banner17

28 Şubat süreci Özgür-Der'i doğurdu

Haksöz Dergisinden Hamza Türkmen ile röportajımızın son bölümünde Özgür-Der'i ve 28 Şubat'ı konuştuk

28 Şubat süreci Özgür-Der'i doğurdu

 

Dernek çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz? Özgür-Der özellikle 28 Şubat döneminde etkin oldu...

Türkiye’de İslam’ı kavramak ve yaşamsallaştırmak çabasında olanlar iki hatta toplanıyordu: Birisi, bu işi daha özgün, sistemden daha bağımsız yapmak isteyen Müslümanlar -tevhidi uyanış süreci elemanları diyoruz bunlara- olarak vesayetsiz yani partisiz siyaset üretiyordu. Bu çizginin oluşturduğu yeterli ve tutarlı bir model var mı? Bundan  bahsedemeyiz. Bu çizgi içerisinde de zaaflar ve farklılıklar vardı; çünkü insanlardan oluşuyordu. İkincisi, sisteme entegre yapılar biçiminde İslamcılık yapmaya çalışan Müslümanlar vardı. Sistemden bağımsız var olmaya çalışan insanların yani radikal denilen grubun en önemli sorunlarından birisi sistemle ilişkimiz nasıl olacak, dernektir, vakıftır, partidir… Sistemdeki araçları nasıl kullanacağız? Bu konuda metot tartışmaları gündeme girdi. Tartışmalar büyük ölçüde İslam dünyasından yansıyan rabbani veya nebevi hareket metodu vazeden kitaplardan aktarılan, biraz da dar’ul harp fıkhından aktarılan bilgilere dayanıyordu. Ama burada usulî bir sorun vardı. Zira dar’ul harp fıkhı, kullandığı tema itibariyle Abbasîler döneminde üretilmiş saray adabına uygundu, birçok esas Kur’an ve sünnette yer almazdı. Kendi tarihi şartları içerisinde belki yararı olmuştur ama üretilmiş olan bu fıkhı iletilmiş olan dinle aynı kaynakmış gibi göstermek çok büyük bir yanlıştı. Taklitçi-mezhepçi anlayıştan kaynaklanan bir yanlıştı bu.

Bugün Kur’an ölçüleriyle karşılaştırdığımız dar’ul harp fıkhında nassla çelişen birçok hükmün var olduğunu görüyoruz. Meselâ dar’ul harpta kumarın ve faizin olabileceği gibi. Bu yanlış bir bilgilenmedir. Yahut örneğin demokrasi, batı değerlerine ait bir kavram. Felsefi olarak demokrat olmamız mümkün değildir çünkü o benmerkezcidir, her şeyi insan belirler anlayışına dayanan bir paradigmaya dayanır. Ama uygulanan işlerde halkın katılımını da dile getiren bir kavramdır aynı zamanda. Şimdi, İslâm ülkelerinde (editör notu: İslam ülkesi denilen ülkelerde demek daha doğru olsa gerek. İslam ülkesi tamlaması doğru bir tamlama değil, modern bir tamlama, irabda mahalli olmayan bir tamlama) yazılan nebevi ve rabbani fıkıh kitaplarında aşırı derecede demokrasi eleştirisi yapılır. Tamam, felsefi olarak bu eleştiriye aynen katılıyoruz ama sultanların, şeyhlerin, diktatörlerin, ulusal konseylerin, despotizmin, vesayet rejiminin, totaliterlerin hâkim olduğu sistemde felsefik boyutu dışında demokrasi eleştirisi yapmak pek tutarlı olmuyor. Bu yaklaşımı görmemiz lâzım. İslâm demokrasiden katılım itibariyle daha üst bir imkân sağlar dememiz lazım. Şura, bizim için asıl dememiz lazım. Şura’yı kitleye nasıl yaymalıyız dememiz lazım; ama bu metot kitaplarında bunlar yer almaz. Şimdi dolayısıyla vesayet sistemi dışında kalan Müslümanlar çözüm ararken, gerek dar’ul harp fıkhının açmazlarını görmediler, gerek vakıayla Kur’an ayetleri arasında bağ kurmak bağlamında bir fıkıh üretemediler.

