‘Sosyal adalet’ kavramı Gazâlî düşüncesinde neye karşılık gelir?

Modern düşüncenin popüler kavramlarından biri olup, mahiyetine dair yoğun tartışmaların ev sahipliğini yapan “sosyal adalet”; ilk olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Sosyalistlerin ihtiyaca dayalı olarak ele aldığı ve 20. yüzyıl sonlarında sağ teorisyenlerin hak temelli olarak ortaya koymaya başladığı[1] sosyal adaleti, bir terim olarak olmasa da bir fikir olarak klasik İslam düşüncesinde bulabilmek mümkün müdür? Gazâlî üzerine daha evvel iki eser neşretmiş olan Sabri Orman “Gazâlî,Adalet ve Sosyal Adalet isimli kitabında Gazâlî özelinde bu sorunun cevabını arıyor.

Yazar kitabın içeriğine dair bir girizgâhtan sonra kitabına öncelikle sosyal adaletin tarihine ve ne olduğuna dair ufak hatırlatmalarla başlıyor. Sosyal adalet kavramının kullanımıyla ilgili bir görüş birliğinin olmadığını söyleyen yazar onu şu şekilde tarif ediyor: “Sosyal adaletin, hayatın nimet ve külfetlerinin, fayda ve maliyetlerinin, avantaj ve dezavantajlarının toplumun üyeleri arasında nasıl dağıtıldığı ve dağıtılacağı meselesi ile ilgili olduğu söylenebilir.” Toplumdaki bozuk düzenin eşitlik, ihtiyaç, hak temelli ve hak ediş gibi ilkeler etrafında eleştirilip yeni düzen geliştirme çabaları sosyal adaletin konusunu oluşturmaktadır. Orman,  ilk olarak 1840’larda zikredilmeye başlanan bu terimin, onun muhtevasına karşılık gelebilecek farklı ifadelerle Gazâlî eserlerinde bulunabileceği ihtimalini belirtiyor ve topladığı çeşitli ipuçlarıyla bir sonuca varmaya çalışıyor.

Gazâlî bir çok adalet tanımı yapmış

Gazâlî eserlerinde birçok adalet tanımı vermiştir. “Kamil olanın noksan olana takdim edilmesi adaletin ta kendisidir” tanımı ile onun adaleti mutlak eşitlik manasında anlamadığı görülebiliyorken; “Yönetimin altındaki insanların hepsinin, kızılının, siyahının, Müslüman ve kâfirinin senden alması gereken bir adalet payı vardır” cümlesi ile toplumun her kesiminin adalet dairesine dâhil edilmesi gerektiğini düşündüğü anlaşılıyor. Yazar Gazâlî’de adaletin bir tasnife tabi tutulması halinde ise öncelikle ilahi ve beşeri adalet ayrımlarının ortaya çıkacağını belirtiyor. İlahi adaletin öznesi Allah iken, beşeri adaletin öznesi insandır ve her ne kadar Gazâlî böyle bir isimlendirmede bulunmamış olsa ve ikincisi tam olarak modern düşüncedekiyle aynı manayı ifade ediyor olmasa da beşeri adaleti de ferdî ve sosyal adalet olarak ikiye ayırmak mümkün görünüyor.

Gazâlî bireysel ahlak konusunda klasik ahlak düşünürlerinin görüşlerini devralmaktadır. Buna göre insanın sahip olduğu ilim kuvvetinin dengeli olmasından hikmet erdemi, gazap kuvvetinin denge halinden yiğitlik erdemi ve şehvet kuvvetinin denge halinden de iffet erdemi ortaya çıkmaktadır.  Bu üç kuvvetin akıl ve şeriatın kontrolü altında olması ise adalet erdemini ortaya çıkarmaktadır. Orman, adaletin insanın iç kuvvetlerinin genel bir denge hali sayılabileceğini belirtmektedir. İlk bakışta ferdî bir adalet türünün sosyal adalet ile herhangi bir ilgisi olmadığı zannedilebilir. Fakat bireyin kendi iç dünyasında sağladığı adalet onun sosyal konumuna bağlı olarak aileden devlete kadar toplumu etkileyecek hale gelebilir.

