28 Şubat'ı şair ve yazarlara sorduk

Toplumumuzun hafızasında derin menfi izler bırakan 28 Şubat, Müslümanlığa ve Müslümanlara yapılan bir darbeydi. Yıldız Ramazanoğlu, Arif Ay, Nurettin Durman, Berat Demirci ve Ali Ayçil'e, 28 Şubat'ın milletimizin hafızasında bıraktığı izleri ve kültür, sanat ve ilim hayatına etkilerini sorduk. Ahmed Sadreddin konuştu.

28 Şubat'ı şair ve yazarlara sorduk

 

 

Toplumumuzun hafızasında derin menfi izler bırakan 28 Şubat'ın Müslümanlığa ve Müslümanlara yapılan bir darbeydi. Büyük acılara sahne olan o karanlık günleri yaşayan yazarlara, 28 Şubat'ın milletimizin hafızasında bıraktığı izleri ve kültür, sanat ve ilim hayatına etkilerini sorduk.

1- 28 Şubat'ın yıldönümündeyiz. 28 Şubat bu milletin hafızasında nasıl bir iz bıraktı?

2- 28 Şubat'ın kültür, sanat ve ilim hayatına etkileri konusunda neler söylemek istersiniz? sorularını yönelltik.

Ali Ayçil

1- 28 Şubat, halksız bir iktidarın tarihe ve topluma karşı giriştiği son bir hamleydi. Elindeki bütün imkânları seferber etti. Gramsci'nin deyişiyle “iktidarın bütün aygıtları” topluca görev aldı bu halka karşı savaşta; hukukçular, basın, ordu, akademik çevreler hepsi cepheye sürüldü. Oysa savaş sanaldı ve aslında güç tek taraflı işliyordu. Özellikle ruhsal şiddetin sınırı yoktu. Ama büyük milletimiz, ülkesini ziyana sokmadan, meseleyi yoluna koymasını bildi. Millet hafızamızda o yıllar, zulmün modern versiyonlarının tecrübe edildiği yıllar olarak kaldı.

2- Türk şiiri en büyük atılımlarından birini, 28 Şubat'ın karamsarlık yaydığı dönemlerde yaptı. Pek çok Müslüman genç şair sağlam şiirler yazdılar. Zulme uğrayanlar kültür ve sanatın kıymetini daha çok anladılar bence. Bu dönemden sonra yerli sinemacılığın, hikâyeciliğin ve nispeten romancılığın canlandığına şahit oluyoruz. Ben 28 Şubat'ın kültürel bir canlanmaya sebep olduğunu düşünüyorum. Klasik bir söz vardır, "Kuşatılmışlık yaratıcılığı kamçılar." Öyle de oldu.

Berat Demirci 

1- Ne olduğunu anlayacak yaşta olanlar, şimdi orta yaşlara girdi. Bu bir neslin değiştiğini ifade eder; yeni nesil anlatıldığı kadarını anlıyor ama yaşanmışlık olmadığı için hafızada iz bırakmıyor. Kendi çocuklarım şu anda üniversite mezunu, o günlerle ilgili tek hatırladıkları benim tedirginliğim, gizleyememişim demek ki…

Benim gibi olayları baştan sona yaşayan ve kimi az, kimi çok mağdur olanların hafızalarında 28 Şubat’ın bir yeri kaldı mı? Ben kaldığını düşünmüyorum. Çünkü halk daha önce de darbeler gördü ve çoğunluk bir nevi derhal kendini garantiye almanın yollarını aradı.

28 Şubat’ta benim en üzüldüğüm şey, topun ağzında görülenlere menfaatleri elden gidenlerin koydukları mesafe oldu… Bazı insanlar, hem o günün havasında darbe yanlılarınca her fırsatta taciz edilirken, bir yandan da İslamcı gibi gözükenler tarafından yalnız bırakılmaları olmuştur. Anlatılması uzun sürer, kendi adıma yaşadıklarımı da anlatmam yakışık almayabilir.

