"Son İyi Şeyler"i yapıp giden bir kalem mücahidi: Ahmet Kekeç

                                                                              

                                                            "Gideriz nur yolu izde gideriz.
                                                           Taş bağırda, sular dizde, gideriz.
                                                           Bir gün akşam olur, biz de gideriz.
                                                           Kalır dudaklarda şarkımız bizim."

                                                                                         (Necip Fazıl Kısakürek)

Ahmet Kekeç adanmışlık ruhuyla hareket eden bir dava adamıydı.

Yahya Kemal'in "âsude bahar ülkesi" olarak nitelediği ölüm, insana acizliğini haykırıyor. Bütün canlılar diz çöküyor bu ilâhî hakikat karşısında. İki kapılı hanın dışında buluyorsunuz kendinizi. Yepyeni evrenler selâmlıyor prangalardan kurtulan yorgun ruhunuzu.

Hayatın neticesi olan ölüm, yaşanılan süreci anlamlı kılıyor. Bu süreçte edindiklerimiz soluklanmamızı sağlayabildiği gibi, soluğumuzu da kesebiliyor. Ya meyveli bir dal gibi mütebessim ya da meyvesiz ağaç gibi somurtkan bir hâle bürünüyor aynadaki suretimiz.

Allah, kişinin kaderi gereği onun ölümünü murat ettiği zaman birçok şeyi bu ölüme vesile kılar. Son zamanlardaki koronavirüs menşeli ölümleri şahsen böyle yorumluyorum. Aslında kovid-19 Allah'ın vazifeli bir askeri. Geçmişteki veba ve verem mikrobu gibi.

Hayatı çekilmez kılan koronavirüs can almaya devam ediyor. Kovid-19 kaynaklı ölümlere bir başka kıymetli isim daha eklendi. Gazeteci-yazar Ahmet Kekeç, 14 Kasım 2020 tarihinde İstanbul'da koronavirüs nedeniyle tedavi edilmekte olduğu hastanede vefat etti.

Ahmet Kekeç, 3 Ocak 1961 yılında Malatya'da dünyaya gelmişti. Memleketi Malatya'da sırasıyla Atatürk İlkokulu'nda, Atatürk Ortaokulu'nda ve Atatürk Lisesi'nde okumuş, 1978'de de söz konusu liseden mezun olmuştu. Liseyi bitirdikten sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nde başlayan yükseköğrenimini, okuldan atılması sebebiyle bitirememişti.

Merhum Ahmet Kekeç, gazeteciliğinin yanında edebiyatçı kimliği de olan velût bir yazardı.  17 yaşındayken Gırgır dergisinde mizah öyküleri yayımlamaya başlamıştı. O gün yazmaya başlayan kalem, son nefesini verdiği an'a kadar üretmeye devam etti. Bunun yanında onun İslâmî duyarlılığını, dava adamlığını ve adanmışlık ruhunu da unutmamak lâzım.

         

Duygu ve düşüncelerini etkili bir dille ve üslûpla dile getirmede usta olan Ahmet Kekeç; politikadan sanata, tarihten edebiyata kadar geniş bir alanda kalem oynatan mahir bir yazardı. Yazı hayatına Aylık Dergi'de hikâyeler yazarak ilk adımını atmıştı. Aylık Dergi, Mavera, Kayıtlar, Kırkayak (Kırklar), Kitap, Girişim, İmza ve Yöneliş dergilerinde hikâye, deneme ve eleştiri yazıları yayımlanmıştır. O ayrıca İmza dergisinin kurucuları arasında yer almıştır. Milli Gazete (1985), Yeni Haber (1986), Vahdet (1988), Yeni Şafak (1999) ve Akit gazetelerinde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Gazetelerde yazdığı köşe yazılarından dolayı 1997'de MGV Gençlik Dergisi tarafından yılın yazarı seçilmiştir. Aynı sene Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da basın fıkra ödülüyle ödüllendirilmiştir. Merhum Kekeç, 2016'dan beri Star Gazetesi’nde köşe yazısı yazıyordu. Bu gazetenin kapanmasından sonra da Akşam Gazetesi’ne geçmişti. Ölümüne kadar da orada yazmaya devam etti.