İnsan eylemlerini ikiye ayırmış

Kitabın en dikkat çekici hususu tam da sosyal adalet başlığı altında irdelenen ilk mesele olsa gerek. Gazâlî insan eylemlerini, Arap dilindeki özne ve nesne ilişkileri bakımından lâzım ve müteaddî olarak ikiye ayrılmış fiillerden hareketle açıklar. Lâzım Türkçedeki geçişsiz, müteaddî ise Türkçedeki geçişli fiillere karşılık gelmektedir. Geçişsiz filler sadece o fiili yapan kişiyi etkilerken, geçişli fiiller onu eyleyen kişinin yanı sıra bir de nesneyi etkiler. Gazâlî’ye göre müteaddî (geçişli) türüne giren eylemler, lâzım (geçişsiz) kabul edilen eylemlerden daha değerlidir. Zira müteaddî (geçişli) eylemler direk sosyal bir etkiye sahiptir. Müteaddî (geçişli) eylemler Gazâlî tarafından ayrıca bir sınıflandırmaya daha tabi tutuluyor ve yalnızca bir muhatabı ilgilendiren ve bütün bir toplumu muhatap alan eylemler şeklinde iki kısma ayrılıyor. Son tahlilde; müteaddî (geçişli) iyilikler lâzım (geçişsiz) iyiliklerden daha makbul, müteaddî (geçişli) kötülükler lâzım (geçişsiz) kötülüklerden daha kötüdür.

Aynı şekilde toplumsal nitelikteki müteaddî (geçişli) iyilikler tek bir muhatabı ilgilendiren müteaddî (geçişli)  iyiliklerden öncelikli iken kötülüklerde de durum bunun tam tersidir. Aynı kademede (farz, mübah, mendup gibi) yer aldığında mevzubahis olan bu öncelik sıralaması iki eylem arasında tercih kolaylığı sağlayabilmektedir. Örneğin yapılması muhtemel iki iyiliğin seçiminde toplumsal olan ferdî olana tercih edilebilecektir. Gazâlî’nin önem sıralamasında müteaddî (geçişli) eylemlerin lâzım (geçişsiz) eylemlerden üstün konumda olması durumuna Sabri Orman “Gazâlî’de sosyalin önceliği” adını veriyor.

Gazâlî’nin farz-ı kifaye anlayışı

Yazarın Gazâlî düşüncesinde sosyal adalet fikrine dâhil edilebileceğini düşündüğü bir diğer ilgi çekici mesele Gazâlî’nin farz-ı kifaye anlayışıdır. Gazâlî farz-ı kifâye için “Şeriatın gerçekleşmesini amaçladığı ama gerçekleştirilmesiyle belirli bir şahsı yükümlü tutmadığı şeyler” şeklinde bir tanımlama yapıyor. Bireysel bir sorumluluğun olmadığı, sosyal bir sorumluluk içeren bu farz çeşidi Gazâlî’ye göre üç sınıfa ayrılır: Tamamen dini mevzularla alakalı olanlar, insanların hayat ve maişetiyle alakalı olanlar ve bu ikisinin birleşimi olanlar. Sosyal adalet meselesiyle ilgili olarak yazar, bu sınıflandırmada dikkati çekenin ikinci kategori olduğunu zikreder. Gazâlî’ye göre insan hayatının düzeni ve devamının gereği olan her türlü eylem bu ikinci kategoriyi oluşturmaktadır.

Buradan anlaşılıyor ki farz-ı kifâye, yalnızca ilk akla gelen cenaze namazı gibi ibadetleri değil toplumsal hayatın düzeni için yapılması gereken her şeyi kapsamakta ve sosyal bir sorumluluk olarak ilgisi her insana yüklenmektedir. Bir yerde böyle bir sorumluluğun gerektiği halde hiçbir kimsenin onu üstlenmemesi durumunda, onu yapabilecek durumda ve farkında olan herkes bu işin yapılmamasından ötürü günahkâr olur. Yazar farz-ı kifâyenin yaptırım gücüne dair oluşabilecek zaafların ise yine Gazâlî’nin düşüncelerinden hareketle giderilebileceğini ifade ediyor. Buna göre ihtiyaç halinde ilgili yönetim bu farz-ı kifâye çeşidini bir yaptırımla destekleyebilir ya da doğrudan devlet bu sorumluluğu üstlenebilir.

Sabri Orman, araştırmasında kullandığı ya da göz ardı etmek zorunda kaldığı kaynakları da belirttiği eserini, adaletin Gazâlî düşüncesindeki genel çerçevesinden hareketle sosyal adalet kavramına odaklamaya çalışmış. İktisat Yayınları’ndan çıkan bu kitap, akademik bir eser olmasına rağmen yazarının edebî denilebilecek üslubuyla da keyifli bir okumaya müsait hale geliyor.