Sorumsuz ve kuralsız bir özgürlüğün tahripkâr doğası

İnsanın özgür bir varlık olduğu noktasında kahir ekseriyet aynı fikirde. İnsanoğlu doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye imkân veren bir kabiliyetle dünyaya geliyor. Tercihlerinin gerçekleşip gerçeklemeyeceği ayrı bir bahis olmakla birlikte neyi yapıp yapmayacağı noktasında kendisi karar veriyor. Akıl ve iradesini kullandığı için de eylemlerinin sorumluluğunu üstenmek durumunda kalıyor. Dinî gelenekte dünyanın bir imtihan yeri olarak görülmesi de insanın özgürlüğü ve iradi eylem yetisiyle doğrudan ilişkili. İster dinî ister seküler, hangi açıdan bakılırsa bakılsın özgürlük, insanın ayrılmaz vasıflarından biri. Özgürlüğü kaybettiğimizde insanı da kaybetmiş oluyoruz.

İnsanın özgürlüğü konusunda büyük ölçüde hemfikir olunsa da asıl mesele özgürlüğün mahiyetiyle ilişkili. “Özgürlük nedir; özgürlüğün bir sınırı var mıdır; şayet bir sınır varsa özgürlükten bahsedilebilir mi; bu sınır nerede başlayıp nerede bitmelidir?” gibi sorulara cevap aranması gerekiyor. Zira özgürlüğe yükleyeceğimiz anlam bizim eylem biçimimizi doğrudan etkiliyor. Özgürlük; kişinin, canının istediğini yapması, hayatın tadını çıkarması, kendini kuraldan müstağni görmesi olarak anlaşırsa bu durumda eylemlere bir sınır çizmek de mümkün olmuyor. Modern dönemin özgürlük anlayışı, özellikle kişinin kendine yönelik eylemlerinde, böyle bir anlayış üzerine oturuyor maalesef. Özgürlüğün sınırının başkasının haklarının başladığı yer olduğu şeklinde klişe bir söylem pazarlanıyor. Peki kişinin kendi üzerindeki hakları, kendisiyle ilişkisinde gözetmesi gereken sınırlar? Kendimi kendime karşı korumak, kendime zulüm etmemek gibi bir sınıra riayet etmek gerekmiyor mu özgürlükte? Bedenimi istediğim gibi kullanabilir miyim mesela? Beden ve ruh sağlığıma zarar verecek şeyleri sırf özgür olmak bahanesiyle meşrulaştırabilir miyim?

Özgürlüğü; istediği gibi yaşamak, içinden geldiği gibi davranmak şeklinde yorumlamak bir esaret söylemi esasında. Çünkü bunu yaşam biçimi haline getiren kişi fark etmeden bedeni arzularının, psişik dürtülerinin kölesi haline geliyor. Bu güçlü isteklere karşı duramıyor, onlar ne zaman canlansa hemen diz çöküyor. Bu tarz bir özgürlük anlayışıyla bağımlılık arasında çok ince bir çizgi var. Gerçek özgürlük ancak ve ancak ilkelerle ve kurallarla mümkün. İlkelerimiz, değerlerimiz varsa bizi etkilemeye çalışan güçlü tazyiklere karşı dimdik durabiliyoruz. Canı her istediğinde telefonu ya da tableti eline alıp oyuna ya da sosyal mecralara dalan birinin özgür olduğunu kim iddia edebilir? Bu kişi esasında bu araçların ve onların sunduğu içeriklerin esareti altına girmiştir. İlkelerini belirleyen, kendine kural koyan, çok arzu etse bile belirlediği zaman ya da amaçların dışında bu araçları kullanmaktan kendini uzakta tutan, iradesini bunlara teslim etmeyen kişi “özgür” vasfını daha çok hak etmiyor mu?