Gazeteci-yazar Ahmet Kekeç, Kanal 7 televizyonunda bir yıl kadar yorumculuk yapmış, bir dönem de ilk özel kanallardan biri olan Cine5'te Rasim Ozan Kütahyalı ve Salih Tuna ile birlikte "Memleket Meselesi" programını başarıyla gerçekleştirmişti. O, aynı zamanda yine aynı televizyon kanalında "Derin Mevzu" adlı tartışma-sohbet programını sunmuştur. Kekeç, daha sonra 24 TV'de Nagehan Alçı ile birlikte "Nerede Kalmıştık", Nevin Ateş ve Mustafa Armağan ile birlikte "Tarihçe", Ülke TV'de de Turgay Güler ve Yusuf Ziya Cömert ile birlikte "En Sıra Dışı" adlı üç televizyon programında yer almıştı.

Merhum Kekeç, başta sağlık sorunları olmak üzere, hiçbir zaman kendi derdini dert edinmedi. Kendini hep ilgi alanı dışında tuttu. Yaşadığı sıkıntıları bir imtihan sırrı olarak gördü ve bütün olumsuzluklara "eyvallah" deyip geçti. Hiçbirini kafasına takmadı. Fakat söz konusu memleket olunca işte ona asla göz yummadı; kalemiyle ve kelâmıyla her zaman memleketinin âli menfaatlerini savundu. Yeri geldi bir aslan gibi heybetlice kükredi.

Merhum Ahmet Kekeç, 15 Temmuz'da ülkeyi felâkete sürüklemek isteyen FETÖ'yle mücadeleyi kendisine şiar edindi. Bu konuda bildiklerini ülke insanıyla paylaştı. Bölücü hainlerin ipliğini pazara çıkardı. Bu şebekenin her zaman karşısında durdu. Hiçbir şeyden çekinmeden FETÖ'yle ilgili onlarca yazı kaleme alarak bildiği hakikatleri ayan beyan eyledi.

İyi bir gazeteci olan Kekeç, haberin kokusunu ve dokusunu çok iyi idrak eden usta bir yazardı. Sol kesimin terminolojisiyle söylemek gerekirse o bir basın emekçisiydi. Birçok gazetenin ve derginin sayfa sekreterliğinden editörlüğüne, servis şefliğinden genel yayın yönetmenliğine kadar her aşamada ve kademede vazife görmüş tecrübeli bir isimdi.

Ahmet Kekeç için "Keşke daha çok öykü yazsaydı." diye hep hayıflanmışım.

Ahmet Kekeç, eline kalem yakışan bir söz erbabıydı. Her an emrine amade olan kelimeler onun kaleminin ucunda adeta kanatlanırdı. Hakikatin yankısını yansıtan cümleler adeta sular seller gibi akardı yazılarında. Bu yüzden hiçbir ifadesi zorlama izlenimi vermezdi okura. Onun edebiyatçı yönünü en güncel yazılarında bile görmek mümkündü. Çünkü kurduğu cümlelerde dile hakimiyeti ayan beyan belli oluyordu. Onun için "Keşke daha çok öykü yazsaydı, keşke hep edebiyat dairesi içerisinde kalsaydı" diye hep hayıflanmışım. O, kendini edebiyata verebilseydi gelecekte çok büyük bir hikâyeci ve romancı olarak anılacaktı. Peşinden birçok edebiyat heveslisi yürüyecekti. Kendi edebiyat ekolünü ve bu ekole tabi edebî muhitini oluşturacaktı. Zira kendine özgü hoş bir üslûbu vardı.