Mesela Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler’de önemli bir tarih ve toplum değerlendirmesine işaret etti. Ve yeniden Kur’an neslini inşa edelim diyordu. Demek ki Kur’an ümmeti zaafa uğramış, diriliğini yitirmişti. Bizi kuşatan bu cahili ve ulusal yapıdan arınarak yeniden var olmamamız gerekirdi.  Ama vakıayı göremeyenler ve ütopik bakanlar olabilir. “Yok, ben cahili sistem içerisinde değilim.” “Ben kuşatılmış değilim.” Nesin o zaman? Bırak Türkiye’yi, dünya şu anda küresel kapitalizmin kuşatması altında. Biz bu küresel kapitalist kuşatmayı -buna demokrasi deyin, faşizm deyin, ne derseniz deyin- nasıl aşacağız?

İnsan fıtratı Adem’den bu yana aynıdır

Mekke’ye bakarken bunu algılamaya çalışacağız. Mekke’de de cahilî bir kuşatma vardı. Birebir anoloji yapamayız ama oradaki ilkeleri almamız lâzım. İnsan fıtratı Âdem’den bu yana değişmez. Ama Batılı paradigmada değişir. Oysa bizim için fıtratı Allah yaratmıştır, değişen sadece şartlardır. İnsan fıtratı değişmez. Âdem ne ile sorumluysa biz de aynı şey ile sorumluyuz. İyiliğe veya kötülüğe meyletme özelliğimiz var, Allah akıl nimetini vermiş ve başıboş bırakmamış, vahyi de önümüze koymuş. İsteyen ibret alır, kazanır; isteyen ibret almaz, kaybeder. Dolayısıyla kuşatıldığımız bu sistemi nasıl aşacağız? Sistem içi bazı araçları kullanabiliriz ama bu araçları gücümüz yettiği oranda kullanmamız lazım. Sistemi, kendi kimliğimizi gizlemeden ve karşı tarafa yağcılık yapmadan, İslâmî ahlâk (editör düzeltisi: İslami ahlâk değil, Müslümanca ahlâk) ve onurla kullanmamız lazım. Türkiye’deki 12 Eylül öncesi ve sonrası bazı İslami yapılanmalar (editör düzeltisi: İslami yapılanma değil, Müslümanca yapılanmalar) sistem içi araçları kullanma konusunda vesayeti kabul ettiler. Onlar açısından sorun yoktu zaten. Bir şeyler yanlış ama yeteri kadar tartışmadılar, fıkhetmediler. “Bir dakika, biz tevhidi ilkeler çerçevesinden bakalım, biz bu sisteme eklemlenmeyelim!” diyen insanlar da eklemlenmemek adı altında dergi çıkarmayı, dernek kurmayı, vakıf kurmayı, sistem içi araçları kullanmayı bir nevi münker-şirk aracı olarak görmeye başladılar. İkisi de yanlış…

Burada bir durum değerlendirmesi yapmamız lâzım. Değerlendirmeyi yaptığımız zaman gördüğümüz tablo,  bizim onların kuşatılmışlığı altında olduğumuzdur.

‘Birden olmadı, bir mücadeleyle oldu her şey.’

Biz eğer Rasulullah’ın (s) siret sünnetiyle mukayese kuracaksak ve örnek alacaksak, öncelikle Rasulullah’ın Mekke dönemini iyi değerlendirmeliyiz. Burada da cahili bir kuşatma vardı. Bu kuşatmayı nasıl aştılar? Bazı sistem içi araçları kullandılar. Ama bunun için tebliğlerini, kimliklerini, duruşlarını eğriltmediler. Yoksa ‘gökten melekler indi, işleri aştılar, bunlar çaba sarf etmeden her şey çözüldü ve İslami ümmet kuruldu’ değil. Bir mücadele içinde merhale merhale adım atıldı. Bu mücadele sürecinde Hz. Muhammed, sistem içi araçları kullandı. O zaman çözümleyeceğimiz soru şudur: Cahili sistem içi araçları kullanmanın fıkhı nedir? Allah’ın ayetlerini örtmeden, karşıtına yağcılık yapmadan sistem içi araçları kullanabiliriz. Tabi uygun araçları kullanabiliriz. Meselâ çok açık münker olan insan kazanacağım diye meyhane açamayız. Kumarhane açamayız… Uygun araçları kullanabiliriz. Meselâ dergi aracını kullanabiliriz. Söyleyecek sözümüz var, mesajımız var. Bunu yapacak özel, kendimize yeter bir kadromuz ve mesajımız var, dağıtım mekanizmamız var ve asla kimliğimizi gizlemiyoruz. Karşı tarafa yağ çekmiyoruz. Deseler ki “Derginizi çıkartmak için ön sayfaya Mustafa Kemal’in resmi basmalısınız.” O zaman çıkartmayız. Çünkü bu bizim kendi ilkemize ters. Çünkü o sadece bir resim değil. O resmi basmak demek batılı paradigmayı onaylamak demek. Yapabileceğimiz neyse bunu yapıyoruz.

