Son oyunu iyi etüd eden, maçı kazanır

O yıl Vyšehrad Mezarlığı’ndaki haçlar kar altında kalmıştı. Sadece tepeleri görünüyordu. Bu caddede de Krtek (köstebek) oyuncakları satan mağazalar vardı. Şimdi Amerikan tarzı hediyeliklerle dolu her yer. Kültürel bir reaksiyonu pek yok bugün Çeklerin.

Modern çağda Doğu Bloku’nda yasak olan Mickey Mouse’a karşı Çekoslovakya komünizmi Krtek’i (köstebek) çıkarmıştı. 1957’de Zdenek Miler çizmişti Krtek’i. Irak’a, Japonya’ya falan ihraç da edildi. Mesela Moskova’da 1947-1953 arasında inşa edilen Stalinskie Vysotki gökdelenleri Sovyetler’in Chrysler Building ve Empire States’e cevabıydı.

Bizim de üzerinde durmamız gereken bir şey. Kültürel reaksiyon bugün de önemli. Bağımsızlığınızı kültür üreterek sağlayabilirsiniz. Kültür üretemeyen bir devletin ayakta kalması çok zor. Devlet olmanın gereği bu. Yörük kültürünü anlatan Maysa ve Bulut’u, azimli bir ormancı çocuğunun ürettiği Günsel otomobilini desteklemeliyiz.

Bir zamanlar ağaç köklerini çıkarma, teşvik edilmek yerine orman kaçakçılığı olarak görülüyordu. Hâlbuki kesilmiş bir ağacın köklerini çıkarmak yerinde güzel bir ağaç yetişmesi için çok önemlidir.

Öte yandan kökler durdukça yeni bir filiz yeşerebilir. Köstebeklerse toprağı eşeler. Walt Disney “Her şey bir fareyle başladı” der. Spectre filminde küresel konseyin toplantısına girmek için kullanılan şifreyi hatırlayın.

Kısıtlamaların sonrasında kendime büyük ödülü verip havalı bir kitabevine gittim. Önce kafe bölümünden çayımı aldım. İçeride pek kimse yok. Toplamda belki on kişi… James Morrison’dan Misty çalıyor. Çek Edebiyatı bölümünde durdum. Reyondaki kitapların yüzde sekseni Franz Kafka’ya ait. Aslında Kafka’nın eserleri dilimize çevrilmesi gereken Çek edebiyatının yüzde seksenini oluşturmuyor. Ama endüstri Kafka’yı Největší Čech (En büyük Çek) olarak sunuyor. Božena Němcová, Karel Čapek, Vitezslav Nezval, Jaroslav Seifert gibi yazarları yok sayıyor. Sanki bu isimler kısıtlama sonrası Muhsin Yazıcıoğlu Caddesi’nde yürüyüşe çıkmış da Kafka saklandığı dolaptan çıkıp reyonu işgal etmiş. Hurrilerin sefere çıkan Hitit kralının ülkesini arkadan işgal etmesi gibi bir şey yahu.

Bizim rafları başkaları doldurdu. Ne izleyeceğimize, okuyacağımıza, kimi örnek alacağımıza başkaları karar verdi hep… Tayyip Bey “kültürde ve eğitimde başarılı olamadık” diyor ya... Üzüntü verici bir şey. Kültür ve eğitimde başarılı değilsek başka alanlarda da başarılı sayılmayız.

Aklıma Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ödülleri geldi. Yakın sayılabilecek bir zamana kadar bu ödüller yoktu. 2008’e kadar takdim töreni de yoktu.

Şu anda geldiğimiz noktada ödülleri bir toplu tören olarak gerçekleştiriyoruz. Bu da pek doğru gelmiyor bana. Dünyadaki ödüllere baktığımız zaman asıl olayın törenle bir obje hediye edip göndermekten ziyade törenle konuşturmak ve ödül alan kişilerin toplumda tanınmasını sağlamak olarak belirdiğini söyleyebilirim. Biz bu konuda başarılı değiliz. Çoğu insana sorsanız, geçen sene kültür sanat ödülü alan kimlerdi deseniz çok az kimsenin cevap verebileceğini düşünüyorum. Bunda da sıkıntı var.

Şunu da söyleyeyim ki işin tarihinde acayip şeyler var… Kültür ve Turizm Bakanlığı ödülü 28 Şubat sonrasında 1997’de bakanlığa bağlı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne, 1998’de TRT Genel Müdürlüğü’ne verilmiş. O dönemin arkaik bir zihniyeti olduğunu gösteriyor.

1921’in dünya satranç şampiyonu Jose Raul Capablanca Kübalıydı. "Oyununuzu geliştirmek için her şeyden önce son oyunu çalışmalısınız. Ancak başlı başına çalışılıp onda ustalık edinildiğinde, oyunun ortası ve açılış da son oyun ile ilişkili olarak kurulacaktır" diyordu.

1927 New York turnuvasındaki bütün maçlarını kazandı. İkinci olan Alexander Alekhine de Capablanca ile dünya şampiyonluğu unvan maçı oynamaya hak etti. Turnuvadaki başarısı Capablanca’nın özgüvenini zirveye çıkarmıştı. Unvan maçı ile zihnen çok ilgilenmedi. Oysa zayıf görünen rakibi Alekhine onun oyununu iyi etüt etti, zihnen ilgilendi. Alekhine satranç dünyasını şaşkına çevirip unvan maçını 6 galibiyetle kazandı.

Turşalar, Rukkular, Şerdanalar, Ekweşler ve Şekeleşler… M.Ö. 1220'lerde mağlup ettiği deniz kavimlerinin adlarını Karnak Tapınağı’nın duvarlarına yazdıran firavun Merneptah’ın sayesinde bu kavimlerin adlarını biliyoruz.

Bizse bugün mağlup ettiklerimizi değil mağlup olduklarımızı duvarlara kazıyor, tabelalarımıza yazıyoruz. Yabancı isimler kullanmak havalı geliyor bizlere…

Bu durum bir son oyun planımız olmadığını gösteriyor.

Son oyun yoksa kendimizi kavuklu ve pişekarlı bir orta oyununda buluyoruz. Hâlbuki benzemeyen bir “ben”e ihtiyacımız var. Zihnen buna yönelmeli, yeni yönetici kadroyu yetiştirmeli, yeni bir üst tasarıma yönelmeliyiz. Mesela Erzurum’un Yakutiye Medresesi’nin çam yıldız izdüşüm bezeme minaresinin yeni mimarimizin içinden çıkacağı tohum olduğunu görmeliyiz.

YORUM EKLE

banner26