Bizi özgür kılan inançlar, temel değer, ilkeler ve bunlara göre belirlenmiş kurallar esasında. Biz bu dünyada ilişki kurduğumuz her şey ile bir bağ kuruyoruz; ancak kimi zaman bu bağ o kadar güçlü oluyor ki kendimizi ondan bir türlü kurtaramıyoruz. Örneğin paraya, mala, mülke, hazza öyle önem atfediyor ve onlar için o kadar emek ve zaman harcıyoruz ki farkında olmadan onlarla rolleri değiştiriyoruz. Merkezde biz varken bir de bakıyoruz ki onlar merkezi devralmış biz ise onların etrafında döner hale gelmişiz. Bunlar bizim benliğimizi, irademizi istila ediyor. Gerçek ben’in yerini Şeriati’nin dediği gibi “para ben”, “altın ben” alıyor. İnsan bu dünya ve dünyalıklarla ilişkisini madde ötesi alemden beslenen ilkeler üzerinden kurgulayabildiği oranda özgür olabilir; ancak böyle bir ilişki kişiyi bedeni arzularının ve maddenin vakumundan kurtarabilir. Kierkegard’ın yerinde tespitiyle, “insan gerçek özgürlüğü ancak Tanrı karşısında, O’na inancı, sevgisi ve bağlılığı oranında” tecrübe edebilir. Bu açıdan bakıldığında bugünün insanına sunulan özgürlüğü sahte bir özgürlük olarak nitelendirebiliriz.  

Özgür olmak sorumlu olmak anlamına geliyor aynı zamanda. Peki özgürlük mü önce yoksa sorumluluk mu? Kant, insanın özgür olduğu için sorumlu değil sorumlu olduğu için özgür olduğunu söylüyor. Yani sorumluluk özgürlüğü önceliyor. Bu tespit son derece yerinde kanaatimce. Sorumluluğu yüklenmeden özgürlük türküleri söylemenin çölde vaha görmekten pek bir farkı yok. Özgürlük, sorumsuzca bir özgürlük aldatıcı, kışkırtıcı bir etki yapıyor. Kur’an’da dağlara teklif edilen yükü insanın yüklendiğine işaret eden ayet de insanın önce sorumluluğu üzerine aldığını gösteriyor. İnsan, önce insan olmaklık sorumluluğunu omuzluyor, sonra özgürlük alanında kulaç atmaya başlıyor.

Kur’anî öğretiye de uygun olarak çocuklarımıza önce sorumluluk eğitimi vermek sonra özgürlük denen iki tarafı keskin kılıcı kullanmayı öğretmek gerekiyor. Bugün özgürlükle özdeşleştirilmeye çalışılan ergenlik döneminin İslâmi gelenekte sorumluluk almaya ehil hale gelmeye işaret eden “mükellefiyet” kavramıyla ilişkilendirilmesi de sorumluluğun önceliğine işaret ediyor. Bununla birlikte ne hazindir ki dönem gençliği sorumluluk üstlenmeden özgür olmak derdindeler. Ebeveynler olarak bizler de “aman sen dersine çalış başka bir şey düşünme” gibi söylemlerle bu algıyı ve arzuyu besliyoruz. Yemeklerini önüne, sularını çalışma masalarına kadar götürüyor; odasını toplama sorumluluğunu bile kendi üzerimize alıyoruz. Bunu yaparken onlara ne kadar büyük bir kötülük yaptığımızı fark etmiyoruz. Sorumluluk bir yaşam tarzı ve hayatın tüm alanını içermeli. Sadece ders sorumluluğu çocuklarımıza hayatın sorumluluğunu almayı öğretmeye yetmiyor. Sorumsuz özgürlük anlayışı manevi boyutu da derinden etkiliyor. Dinin kuralları, mükellef olmanın gerekli kıldığı ameller, sorumluluktan uzak yaşamaya çalışan gençlere hiç de cazip gelmiyor. Deizm de buralardan besleniyor. Deizm, sorumluluk gerektirmeyen bir inanma şekli olarak görülüyor. Böyle bir anlayışla yetişen gençler aile kurmanın, çocuk büyütmenin sorumluluğunu da üstlenmek istemiyorlar. Evlilikten kaçabildikleri kadar kaçıyorlar. Bugün gençlerimize özgürlük kavramını doğru anlatmak ve sorumluluk duygusu kazandırmak gibi öncelikli bir görevimiz var. Şayet bunda başarılı olamazsak sorumsuz özgürlüğün keskin çarkları değerlerimizi, kurumlarımızı ve benliklerimizi maalesef parçalayıp geçecek.

YORUM EKLE

banner19

banner36