70lerde Sosyalist olmamak için mücadele ettik

Haksöz dergisi sahibi ve Özgür-Der ’den tanıdığımız Hamza Türkmen’le geniş soluklu bir röportaj gerçekleştirdik.

70lerde Sosyalist olmamak için mücadele ettik

 

250. sayısını Ocak 2012 itibariyle okuyucularıyla buluşturan ve Müslümanların uzun soluklu dergilerinden olan Haksöz dergisi sahibi ve Özgür-Der ’den tanıdığımız Hamza Türkmen’le kendi hareketli yaşamından okuduğu kitaplara, dinlediği müziklerden Özgür-Der ’in öyküsüne ve gençlerle nasıl vakit geçirdiğine uzanan geniş çaplı bir söyleşi gerçekleştirdik.

İlk olarak kendinizden başlayalım. Bildiğimiz kadarıyla hareketli bir yaşamınız var ve hâlâ devam ediyor. Hamza Türkmen kimdir?Haksöz

Dindar bir ailenin çocuğu olarak 1953’te doğmuşum. Baba tarafından Rizeliyiz ama ben Sarıyer- Beykoz muhitlerinde büyüdüm. Dindar bir aileye mensup olmak büyük bir imkân. İslâm’a hürmet eden bir aile, yetiştirdiği çocuklarının İslâm’ın temel kavramlarıyla ve ibadi formlarıyla tanışmasına vesile oluyor. Bu önemli, çünkü biz laik, pozitivist ve Necip Fazıl’ın deyimiyle “Allah demenin bile yasak olduğu” bir eğitim sisteminden geliyoruz. Camilerimizin kapatıldığı, Kur’an okumanın/Hacc’a gitmenin yasaklandığı, İslâmî kimliği dolayısıyla temayüz eden insanların öldürüldüğü-sürüldüğü acılardan geliyoruz. Dinî aidiyet algısına sahip bir geçmişimiz var. Bu acıları yaşamış bir ailenin çocuğu olarak büyümek ister istemez Türkiye’deki önemli sorunlara en azından kültürel olarak alâkadar olmayı gerektiriyor. Böyle bir imkânım oldu. Yaşadığımız toplumu ve sorunları algılamak açısından büyük bir imkândır bu. Dindarlığına millîlik karışsa da, eklektik bir anlayışa da sahip olsa; kendisini İslâm’a ait hisseden bir ailenin çocuğu olabilmek ellili, altmışlı yıllarda çok önemli bir imkândı.

Çelişkileri üreten hâl!

Büyüdükçe okullara gittik tabi ki, sistemin okullarına. Bana garip gelen bir şey vardı: ilkokul birinci sınıfı hatırlıyorum ben. Müslümanların yaşadığı acıların sınıfımızda duvarda resmi asılan kurucu bir zâtla irtibatlı olduğunu biliyordum. Bu bilgilerle yetişmiştim. Bana o sınıfta en büyük kişinin o olduğu öğretiliyordu. Bu bende ilkokul boyunca çift şahsiyetlilik oluşturdu. Tahtaya kaldırıldığımda bir ezber olarak “evet o en büyüktür, en büyük Atatürk’tür” diyorum ama içimden “asla” diyorum. Ama bu çelişkiyi tartışma veya değerlendirme imkânım yok. Eve gittiğimde “oğlum sus, kendini açık etme” diyorlardı. Bu konu gençlik çağına adım atarken, sorgulamam gerekenlerden sadece birisi idi. Sadece benim hikâyem değildi bu, on binlerce-yüz binlerce Müslüman aile çocuğunun yaşadığı idi!