Ahmet Kekeç'in söz kudreti üst düzeydeydi. Onun edebiyat dışı yazıları da alanında çok mühim hizmetler ifa etse de o sanki öykü yazmak için doğmuştu. Gazetecilik ve köşe yazarlığı onun tercihi değildi; geçimini temin etmek için bir mecburiyetti. Zira öykü ve roman karın doyurmuyordu. O bir aile reisiydi. Zengin olma hevesi olmasa da sorumluluğunu omuzlarında taşıdığı evlât u iyal vardı. Evde eş ve çocuklar ekmek beklerdi. Tüm bu endişeler ve mecburiyetler onu edebiyat dairesinden koparıp çok da benimsemediği gazeteciliğe yöneltmişti. Bu alanı kendi tercih etmese de kısa zamanda bu sahada da başarılı olmuş, düşünceleri ciddiye alınan, parmakla gösterilen bir gazeteci ve köşe yazarı konumuna yükselmişti. Çünkü onun yazdıkları dudak ucundan söylenen sözlerden ibaret değildi. O, yaşadıklarını ve yaşatmak istediklerini kalemine dolamıştı. Sözün tesiri samimiyetindeydi.

"Son İyi Şeyler" aslında ilk iyi şeylerin habercisiydi.

Ahmet Kekeç, 1980 sonrası öykücülüğümüzün önemli simalarından biriydi. 1985 yılında yayımladığı "Son İyi Şeyler" hikâye kitabıyla bu alana hızlı bir giriş yapmıştı. Bu kitaptaki hikâyeler hiç de ilk eserini veren bir yazarın ürünleri izlenimini vermiyordu. Çünkü hepsi de edebî anlamda kalburüstü, nitelikli ve derinlikli metinlerdi. Bu yönüyle söz konusu kitap "Son İyi Şeyler" değil, aslında ilk iyi şeyler izlenimi veriyordu nitelikli okura.

"Son İyi Şeyler"le öykü türüne yeni bir soluk getiriyordu Ahmet Kekeç. "Atlas", "Bir Gecenin Öyküsü", "Korkulan" adlı üç uzun öyküden meydana gelmekteydi bu sıra dışı eser. "Atlas"ta uzun senelerin ardından yaşadığı şehre dönen bir kahraman, "Bir Gecenin Öyküsü"nde yalnızlık ve sevilen bir kadından uzak kalmanın kişinin ruhundaki etkileri, "Korkulan"da ise mutsuz bir evlilik geçiren yalnız bir insanın öyküsü anlatılmaktadır.

"Son İyi Şeyler" adlı kitapta biçimsel arayışlar ve bilinç akışı yöntemi dikkat çekiyordu.  Bu arada şiirsellik bu öykülerin özüne kadar sinmiştir.  Bunun yanında özenli dil (dil işçiliğindeki titizlik) "Son İyi Şeyler"i benzerlerine üstün kılmaktadır. Fakat öykü sahasında birçok yeniliğin denendiği bu özgün kitap, doğru zamanda çıkmadığı için (buna bir de dağıtım sıkıntısını ekleyebiliriz), ne yazık ki hak ettiği ilgiyi ve değeri görmemiştir. Bir anlamda kitap ıskalanmıştır. Bu durum aslında öykücülüğümüzün ciddi bir kaybı olmuştur. Usta hikâyeci Kekeç, "Son İyi Şeyler" adlı kitabının başındaki şu ifadelerde edebî derinliğini ve yetkinliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır:  "Dün annemin mezarına gittim. Kar yağıyordu. Bakımsız üç beş ağaç, görüntüyle örtüşen beyaz taşlar, büyük bir ıssızlık sonra... Karlar altındaki kabarmış toprağa, anneme, annemin dokunulmamış varlığına ağladım. Sonra, sonra bir tansık gerçekleşir umuduyla baktım yerdeki kabarık toprağa. Kar saçlarıma, kirpiklerime doluşurken kalktım, yürüdüm"

Perşembe Yayınları arasında okurla buluşan "Son İyi Şeyler" hacim olarak 80 sayfadan meydana gelen ince sayılabilecek tadımlık bir hikâye kitabıdır. Kitap usta karikatürist Hasan Aycın'ın çizgileriyle daha büyük bir anlam ve önem kazanmıştır. Ahmet Kekeç, Son İyi Şeyler''in arka kapağında kitapla ilgili şu görüşlere yer vermiştir:

"Gerçekleşmesine doğru bir şeyin acıyla o şeyin rahat vermeyen varlığıyla kıvranıyor insan. Ben de böyle bir anda oturdum aklıma gelen ilk şeyleri çırpıştırdım. Sonra da yazdıklarıma birtakım duygusal gerekçeler uydurdum. Beni her zaman en çok şaşırtan şey yazmakla bir şeyin çözümlenebileceğine değil inanmak bu işin gerekliliğini bile düşünmezken oturup ipe sapa gelmez şeyler yazmış olmaktır; üstelik yaşadıklarımızı, duyduklarımızı kâğıda geçirmekten öte yalnızca yaşayıp duymak türünden sözcüklerin karşılayacağı bir gerekçesi de yokken anlattıklarımızın. Çünkü yalnızca yazarak değişmiyor hiçbir şey."

Merhum Kekeç, ardında birbirinden kıymetli kitaplar bırakarak göçtü.

Merhum Ahmet Kekeç, güçlü bir kalemdi. Türkçeye hakimiyeti, kaleme aldığı her eserde kendini belli ediyordu. O, vefatından sonra arkasında birbirinden kıymetli eserler bıraktı. Bunları şöyle sıralayabiliriz: "Son İyi Şeyler" (Öykü-1985), "Yağmurdan Sonra" (Roman-2000),"Kalanlar" (Deneme-2002), "Beni Türk İmamlarına Emanet Ediniz" (Deneme-1991), "Atam Sen Kalk Ben Yatam" (Deneme-1993), "İnek Sosyalizmi" (Deneme-1996), "Maalesef Türkiye" (Deneme-1996), "Yurtta Sus Cihanda Sus" (Deneme-1996), "Gazeteciyim Ama Tedavi Görüyorum" (Deneme-1999), "Derin Roman" (Anı-2004), "Kanamalı Haydut" (Günce-2005), "CIA ve 12 Eylül-Bir İhtilâlin Romanı" (İnceleme/ Araştırma-1993), "Ali Şükrü Bey Cinayeti" (İnceleme/Araştırma-1996), "Sıkı Adamlar" (İnceleme/Araştırma-2002), "Cumhuriyet Apartmanı" (Belgesel Roman-2017)

Merhum Ahmet Kekeç yakın tarihe meraklı bir aydındı. Bu kategorideki "Cumhuriyet Apartmanı" adlı eser onun Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın geçmişinden günümüze kadar gerçekleşen siyasî kavgaları, kişisel çekişmeleri, kanlı hesaplaşmaları anlattığı 312 sayfalık bir belgesel-romanıdır. Kitap Otto Yayınları tarafından basılmıştır. 11 bölümden oluşan eserin bölümleri şöyle sıralanıyor: "Çankaya'da Kürt Kavgası, Yassıada'da Biten Kavga, Ya Gürsel Ya İhtilâl, Cuntalar Savaşı, Generallerin Gecesi, Zor Yıllar, Turgut Özal Öldü mü, Öldürüldü mü?, İrtica Hortladı Çığlıkları Eşliğinde Postmodern Darbe, Ahmet Necdet Sezer'le Tarihî Batış, Sezer-Erdoğan Kavgası ve 27 Nisan E-Muhtırası, En Uzun Gece."