Bu anlayış içerisinde biz 28 Şubat gelmeden de bu tartışmalar içerisindeydik. Örneğin 90lı yılların başında Cezayir olayları söz konusu olduğunda sistem içi araçları kullanma konusu bir kez daha gündeme geldi. Cezayir FİS lideri Abbas Medeni’nin İslami Çözüm diye bir kitabı vardı, o zaman onu Yöneliş yayınlarında çevirdik ve yayımladık. Abbas Medeni şunu söylüyordu, Cezayir’de tek parti sistemi vardı o zamanlar, daha evvel Müslümanların öncülüğünde bir ekmek kıyamı olmuştu ve 500e yakın Müslüman şehit edilmişti. Bir altyapı dayanışması içerisinde Müslümanlara ait cemaatler ciddi bir yeterlik oluşturmuşlar ve FİS diye bir parti kurmuşlardı. Sonra ne yapacaklarını belirtiyorlardı. İslami Çözüm’de; mevcut anayasanın İslami olmadığı vurgulanıyordu, anayasayı İslâmîleştireceğiz deniliyordu. (editör teklifi: İslamileştirmek yerine Müslümancalaştırmak desek ona!) Yani kimliğini gizlemiyorlardı. Metoduna katılırsınız katılmazsınız ama kimliklerini gizlemiyorlardı. Allah’ın ayetlerini örtmüyorlar ve karşı tarafa yağcılık yapmıyorlardı. Bu şekilde kullandıktan sonra aynı Hizbullah’ın Lübnan’da kullandığı parti aracı gibi. Ki bugün Hamas aynı şekilde bu aracı, bu formda kullandı. Bakın Müslümanlığını gizlemeden, ayetleri örtmeden, tahrif etmeye çalışmadan ve sisteme müdahale etmeden, kendi özgünlüğüyle yaptı bunu. Ama Türkiye’deki bağımsız-özgün Müslüman hareketlilik için parti aracını kullanmak yanlış yani erken olurdu. Çünkü Türkiye’deki İslâm’a yönelik bilinçlenme, Kur’an temelli Müslüman hareketlilik henüz bir kitleleşme boyutuna gelmemişti; yani bu toplum vahiyle yeterince uyarılmamıştı. Dolayısıyla biz henüz kitleleşme aşamasında değildik. Parti de kitleleşme aşamasının bir aracıdır, dolayısıyla İslâmcılık adına bugün için karşılığı yok bunun, yani Kur’an merkezli bir bilinçlenme sürecinin bugünkü ihtiyacı değil bu.

İşte sistem içi araçları nasıl kullanabileceğimiz tartışması bu şekilde gündeme gelmişti. 28 Şubat, Türkiye’deki gerek sistem içinde rol alan, gerek sistem dışında tavır alan İslâmcı eğilimin mağlubiyet sürecini ifade eden bir tarihtir. Niçin? Bu mağlubiyeti 28 Şubat 1997 darbesi sağlamadı. Biz 28 Şubat’a gelirken mağlup olmaya başladık. Partiler vesayet partisidir, çünkü İslami kimliklerinden (editör teklifi: İslami kimlik demesek, Müslümanca kimlik desek keşke) taviz vermek zorunda kalıyorlardı. Bunlar özelde devleti Truva atı taktiği ile yani içeriden fethedeceğiz ve iktidara gelirsek yukarıdan aşağıya İslâmlaştırma yapacağız diyorlardı. Sistem dışında kalan İslamcılar ise devrim yapmak için örgütlenmek, kanlı veya kansız olarak devrim yaparak iktidara gelme peşindeydiler. Bence bu iki öncelikli hedef de Türkiye Müslümanlarının yeniden kendilerini inşa ve oluşum süreçleri itibariyle aceleci bir öncelikti. Heyecanlı ama çok aceleci, çok romantik bir öncelikti. Sünnetullaha uygun değildi. Ve süreç itibariyle iki kesim de dayatılan şartlar karşısında iktidar olamayacaklarını gördüler. Örneğin Türkiye’de ilk defa namaz kılan birisi Necmettin Erbakan başbakan oldu. Osman Özbek adlı bir paşa canlı yayında -özür dilerim- Erbakan’a pezevenk dedi ve Milli Görüşçüler bu adi itham karşısında hiçbir şey yapamadılar.