Sarıyer ilçesinde büyümüştüm.  Sarıyer, genel seçimlerde CHP’nin galip çıktığı bir Boğaz semtiydi. CHP’nin seçim sonucu sevinçlerini, kutlama taşkınlıklarını hatırlıyorum. CHP ile kurucu ideoloji arasındaki bağı da biliyordum ve bundan rahatsız oluyordum. Sarıyer’de ortaokula ve liseye gittim. Liseli yıllarımda rüşt yaşına adım atmıştım. Gençliğe adım attığım bu yıllarda hayatı anlamlandırmaya çalıştığım, öncesini ve sonrasını sorguladığım süreçlerdi. Lisedeydim ve 70li yılların başında bu tecrübeleri yaşamaya başlamıştım. O zamanlarda, 16-17 yaşlarındayım. Sosyalist birçok öğretmenimiz ile Türkçü ve komando hareketine mensup hocalarımız vardı. Fıtri olan temel arayışlarımızı cevaplamaya çalışırken bu kümede duran insanların telkinlerine muhatap oluyordum. Aynı zamanda üniversitede solcu-sosyalist öğrencilerin kurduğu Dev-Genç’in Dev-Lis kolu vardı. Kendi sınıfımda ve okulumda bu hareketten öğrenciler vardı. Gençlere Çehov’un, Gogol’un vs. daha değişik sosyalist edebiyatçıların kitaplarını okutmaya çalışıyorlardı. Ve o zamanki gençlerin sosyalistliği sosyalist ülkelere öykünmecilik yanında daha çok Müslümanların değerleriyle alay etme ve onları tahfif etme sürecini ifade ediyordu. Benim babam sahil güvenlikte kaptandı ve dolayısıyla bazı aylar İstanbul dışında oluyordu. Bu uzaklaşma dönemlerinde, benden on yaş büyük abim (Kabataş Erkek Lisesi’nde Deniz Gezmişlerle sınıf arkadaşıydı) hayatı anlamlandırma aşamasında sosyalistlerden etkilenmiş ve sosyalist olmuştu. Hatta üç arkadaşıyla lise son sınıfı bırakıp Arçelik fabrikasına işçi olarak girmişti, orada işçi örgütlenmesi yapıp ilk grevi örgütlemişlerdi. Babam çaresiz kalmıştı. Evde, babamın oğlunu ideolojik olarak kaybetmesinden kaynaklanan hatırladığım tartışmalar yaşanırdı. Acı bir durumdu. Babam abimi ikna edemiyordu ve abim ise namaz kılınan bir evde sol jargonla konuşur biri olmuştu. Gerek aile içi fikrî çatışma ortamı gerek lisedeki İslâm’ın değerlerine karşı gelişen ideolojik çatışma ortamı ister istemez, sorgulama yaşına gelmiş bir gencin fikir dünyasında tahrik edicidir. Fırtınalar kopartır mı kopartmaz mı bilemiyorum ama en azından ilgi çeker. Ve böyle bir ortamda kendi kimliğimi tanımlamak için ciddi bir arayış içindeydim.

Çokluk içine yalnızlık dönemi

Biz bugünkü gençliğe nispetle daha imkânsız, daha kuşatılmış, daha sahipsiz pozisyondaydık. Lise yılları, buluğ çağına eriştiğimiz dönemdi. Aileden ve camiden aldığım dinî terbiye ile arkadaş çevremde ve toplumda/eğitim sisteminde gördüklerim çatışıyordu. 60lı-70li yıllarda Sarıyer yalı kültürü dışında mahallî bir yerleşkeydi. Herkes birbirini tanırdı. Ama büyüdükçe, 16-17 yaşlarına geldikçe en yakın arkadaşlarımdan ayrılma pozisyonuna zorlandım. Niçin? Çünkü öyle bir dejenerasyon(yozlaşma), öyle bir modernleştirme süreci vardı ki… Arkadaşlarım erkek/delikanlı olma havasıyla içki içerlerdi, iskambil-okey oynarlardı, affedersiniz fuhuş yuvalarına giderlerdi. Bunları yapan insanın delikanlı olduğu havası verilirdi. Oysa bunların ben haram olduğunu biliyordum. Benim gibi sadece iki-üç arkadaş bu yanlışları yapmamaya çalışıyorduk. Ama arkadaşlarınızın çoğunun yaptıklarını yapmadığınızda yalnız kalıyor ve onlardan uzaklaşıyordunuz.