Yakın tarihe büyük bir ilgi duyan merhum gazeteci-yazar Ahmet Kekeç'in önemli eserlerinden biri de Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey'le ilgili olarak yazdığı 167 sayfalık "Ali Şükrü Bey Cinayeti" adlı kitaptır. Merhum Kekeç, kitabıyla ve Ali Şükrü Bey'le ilgili şu görüşlere yer vermişti: "İtiraf etmem gerekirse, Topal Osman hakkında yazdığım ve başımdan epey tatsız olay geçmesine neden olan yazıya kadar Ali Şükrü Bey konusunda pek fazla bilgi sahibi değildim. Topal Osman, Ali Şükrü Bey’in katiliydi. Peki Ali Şükrü Bey kimdi? İşte derlemeyi yazmaya oturmadan önce, sırf merak saikiyle konu hakkında bazı kitaplar karıştırdım. Bunlar, çoğunlukla bilinen ama ciddi bir tasnife tabi tutularak bir araya getirilmesi gereken türden bilgiler içeriyordu. Ama bu bilgilerin günün birinde işe yarayacağını, bir derleme çalışması olarak ortaya çıkacağını doğrusu tahmin etmiyordum.

Ali Şükrü Bey ilginç bir kişilik. Müslüman… Vakur ve vatanperver. Bir cinayete kurban gitmiş… İşin ilginç tarafı, Ali Şükrü Bey’i ortadan kaldırmakla görevlendirilen Giresunlu Topal Osman Ağa’nın da aynı akıbete kurban olması…"

O, "Yağmurdan Sonra" bembeyaz güzel atlara binip "En Güzel"e gitti.

Hikâye ve roman sahasında da kalem oynatan Ahmet Kekeç, 1999'da Tuzla Belediyesi'nin düzenlediği Roman Yarışması'nda "Yağmurdan Sonra" adlı romanıyla birincilik ödülünü kazanmıştır. "Yağmurdan Sonra" Ahmet Kekeç'in 28 Şubat sürecinin sancılarını kaleme aldığı bir romanıdır. Bu roman ilk hikâyelerini içeren "Son İyi Şeyler"den yaklaşık 15 yıl sonra yazılmıştır. Romanda eski bir yayıncının devletle olan sıkıntıları, aile ilişkileri ve gönül meseleleri anlatılıyor. 191 sayfalık roman bizim hayatımızdan kesitler sunuyor. Yazar, gördüklerini ve yaşadıklarını anlattığı için okuyucuyu fazlasıyla etkiliyor.

Ahmet Kekeç, son yıllarda çalışmalarını roman üzerine yoğunlaştırmıştı. O, "Yağmurdan Sonra" romanını yazdığı tarihten yirmi yıl sonra "Ulufer" adlı ikinci romanını kaleme almıştı. Kitap, Mayıs 2019'da Turkuvaz Kitap Yayınları arasında okuyucuyla buluşmuştu. O, söz konusu bu romanda 1970’lerden 1980’lere kadar gelen zaman dilimini ve o süreçteki değişim ve dönüşümleri anlatıyordu. Babasının ölüm haberini alan Mehmet Ali’nin ruhî sarsıntısıyla başlayan roman, dönemin sosyal ve siyasal hayatına da ayna tutuyordu. Yazar roman kahramanı Mehmet Ali'nin şahsında taşrayı da anlatıyordu.

İman ve imanî hakikatler ateş olsa da o, bu ateşe gönüllü bir pervane oldu.

Ahmet Kekeç, nefes aldıkça vesayetçi zihniyetlerle hep savaştı. Doğru bildiğini her zamanda ve zeminde hiç çekinmeden kararlılıkla söyledi. Hak ve hakikat çizgisinden bir milim bile şaşmadı. Yazması sudan sebeplerle yasaklanınca müstear isimlerle kalem hizmetini yine bir şekilde sürdürdü. Hakikat ateş olsa da o bu ateşin etrafında bir pervane gibi döndü. Haramzâdelerin sahte gül bahçesi yerine, ateşe pervane olmayı tercih etti.

Ahmet Kekeç bir öfke ve kavga adamıydı. Fakat onun kavgası ve öfkesi şahsî değildi. Kavgası nefsiyle ve millet düşmanlarıylaydı. Zira milletin dostları onun dostu, düşmanlarıysa düşmanıydı. Hiçbir zaman şahsî kaprislerin kölesi olmadı. Nefsini daima düşman belledi.