Ardından “İktidarız ama muktedir değiliz.” deme noktasına geldiler. Psikolojik bir çöküntü oldu. Yine dayatan o vesayet rejimi Necmettin Erbakan’ın önüne Türkiye-İsrail stratejik işbirliği anlaşması metnini ve 28 Şubat darbe metninin kararlarını imzalaması için koydu. Bu vesayet sisteminde İslamcılık yapan, öncelikle iktidarı ele geçirmeliyiz diyen insanlar, bu işte bir yanlışlık olduğunu kavramaya başladılar. Bu durum bir çökkünlük halini getirdi. Diğer sistem dışında kalan tevhidi uyanış sürecindeki söylem ise hayatı tanıdıkça, Türkiye’deki metropolleşmenin getirdiği modernizmi ve dünyanın işleyiş sistemini gördükçe çok erken davrandıklarını, bir şeylerin ardında boşluk bıraktıklarını gördüler. Ve tüm örgütlülük çabalarına rağmen devlete ve devrime kolay kolay ulaşamayacaklarını gördüler. Metot tartışmalarına girdiler ve “Biz bu işi yapamayacağız.” noktasına geldiler.

İki tarafta da öncelikli hedef iktidardı ama kısa zamanda asla iktidara ulaşamayacaklarını anladılar. Oysa olaylara Kur’an eksenli bakanlarımız asıl olanın toplumsal değişim olduğunu, yani aşağıdan yukarıya bir dönüşüm olması gerektiğini söylüyorlardı. Ama öncelikli hedefi iktidar olan iki taraf da kaybetti ve 28 Şubat tam da bu süreç üzerine geldi.  Hâlbuki 28 Şubat gelmeden bizim kesimler bir mağlubiyet sürecine girmişti. 28 Şubat dayatmaları karşısında bu mağlubiyet ve çözülme süreci içine giren Müslümanlar maalesef kendi iç sorunları dolayısıyla fazla etkilendiler. İçlerine kapandılar. Mesela 28 Şubat’a gelmeden evvel üniversitelerde Müslümanların geç kalmışlıklarını aşıp diğer ideolojik gruplara karşı dengeyi yakalalamaları söz konusuydu. Aşağı yukarı bütün üniversitelerde. Ama bu mağlubiyet psikolojisi üniversiteli gençleri büyük ölçüde etkiledi ve üniversitelerde de bir çözülme söz konusu oldu. Zaten peşinden başörtüsü yasakları gelince üniversite güçlerimizin (100.000’e yakın başörtülü öğrenci) okullarından uzaklaştırıldı. Bu bayanlar okullardan uzaklaştırıldıklarında İmam Hatipliler gibi motivasyonu kaybettiler. Bir mağlubiyet, bir çöküş süreci yaşadık. Gerek öncelikli hedef noktasında, gerek sistemden aldığımız darbeler noktasında bir mağlubiyet sürecini yaşadık biz 28 Şubat zamanlarında. Ve bu mağlubiyet süreci içerisinde bütün bunlara rağmen ayağa kalkmak -Uhud Savaşı sonrası gibi- direnmek, var olduğumuzu göstermek gerekiyordu. Maalesef üniversitede, kampus içerisinde çok az insanla kaldık. Var olan gücün eskisine nispetle çok çok azı direnişe yansıyabildi. Ama çok onurlu bir direnişti bu.