Ama odamda yalnız başıma tam tevekkül haliyle beklerken, bir yandan da olabildiğince mağdur olan arkadaşlarımın dertleriyle ilgilenmeye çalışıyordum. Aslında derinden sarsılan, üzülen çok az adam olduğunu düşünüyorum. Şimdi çok büyük tirajlı sağ bir gazetede ve büyük yazar olan bir arkadaşa uğramıştım; sanki düştüğüm/düştüğümüz duruma seviniyormuş gibiydi. O günlerde çok moda olan şey, merhum Erbakan’ın darbecilerden çok daha fazla eleştirilmesiydi.

Sonra darbe tavsadı, darbecilerin foyaları da, boyaları da sapır sapır döküldü… Kendi adıma diğer darbelerden çok daha fazla dersler aldım. Türkiye’de İslamcılığın sınırlarını devletle olan karşılıklı çıkar ilişkilerinin belirlediğini düşündüm. Darbe tavsayınca, 28 Şubat’ın hakikaten ezdiklerinin ve üzdüklerinin sükûnetle o muhteşem sıradan hayatlarını sürdürdüklerini gördüm ve onları hep sevdim. Adeta erketeye yatan İslamcı-sağcı, hatta radikal arkadaşların müthiş bir şekilde kılık değiştirerek iş kovalamaları, makam ve çıkar için yarışmaları ise tam ibretliktir. Sanki darbe onların adrenalinlerini artırmıştı; mevcut hükümetin şu anki kadrolarının çoğunlukla bunlar tarafından oluşturulduğu ise en katı gerçektir.

Bence bugünlerde de bir darbe süreci yaşadık ve muhtemelen başarısız oldu. Başarsalardı benzer şeyler yine yaşanacaktı. İktidarın açtığı yollardan az çok nemalanan büyük kitleler, tadılan önemli özgürlükler bu darbe teşebbüsünün önüne mıh gibi dikildi… Bu darbeye de sonuna kadar ve gücüm yettiğince karşı çıktım ama bir iktidar aracı olarak değil; ülkemin uğrayacağı hasarı düşündüğüm içindir. Mevcut darbe teşebbüsüne samimiyetle karşı çıkanların, yine 28 Şubat’ın gerçek mağdurları olduğunu düşünüyorum.

Biraz uzun tuttum ama yaşanmışlıktan doğan o kadar çok şey var ki… Bunların muhasebesinin de hâlâ yapılmadığını zannediyorum. Toparlayayım: 28 Şubat “milletin hafızası” diye tanımlanabilecek bir alanda kollektif bir bilinç halini yansıtan, tek bir çizgi halinde hissedilebilir bir iz bırakmamıştır; keşke öyle olsaydı… Çok farklı izler bıraktı, bazılarını hiç etkilemedi bile…

Bana şu an yaşanan ve Başbakan’ın “Dost-modern darbe” dediği teşebbüsü değerlendirmek daha anlamlı geliyor. Görünen o ki, kapitalizm ve modernite ile millet arasında zımnî bir anlaşma vardır… Bundan sonra darbe teşebbüsü olursa, “irtica” gerekçesiyle değil, “mal davar davası”nın tezahürü olur. Cemaat de, dini kaygılarla darbe teşebbüsüne âlet olmuş değildir…

2- Birinci soruya cevabı uzun tuttum; bu kısa olsun… Kültür denilince aklıma belediyeler ve kültür müdürlükleri geliyor… Kültürümüz canlılığını şehir, sokak ve tek tek hanelerde iyice yitirmiştir; burada teferruatına girmek üzücü olabilir… Ben kültürden ontolojik varlığımıza bağlı olarak, varoluşumuzu sürdürebildiğimiz ve tazeleyebileceğimiz devamlılıkları anlıyorum.

“Kültürel etkinlik” furyası, toplum hayatından çekilen pek çok şeyi karnaval havasına sokuyor… Estetik, insanın bu dünyaya alışmasını kolaylaştırır; ben öyle anlıyorum ve “bizim estetiğimiz” denilince, eşya üzerinde bıraktığımız fani ama güzel izler aklıma geliyor. İnsanlar, rençperlerin öküzün daha büyüğünü istemeleri gibi, her şeyin daha büyük, daha ses getirir, daha genişini ister hale geldiler.