Ahmet Kekeç polemiği seven bir kalem erbabıydı. Kimseye müdanası yoktu. Mert ve sert bir insandı. Karşısında duranlara ağzının payını vermekten hiç çekinmezdi. Fırsat buldu mu lâfı gediğine oturturdu. Geçmişte Mehmet Akif-Tevfik Fikret, Peyami Safa-Nurullah Ataç arasında gerçekleşen o meşhur polemikleri bize hatırlatıyordu.

Bir Anadolu insanı olan Ahmet Kekeç munis havalarda değil, fırtınalı havalarda rüzgâra karşı yürümeyi seven güçlü bir dava ve irade adamıydı. İşsiz ve aşsız kalsa da doğru bildiklerini ifade etmekten geri durmadı. Sözleriyle değil, tavır ve davranışlarıyla öne çıktı.

Ahmet Kekeç, basiret ve feraset sahibiydi. Yeri geldiğinde susması da, yeri geldiğinde konuşması da Allah içindi.  Şeytan taşlamaktan asıl işlerini yapmaya fırsat bulamıyordu. 28 Şubat'ta yapması gerekenleri eksiksiz yaptı, tam da durması gereken yerde durdu. Ne kimsenin hakkını yedi ne de hakkını yedirdi. Hakikat taşlarını yerine koymasını bildi.

Ahmet Kekeç gündemin nabzını tutan iyi bir köşe yazarıydı ama köşeyi dönenlerden değildi. Yazar Ahmet Mercan bakın onu ne güzel anlatmış: "Sessiz bir gemi gibidir. Hatta içinde yangın çıkan, dışarıdan anlaşılmayan sessiz bir gemi gibidir. Hayatı ayrıntıdan, ayrıntı sanılandan sezinler. Bundan ötürü de hayatın bedelini en yüksek kur'dan öder."

Ömrünü "muhalif yazar" damgasını taşıyarak geçiren merhum Ahmet Kekeç, Türkçeye hakim, iyi bir kalem erbabı olmasının yanında, çok da iyi bir hatipti. Gündemi çok iyi takip eder, zamanın nabzını tutardı. Özellikle muhafazakâr televizyonların aranan yetkin yorumcusuydu. "Yandaş gazeteci, yandaş yazar" damgası yese de o buna aldırmaz, ironili bir şekilde “Ben kırk yıldır aynı şeyleri söylüyorum, iktidar bana yandaş oldu” derdi.

Ahmet Kekeç; son nefesine kadar milleti için çalıştı, milleti için konuştu, milletinin hissiyatına tercüman oldu. En zor zamanlarda bile elif gibi dik durdu. Dünyevî menfaatler için virgül gibi eğilmedi. Hakikatten sapmadı. Yalanın krallarına değil, mutlak hakikatin kurallarına tabiydi. Onun içindir ki dünyada evlâtlarına bırakacak mirası olmadı. Zaten mal sahibi olmayı hiç düşünmedi. Arkadaşları saray yavrularında otururken o, bu yaşına kadar hep kiralık evlerde oturdu. Çünkü dünyayı, ebedî hayata giden süreçte bir ara hayat olarak gördü. Ona göre bu yalan dünyanın malı mülkü, köşkleri ve sarayları ancak bir oyundan, eğlenceden ve oyalanmadan ibaretti. O; ebedî olana, yani ahirete (cennete) yatırım yapmayı tercih etti.

Sadece inançlı kesimlerin değil, susturulmak ve pusturulmak istenen bütün kitlelerin son perdeden çıkan güçlü avazıydı Ahmet Kekeç. Çünkü haksızlık kime yapılırsa yapılsın neticede insan hakları ihlâliydi. O, mağdurların sesini duyurmakla vazifeliydi. Bu yüzden hakikat duygusunu ve vicdanını kaybetmemiş her çevreden seveni ve okuyucusu vardı.

İlhâmını İslâm'dan alan Kekeç, bir sırat-ı müstakim ve istikamet insanıydı.