İlerleyen aylarda halka yansıdı ve yüzbinlerce kişinin katıldığı ‘Başörtüsü için el ele’ zinciri oluşturulabildi. 1-1,5 sene süren bu direnişimiz en neticede artık direnemez hale getirilmişti. Çünkü üniversitelerde erkekler ve bayanları ayırıyorlardı. En son hatırladığım kadarıyla 15 Aralık 1998 İstanbul Edebiyat Fakültesi önünde bir olay yaşanmıştı. Erkeklerle kızları ayırmışlardı. Polis köpekleri ve panzerleri ile etrafı kuşatmıştı ve kızlara biber gazı sıkarak coplarla köpeklerle saldırdılar. Ağır yaralanan bayanlar oldu, 7 kişi tutuklandı, onlarca bayan gözaltına alındı. O zaman biz şunu dedik: Artık direnişi fiili olarak devam ettirmek bizim insanımıza ve bayan kardeşlerimize zarar veriyor. Bu olmaz çünkü onlar direniyor ve biz kenarda debeleniyoruz. O halde meydanlardaki direnişi zayıflatalım biraz. Bunu daha ziyade hukuki plana taşıyalım. O anlamda da, o ayın sonunda geniş katılımlı bir toplantı yaptık. Bu Özgür-Der’i kurma teşebbüsüydü. 1999 yılında da bahsettiğimiz sistem içi araçları kullanma ilkelerine bağlı olarak bu kuruluşu resmileştirdik. Ancak Batılı sivil toplum paradigmasına ait olarak değil. Özgür-Der’e mücadelemizin sadece bir aracı olarak bakıldı ve hala da öyle bakıyoruz. Böylece siyasal, hukuki, kültürel mücadele sürecine yoğunlaştık. Özgür-Der elde ettiğimiz bir mücadele aracı oldu.

Biraz başka şeyler de konuşalım. Takip ettiğiniz dergiler var mı?
Şöyle söyleyeyim, Müslümanların çıkardığı hemen hemen bütün dergileri, özellikle gündemle irtibatlı veya dini anlamada usulî anlamda çabası olan tüm dergileri her ay gözden geçirmeye çalışırım. Hepsini okuyamam ama bakarım yeni bir şey var mı, yeni bir şey söyleniyor mu, onları yakalamaya çalışırım. Bunu da önemsiyorum, tüm gençler ve Müslümanlar için de böyle olması gerektiğine inanıyorum. Yani Kur’an hayata hitap eden bir kitap, hem Kur’an’ı bilmek hem hayatı bilmek durumundayız. Dergiler biz Müslümanlar için çeşitli cemaatlerin, derneklerin veya diğer ideolojik grupların aylık düşüncelerinin hâsılatıdır. Yani nasıl bakıyorlar, ne diyorlar, ne yapıyorlar? Bu çok önemli bir birikimdir. Yani bir istişareyi paylaşmaktır bunlara bakmak. Gelişmeler karşısında algıları, söylemleri nedir; bize katacağı yeni bir şey var mı? O açıdan hem değerlerimizi hem gündemi değerlendiren özgün ve canlı dergiler mutlaka her ay takip edilmelidir. Belki her yazı için okunmaya vakit bulunmaz ama en azından takip edilmesi gerekir.

Kitap okuyorsunuz tabi ki. Bir kitap alırken tavsiyelere mi uyuyorsunuz, yazar-yayınevi tercihi mi? Ne yapıyorsunuz?

Perspektif yakalamak, bilgi birikimini tasnifleyerek çoğaltmak amacında olan yeni okuyucular için sorunuzun tabii ki önemi var. Ama Müslüman olarak temel kitabı Kur’an olan, bu bilinçle hayata, siyasete, kültüre bakan, perspektifi ana hatlarıyla oluşmuş ve dinozorlaşmamış insanlar açısından kitap okumak şudur: ya çevremden haberdar olduğum (zaten bir kültür çevresindeyseniz, Müslümanlarla haşır neşirseniz orada yeni çıkan kitaplara kimler ilgilidir, kimler ilgisizdir bilirsiniz; bu ilgi boyutunu yakalarsınız yani), yahut kitap dergileri, internete düşen (kitapyurdu.com’u takip ederek bile bunu yapabilirsiniz) yeni çıkan kitap haberleri vardır. Bunlarla ilgili “benim perspektifime yeni bilgi katacak, bana ufuk açacak kitaplar nedir?” diye sorarım ve ilgimi çeken kitaplara ya bakarım ya da onları satın alırım.