Gençler için çok zor bir şey bu.

Arkadaşlarınızın yitirilmesi kişide iç kırılmalar oluşturuyordu. Tutarlı kişilikleri arıyordunuz. Ama kişilikli arkadaşlar bulamama insanda yalnızlık psikolojisini daha çok kamçılıyordu. Telkin edilen modern yaşam tarzı ve tüketim kültürünün çarşısında yalnızlık çekiyordunuz.

O dönemde arkadaşlarımdan sosyalizme eğilim gösterenler oluyordu. Bizlere Nurculardan ve Türkçü komandolardan ilgi gösterenler de oluyordu. Nurcular hariç, diğerlerinin yaşam tarzları birbirinden farklı değildi. İçki, ufak kumarlar, fuhuş arzusu… Bu cendereyi nasıl aşacaktık? Lise birinci sınıftan itibaren iç çelişkilerimi, Müslüman kimliğimi oluşturma heyecanımı hatırlıyorum. Bir şeylere karşıydım. Kemalizm’e karşıydım. Ceza almama rağmen hiçbir zaman 19 Mayıs gösterilerine katılmadım. Bir şekilde katılmadım. Çünkü karşı olduğum/tam tanımlayamadığım bir haksızlık-çözülme hâline monte olmak istemiyordum. O yıllarda bu halet-i ruhiyemi, İslâmî duygularımı, özlemlerimi yansıtan ufak denemeler, şiirler yazmaya çalışıyordum; perspektif ve kişilikli arkadaş arayışım da devam ediyordu.

‘Babam Şule Yüksel okurdu bize’

Bizim eve 60lı yılların sonunda Bugün gazetesi gelirdi, babam alırdı. Ve sabahları babam, annemi, ablamı ve beni oturtur; Bugün gazetesinden başmakaleyi, daha sonra Şule Yüksel Şenler’in yazısını okurdu ve anlamadığımız yerleri anlatmaya çalışırdı. Dolayısıyla ana hatlarıyla da İslamî camianın duyarlılık taşıdığı, ilgi gösterdiği konulara aşinalığım da vardı. Bu bâpta kaleme aldığım bazı şiir ve ufak denemeleri Bugün gazetesi ve Bizim Anadolu gazetesine yollardım ve okuyucu köşeleri ile değişik amatör köşelerde yayınlanırdı. Bu ilgi dolayısıyla, o dönemde kurulan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) Orta Öğrenim Komitesi beni buldu. Yazdığım yazılarda ‘Hamza Türkmen-Sarıyer Lisesi’ olarak ismim yer alıyordu. Ve bir şekilde buldular. Dolayısıyla Cağaloğlu’nda bulunan ve o dönemler muhafazakâr, dindar, ama İslâmcılığı daha ön planda olan gençlerin toplandığı MTTB’ye mensup gençler (zaten çok fazla genç yoktu o zaman burayla ilişkide olan; İslâm’a hürmetkâr ve Müslümanca yaşamı arzu eden, kendileri de netleşmemiş ama niyetleri İslâm’la irtibatlı kişiler)  beni buldu. Haftada bir oradaki çalışmalara katıldım ve bir sene sonra yönetim kurulunda yer aldım.

Çok etkili miydiniz peki?

O kadar hatırlamıyorum, zira diğer arkadaşlarla kendimi ölçme gücünde değildim ve bu subjektif olurdu. Ama toplam ilgi de çok azdı zaten. Tüm İstanbul’dan gelen insanlarla toplandığımızda en fazla 30-40 kişi olabiliyorduk. MTTB’nin 300-400 kişilik bir salonu vardı, büyük bir etkinlik yaptığımızda (Müslüman ailelerin çocuklarını çağırdığımızda ve abilerin de o zaman bize yaptığı katkılarla meselâ) salonu tam olarak da dolduramazdık. İçine millîlik de karışmış hâliyle İslamla ilgili olarak MTTB’ye ilgi en fazla bu kadardı. Yeniydik. Meselâ o dönemde solcuların lisede kız ve erkek öğrencilere sosyalist yazarları, edebiyatçıları okutmasına karşı ben de cevap vereyim istiyordum ama okutacak, okuyacak bir şey bulamıyordum. Peyami Safa’nın romanlarını okuyordum ve okutmaya çalışıyordum. Niçin? Roman kahramanları “Allah” diyor diye. Buna bile muhtaçtık. Hâlbuki okuduğumuz şeylerde kısmen bir muhafazakârlık var, doğu-batı çatışması içinde bir sentezci anlayış var; ama Sözde Kızlar, Yalnızız gibi batıcı aşk hikâyeleri veya mistik söylemlerdi bunlar.