Ömrünü kaleme ve kelâma vakfeden, bu milletin gür sesi olan Ahmet Kekeç, tabir caizse, hep mayınlı arazilerde dolaşırdı. Kimsenin konuşmak istemediği, daha doğrusu konuşmaya cesaret edemediği meseleleri açık yüreklilikle konuşur, yorumlardı. Yani o, fincancı katırlarını ürkütmekten çekinmezdi. Zira onun hesap kitap yapma, dünyevî menfaatleri önceleme gibi bir derdi yoktu. Yani eyvallahı olmayan adam gibi bir adamdı.

Merhum yazar Ahmet Kekeç bir ömür (59 sene) bilfiil hakikat peşinde koştu. Hiçbir zaman durumu idare etmeyi düşünmedi. Ne bildiyse dobra dobra konuştu. Kimsenin adamı olmadı. Daima Allah'ın adamı (İslâm'ın neferi) olmaya gayret etti. Durumdan vazife çıkarmadı. Millî ve manevî meselelerde ne gerekiyorsa, hiç geciktirmeden onu yaptı.

Bir istikamet sembolü olan Ahmet Kekeç yaşadıkça Hakk'ın ve hakikatin sözcülüğünü yaptı. Küfrün çukurlarından uzak yaşadı. Sağlam zeminde durdu. O zemin on dört asırdan beri hiç değişmeyen İslâm'dı. O, kendini İslâm'ın hizmetkârı ve neferi olarak görüyordu.

Merhum Kekeç; Ali'nin külâhını Veli'ye, Veli'nin külâhını Ali'ye giydirmedi. İnsanlara evvelâ insan olduğu için değer verdi. Kendi sonunu düşünmeksizin hayata ve hadiselere hep hakikat penceresinden baktı. Değerlerine saldırmayan hiç kimseyi incitmedi.

Merhum Ahmet Kekeç hep hayatın içinde; hatta tam da merkezindeydi. Ahmet Mercan'ın "Üsküdar'da yazısını yazar, Fatih'te çayını içer, Beşiktaş galip gelince sigarasını keyifle tellendirir" sözlerinden Ahmet Kekeç'in iyi bir Beşiktaş taraftarı olduğunu anlıyoruz.

Hayat herkes için zorlu bir imtihandır. Ergenlik çağında başlayan bu kulluk sınavı son nefesimize kadar sürüp gider. Neticede iyi amel edenler cenneti, kötü amel sahipleri de cehennemi hak eder. Önemli olan, arkamızda hayırla anılacak bir isim ve hatıra bırakmaktır.

Düşünüyorum da bir zamanlar Müslümanlara yapılmadık kötülük bırakmayan 28 Şubatçılar ve onların şahsında bütün hak ve hakikat düşmanları ne elde etti? Onların adlarını kim hatırlıyor ki? Hepsi de tarihin çöp sepetine atıldılar. Üstelik henüz Allah'a verilmemiş çok zor hesapları var. Değer miydi bunca zulme ve işkenceye? Değer miydi insanlıktan çıkmaya?

Bu ülkenin değerlerini ve değerlilerini ötekileştirenlerin ve onlara baskı uygulayanların bir kısmı dünyalarını değiştirdi, bir kısmı da değiştirme arifesindedir. Bu millet onları şirret yüzleriyle hatırlayacaktır. Merhum Ahmet Kekeç'i de rahmet ve hürmetle...

Kimin ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini Rabbimizden başka bilen yoktur. Bir anda kendimizi o taht misali musalla taşında bulacağız. O zaman iş işten geçmiş olacak. Yaklaşık bir seneden beri dünyayı kasıp kavuran koronavirüs (kovid 19) nedeniyle hayatını kaybeden gazeteci-yazar Ahmet Kekeç, daha önce iki kez kanser, bir kez de verem tedavisi görmüştü. Kekeç, 16 Kasım'da İstanbul'da Eyüp Sultan Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan Mezarlığı'nda toprağa verildi. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

Kaynak: Yerli Düşünce Dergisi/Ocak 2021

YORUM EKLE

banner26