Temin ettiğim bu kitapların bir kısmı benim için içine hızlıca bakılacak türdendir, bildiğimiz konuları içerir; bir kısmı da tararken bilgime bilgi katacak olanlarıdır. Yahut da bir kısmı bilmediğim bir alanı araştırıyordur, bana perspektif sağlayacak yeni bir kavramı- bakış açısını ortaya koyuyordur; o kitabı tabii ki daha detaylı, derinlemesine okumaya çalışırım. Ama bu ilgi önemli. Kitap, eğer yazılmak için yazılmadıysa, var olanı tekrar etmediyse, bir üretim, bir içtihat, tutarlı yeni bir yorum ise bu hayatı yenilemek çabamıza katkı sağlayan bir materyal demektir. Eğer hayatın içinde canlı insanlarsak o materyallerden uzak kalamayız.

Müzikle aranız nasıl?

İnsandaki bediî veya estetik zevkler, fıtrî şeylerdir. İsteseniz de istemeseniz de hayatın ahengine baktığınızda onu ritim veya müzik olarak algılıyor olursunuz. Şu anda havada uçan martıların süzülüşüne baktığınızda, esen rüzgârın nağmesini dinlediğinizde bunlar da müziğin farklı boyutlarını hatırlatır. Fıtratımızla bağdaşan müziğin bizi takviye eden, dinlendiren veya bize coşku veren boyutu önemlidir. Ama bizi yoran veyahut coşkumuzu tahrif eden müzikler de vardır. Ben meselâ hip- hop müziğinden hiç hoşlanmıyorum. Belki gençlik açısından deşarj olmak gibi bir anlam taşıyor… Ama yararlanacağımız tüm bu ezgi ve nağme boyutunun iki çerçevesi vardır. Gerek müziğin kendi içindeki muhtevası (dediğim gibi, bu muhteva bizi yoran, azdıran ve fucra yönelten boyutta olmamalı) gerekse fiziki itibariyle fıtratımızla, vahyi doğrularla çelişen öz taşımamalıdır. Geleneksel yahut neo-modern müzik olsun, fark etmiyor. Müziğin neo-modern olanı da bir araçtır. Yeter ki fıtratla ve tabii coşkuyla, duygularla paralelliği olsun, güftesi şirk unsuru taşımasın.

Gençlerle programlarınız oluyor mu? Seminerler ve konferanslar dışında, gençlerle yaptığınız programlar var mı?

Gençlerle çalışmalarım hep oldu ve şimdilerde de bazen oluyor. Onların yetiştirilmesine ve yönlendirilmesine, var olan birikimimle ve onları sorgulattırarak yardımcı oluyorum. Onları analiz etmeye-araştırmaya sevk eden belirli çabalarımız oluyor, gayet doğal bu. Onlardan da öğrendiğim oluyor. Zaten ‘iyiliği emir, kötülükten uzak tutmak’la emirliyiz. Yeter ki uygun ortamlar, şartlar olsun. Bu, programlı ve planlı çalışmalarla olabilir. Sadece hayırları ve doğruları paylaşmak noktasında (bugün oturduğumuz, sizinle sohbet ettiğimiz gibi) da olabilir.

Gençler konusunda özellikle 21. yüzyılda, küreselleşen egemen bir kültür var. Az önce müzikten bahsettik. Hayatı algılama, haz, tüketim biçimi, gelecek tasavvuru açısından bizim Müslüman ailelerin gençlerini dâhi belirleyen, kendi Kur’an merkezli değerlerimiz mi; yoksa dayatan egemen kültürün biçimleri mi? Yani büyük ölçüde internet- Facebook- Twitter tiryakiliğinin aşıladığı ve post-modernleşerek yaygınlaşan, özel hayatı sergileyen kültür mü daha etkili oluyor gençler üzerinde? Bence bireyciliğin, hazcılığın (hedonizmin) ön plana çıktığı baskı çok belirgin.