Okuyacak bir şey vardı en azından, öyle mi diyorsunuz?

Evet. Eklektik ve bu kadar da karmaşık materyallere muhtaçtık. MTTB, Sabahattin Zaim’in İslâm ve İktisat başlıklı bir kitapçığını yayınlamıştı. Meselâ ben sosyalist arkadaşlara “İslâm’ın ekonomik görüşü bu.” diyebilmek için o kitapçığı elde ettiğim gün sabaha kadar oturdum, o kitapçığı okudum, anlamadım ve bir daha okudum; lügâtle okumaya çalıştım, kavramaya çalıştım. Bazı cümleler bende makes buldu ama ağır olan bu metindeki konuyu ya anlamamıştım ya da cevaplarımı karşılamamıştı.

MTTB Orta Öğrenim Komitesi’nde Sedat Yenigün’ünün de (Allah rahmet eylesin) katkılarıyla düzenli ve değişen aralıklarla bazı kitapları okumaya ve sorularımızın cevaplarını bulmaya çalışır ve tartışırdık. Hemen MTTB’nin yanında Nida Yayınları vardı. Sahibi İhsan Toksarı‘ydı. Mevdudi’den bir iki çeviri eseri vardı hatırladığım. Dikkat çeken ne buluyorsak işte. Gerek Müslümanca düşünce çerçevesinde, gerek millî çerçevede okumaya çalışıyorduk.

Hatırladığınız kitapları söyleyebilir misiniz?

Meselâ o tarihlerde Ergün Göze’nin Nazım Hikmet - Peyami Safa Kavgası, benim için önemli olmuştu. Nazım Hikmet’in, komünist birisi olması hasebiyle Peyami Safa’nın ne dediğini merak ediyorduk. Mevdudi’nin Hilal Yayınları’ndan çıkmış kitaplarını okumuştuk. İsmail Kazdal’ın Bir İhtar kitabını hatırlıyorum, ince bir kitaptı. Bizde etkili olmuştu. Dini anlama biçimi itibariyle kişiyi sorgulamaya sevkeden bir kitaptı.  Okuduğumuz kitaplar daha çok sosyal olaylarla ve tarihle ilgiliydi. Endonezya’da ne olduğunu anlatan kitaplar vardı meselâ. “Bize gerek dünya görüşü itibariyle, gerek kültürel tartışmalar boyutunda, gerek ekonomik, sosyal, siyasi açıdan perspektif çizen ve İslâm’la irtibatlı şu kitap vardı.” diyebileceğim zaten elimizde yeterli materyal yoktu. Yoldaki İşaretler, İhya Hareketleri, İslam Davası gibi kitapların 60lı yıllarda çevrilip basıldığını daha sonra öğrendik.

Aşkla araştırıyordunuz siz de?

Evet, araştırıyorduk. Bu sadece benim hikâyem değil. O dönemin İslâm’la irtibatlı olan insanların hikâyesi. Sedat Yenigün’ün de hikâyesi bu.

Bir kitabı okuyup durmuyordunuz ama, değil mi?

