiiri osmanlıdan önce de vardı.

banner19