Bu hal: Dünyaya alışmak, geçici bir eve, mekâna ısınmak için değil; arza kazık gibi çakılmak isteğinin ağır bastığının göstergesidir. Şiir, ince espri ve zekâ ürünü grafitileşmeye doğru yol alırken, müzik sadece eğlencelik ve “cis-tak” ritmiyle gürültüye isyan ediyor; mimarî ise hangi arsaya kaç kat sığarın hesabıyla meşgul… Bir bakkalın kepenklerinde estetik, kesinlikle vardır ama AVM’de havasızlığa ve çekilmeyen parfüm kokusuna rağmen alışveriş vardır.

İlim konusuna ayrı bir bahis açmak yerine, Cemal Kurnaz’ın Dergâh’ın son sayısında yayınlanan bir yazısından bir cümle aktarayım: "Eskiden âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamuru, sultanlar elbiselerinde bir ziynet gibi taşırlardı. Sonra her şey değişiverdi. Öğretim üyeliği, akademisyenlik, bürokrasinin veya politikanın altında bir yerlerde kabul edilir oldu. Alanın en yetkin isimleri olan profesörler, bilim dünyasını nice özgün makale ve kitaptan mahrum bırakma pahasına, genel müdür, müsteşar veya milletvekili olabilmek için makam sahiplerinin eşiklerini aşındırır oldular." Cemal Kurnaz’ın titrini başına koymadığı bu yazının tamamı okunmalı, çünkü derdimizi iyi anlatıyor.

Türkiye, asrî uygarlık parametreleri çerçevesinde gelişiyor; ama kendi gelenek ve kültürüyle yeraltına çekiliyor. Mezkûr gelişmeyi yukarıya doğru nitelik bildiren sıçramalar olarak değil; nicel ifade ve istatistikle ölçülebilen bir tür şişmanlama sayabiliriz. Şişmanlıyoruz ve belki günün birinde kilo verme derdine düşer; hilalin güzel endamına yeniden kavuşmak için biriktirdiğimiz yağlar potansiyel enerji yerine geçer…

Dehre ihtiramım sonsuzdur çünkü…

Nurettin Durman 

1- 28 Şubat, bir Türkiye normalleşme sürecini akamete uğratmak isteyen bir girişimdir diye düşünüyorum. Zira bu güzel memleketimin insanları daima ezik, yılgın, bezgin bir işe yaramaz psikolojisi içinde kalsınlar fikriyatının bir sonucudur. Erbakan Hoca’nın kafasındaki Türkiye gelişmesi, projeler, planlar, Anadolu insanının ayaklarının yere sağlam basar gibi görünmesi bile bir takım hizipleri rahatsız etti. Birçok şey görüldü, yaşandı o dönemde. Türkiye insanının giderek dindarlaşmaya eğilim göstermesi de işlerine gelmedi tabii. Yani işin özü İslami yaşayış sisteminin yönetim kadrosunda bulunması ile kendine gelmiş bir Türkiye. Kalkınan, gelişen, güçlenen ve insanlarının da kendine güveni gelmiş bir Türkiye. Rakip bunu hazmedemedi…

2- Biliyorsunuz kültür dünyamız da dağınık bir vaziyeti barındırıyor içinde. Gruplar var haliyle. Sağcılar, solcular, İslamcılar diye bölünmüş bir sanat-edebiyat dünyası. Bu durum daha çok İslamcıları etkilemiş oldu. Yalnız kaldılar. Diğerleri kendi hevesleri doğrultusunda işlerine baktılar.

İslamcı kesim bir gönül kırgınlığı içerisinde geri çekilme hali yaşadı bir müddet. İç muhasebeler yaptı ve bilahare kendine bir çekidüzen verme yoluna girdi. Yola devam edenler oldu, yarı yolda kalanlar oldu; bu dünya ahvali içinde bu günlere gelindi.

Bundan sonrasına ise, “Görelim Mevla neyler/Neylerse güzel eyler”.