Şöyle söyleyeyim: benim sınıfımda- lisede Dev-Lis’li Fransızcası-İngilizcesi iyi olan bir arkadaşım vardı, başka sosyalistler de vardı. Onlar bizimle akidevî planda bir nevi dalga geçiyorlardı. Rahatsız oluyorduk, cevap verme ihtiyacı hissediyorduk ama onların literatürünü bilmek gerekiyordu. Hilmi Ziya Ülken’in Materyalizm’e Reddiye kitabını bulmuştum. İdeolojik faaliyetlere çok zaman ayırıyorduk ve derslerim iyi değildi. Lisede o zamanlar ideolojik takılanlar öyleydi, pek önemsemiyorduk dersleri. İkmâle kalırdık, çalışırdık ve geçerdik.

‘O kitap için oturdum, fizik çalıştım’

Ülken’in kitabını okumaya başladım. Kitap tarihî ve diyalektik materyalizmi değerlendiriyordu. Bunu irdelerken de özellikle fizik kuramlarını kullanan bir dili vardı. Ağır bir kitaptır, hâlâ piyasada var, bakılabilir. Kitabı anlayabilmem için fizik bilmem gerektiğine inandım. Fizik notum bir ve ya ikiydi, çalıştım ve fiziğim dokuz veya on oldu. Hoca da hayret etti. Kitabı defalarca okudum ve kelimeleri-cümleleri ezberliyordum adeta. Oradan elde ettiğim bilgiyle Marksist arkadaşlarımla konuştuğum zaman büyük ölçüde onları susturabiliyordum. Ama daha sonra öğrendim ki, verdiğim cevaplar daha çok İslâm adına değil de idealizm adınaymış. Eflatuncu ya da Hegelci anlayış adına bir cevapmış. Bu tip çaresizliklerimiz de vardı (gülüşmeler).

Esad Eseoğlu ve Ali Agâh Çelen konuştu

Röportajın ikinci bölümü için tıklayınız

Güncelleme Tarihi: 28 Ocak 2012, 15:30
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Osman Çiçek
Osman Çiçek - 8 yıl Önce

Modern şehirde haytalaşmaya ve laiklik-solculuk kuşatmasına karşı yaşanan dönemsel tecrübeler açısından çok nefis bir röportaj. Devamını merakla bekliyorum. Röportajı gerçekleştiren Esad kardeşi kutlarım. Sitede Hamza Türkmen gibi entelektüel ve aktivist bir İslamcının görüşlerine geç de olsa yer verildiği için site editörüne alkışlar.

Ammar
Ammar - 8 yıl Önce

Çok güzel ve yararlı bir sohbet olmuş.DünyaBizim beni şaşırttı desem yeridir.Hamza Türkmen'le yapılan bir konuşmaya yer vermesi içeriden barikatlarının olmadığını gösterir.

Ahmet
Ahmet - 8 yıl Önce

Vay güzel abim benim.Allah razı olsun senden bin kere.Emeklerini bereketlendirsin.

Ömer Vuran
Ömer Vuran - 8 yıl Önce

Şimdi geriye döndüğünüzde verdiğiniz cevapların islam adında olmadığını söylüyorsunuz, korkarım bundan 5-10 yıl sonra AKP sürecinde ki duruşunuzu da islam adina degil demokrasi adına diye günah çıkarcaksınız...

ikbal
ikbal - 8 yıl Önce

çok değerli ve önemli bir röpörtaj olmuş gerçekten. bu tecrübe ve birikimlere ihtiyacımız var. bir hatırat bekliyoruz hamza ağabeyden. dönemin yokluğunda gerçekleştirilen bu arayış ve hakikati bulma çabasını şimdi günümüz koşullarında ki ben merkezli bir anlayışa evrilmesi hem üzücü hem kaygı verici. allah razı olsun çok iyi bir çalışma olmuş

fatih günaydın
fatih günaydın - 7 yıl Önce

genel hatlarıyla bir çoğumuzun geçmiş olduğu yoldan geçmiş hamza bey. kendimi görebildim fakat bizim derdimiz kendimizle. kimlik inşamızda temel sorunumuz var. hep kendimizi öteki üzerinden tanıtma ihtiyacı hissediyoruz tıpkı oryantalistlerin yaptığı gibi. bu bağlamda röportaj için tesk

banner19

banner13