Burada, gençlerimizle anaları babaları, çevreleri veya cemaatleri hep İslâm’ı dert edinen bir planda ilgilense bile, modernizmin bu kuşatmasını görmemiz lâzım. İlgilenilen bu gençlerin önemli kısmı “İslâm nedir?” “Müslümanın kimliği nasıl olmalıdır?” diye sorduğunuzda düne nispetle çok daha iyi ve tutarlı cevaplar verebiliyorlar. Ama aynı gençler “Nasıl bir evlilik yapmayı düşünüyorsun?” “Nasıl bir hayat kurmayı düşünüyorsun?” dendiğinde piyasa kültüründen farklı olmayan tepkiler de verebiliyorlar. “Giyimi, kıyafeti şöyle olan bir bayan veya erkek” “gitar çalabilen ama dinlenmeyi de bilen” “şu hobileri olan tipleri ben öncelerim” tarzında zaaflı bir hâlle karşı karşıya gelebiliyoruz. Bilen, ama bildiğini modelleştiremeyen… Çünkü kuşatan küresel kültür, çok baskın ve etkin.

Biz gençlere dair düşünürken, gençler ve bizler, yani hepimiz için küresel Batılı yaşam değerlerini nasıl aşabileceğimizi de düşünüyoruz demektir. İnsanı fıtrattan ve gerçek sevgiden uzaklaştırmadan, bu hayatın içinde, hayatı tutarlı bir şekilde yaşanılır kılarak, hem de olumsuz etkileri yok ederek gençleri fıtrata ve vahye yöneltecek bir hattı-yolu nasıl oluşturacağız sorusuyla karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. Genç denildiğine aklıma bu sorular ve sorunlar geliyor. Bu hepimizin sorunu. Sadece Müslümanların değil, insanlığın sorunu.

Bugün küresel sisteme, küresel kapitalizme karşı başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyip insanlık arayışına çıkan milyonlarca insan var, en azından 2003 Körfez krizinde bunu gördük, değil mi? Bu güzel bir şey. Yani insanlığını arayanların olması… Kız olsun erkek olsun genç de insandır ve insanlığının ne olduğunu, insanlık arayışını öne çıkartmalıdır. İnsan tutarlı değerler peşinde olmalıdır. Ama bu değerleri, Batılı değerlerde arayacaksak yahut Batılı paradigmaya dayanan felsefik, sosyalist, liberal ( özellikle liberalizm, günümüzde çok daha etkili) değerlerde arayacaksak; küreselleşmenin taşıdığı bunalıma katılmış oluruz. Çünkü Batılı tutum ve değerler ilerlemeci bir anlayışa dayanıyor. Bugün ahlâk olarak algılanan değerler, ilerlemeci tarih anlayışı ile yarın ahlâksızlık olabilir.

Gençlerimizi de liberal veya sol eksende en fazla bu paradigma kuşatıyor. Dolayısıyla, gençlerimize sahih, kalıcı, Kitaba uygun değerin ancak vahiyle bütünleşen ve ahlâklaşan bir özellik olduğunu anlatabilmeliyiz. Bu doğrultudaki anlatma biçimlerini zenginleştirmeliyiz. Ama bunun anlatım yolu öyle çok kolay değil. Anlatılanın yaşanması, örneklenmesi gerekir. Bu konuda Müslümanlar olarak kolektif bir akla, içtihada, üretime ihtiyacımız var. “Gençlerle ilgili nasıl bir gelecek ortaya koyacağız, nasıl bir tasavvur içindeyiz” sorusu özellikle (genç veya yaşlı) tutarlı, erdemli ve birikimli tüm Müslümanların ortak sorunudur. Çünkü çok ciddi cahili bir kuşatmayla karşı karşıyayız. Bu sorunu parça doğrularımızı ve birikimimizi sahih ölçüler temelinde bütünleştirecek gayretler içinde çözebilmeliyiz.

 

Teşekkür ederiz cevaplarınız ve tespitleriniz için.

 

Esad Eseoğlu ve Ali Agâh Çelen söyleşti


Güncelleme Tarihi: 19 Ocak 2012, 10:51
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ömer Kartal
Ömer Kartal - 7 yıl Önce

Bu güzel röportaj için Esad Eseoğlu ve Ali Agâh Çelen'e çok teşekkürler, Allah razı olsun. Hamza Türkmen abimiz gerçekten genç nesiller için önemli tecrübler aktarıyor.

banner8

banner19

banner20