Yıldız Ramazanoğlu

1- Aslında Cumhuriyet, İslam'ı toplumsal yaşamdan ve siyasetten uzak tutmayı hedefleyen paradigmalar üzerinde yükseldi. Bütün ihtilallerin gerekçesinde irtica ile mücadele başköşededir. Bu, Tanzimat’tan itibaren İslam'ı geri kalmışlığın müsebbibi olarak gören damarın baskı ve tehditle sürekli iktidarını sürdürmesidir. 28 Şubat bu hissiyatı derinleştirdi. PKK ile silahlı mücadele yapılırken bile, baş düşman olarak irticanın ilan edilmesi manidardı. Halkın vergileriyle görev yapanların onun değerlerine savaş açması, taleplerin, seçimdeki tercihlerin hiçe sayılması güven bunalımı yarattı. İnsanlar kendini hiçe sayılmış, her yönüyle şiddete uğramış hissetti. Evlatlarının geleceği için derin kaygılara düçar oldu. Dini ve etnik kimliklerin ayrıştırılarak baskılanması bir yanılgı yarattı ve ortak mücadeleler için bir bariyer oluştu. Son yıllarda bu kısmen aşılabildi.

2- Üniversiteler hiçbir zaman hakiki manada özgür olmadı. Daima siyasetin yedeğinde bir yapılanma var. Bu aşılmaya çalışılsa da yeni bir zihnin gelişmesi zaman alacak. Sanat kırılgan bir alan ve ancak hür eşitlikçi bir kamu alanında yeşerebiliyor. Ağır baskılar, bütün parlak akılların gündelik siyasete angaje olmasına yol açıyor. Sürekli en temel manada varlığınızı koruma mecburiyetini hissettiğiniz bir ortamda, geriye çekilip incelmiş bir işle uğraşmanız çok zor. Bu yüzden ancak son on yılda bu yönde bir toparlanmadan söz edilebilir. Olumlu kimi gelişmelere rağmen, henüz sanat, siyasetin yanında oldukça değersiz bir çaba ve süs olarak görülüyor.

Arif Ay

1- 28 Şubat'tan önce her şey güllük gülistanlıktı da, 28 Şubat'tan sonra mı bütün kötülükler; zulümler ortaya çıktı? Rejim kurulduğundan beri zulmünü sürdürmektedir. Dolayısıyla ezberlenen 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat rejimin halka zulmünün birer kilometre taşlarıdır. Biz bu kilometre taşlarını gündeme getirerek tepkilerin rejim üzerinde yoğunlaşmasını farkında olmadan önlüyoruz. Rejim bir zulüm rejimidir; toplumu köksüz, kişiliksiz hale getiren, onun zihni melekelerini körelterek köleleştiren bir rejimdir. "Milletin hafızasında nasıl bir iz bıraktı?" diye soruyorsunuz. "Hafıza" yok ki orada bir "iz" olsun! Bu milleti "hafızasız" bir millet haline getiren de bu rejimdir.

"KDV" artışı için sokaklara dökülen muhafazakâr esnaf, üniversite kapısında kızının başının açılmasına, sokakta hakarete uğramasına, "ikna odaları"na değil ifna odalarına alınmasına gıkını çıkarmadı.

2- Türkiye'de ilim hayatı diye bir hayat yok. İlim hayatından kastınız akademik çalışmalar ise  kes yapıştırdan öteye geçmez. Kültür ve sanat ise, yüz yıldır köleleştirmenin adı olan Batıcılığı savunanlarla ve buna karşı çıkan bir elin parmaklarını geçmeyen şair ve yazarlarca sürdürülmekte. Dolayısıyla bir elin parmaklarını geçmeyen bu yerli yazarların dışında özgün bir edebiyat ve sanattan söz edilemez. Kendi inanç ve kültür değerleri, yani medeniyetimiz üzerine inşa edilmeyen bir edebiyat bize ait bir edebiyat olabilir mi?

Batıcı yazarlar baştan beri bu gayr-ı insani rejimin savunuculuğunu yapmışlar, onun nimetlerinden beslenmişler, yukarıda belirttiğim kilometre taşlarında tatmin olmanın doruğuna çıkmışlar; alkış sesleriyle, “Onuncu Yıl Marşlarıyla” dağı taşı inletmişlerdir. Onların ortaya koyduğu bu kültür ve sanat da bu minval üzeredir…

 

Ahmed Sadreddin sordu

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2017, 14:19
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13