Sisteme rağmen yerli bir hamle: Devrim

Ben Devrim, Türkiye’nin ölü doğmuş teknoloji hamlesini birinci ağızdan anlatan bir eser. Bu konuda herkes konuştu, kimileri susturuldu, kimileri de ortadan kaldırıldı. Muhittin Şimşek, sözü Devrim’e veriyor. Bu kez Devrim konuşuyor ve doğumundan itibaren her şeyi anlatıyor. Gizli kalan bilinmeyen, unutturulan ne varsa hepsini kimseden korkmadan gözler önüne seriyor.  Muhittin Şimşek bu konuya çok emek vermiş bir isim. Daha önce de bu hususla ilgili kitaplar yazmış bir profesör. Yarım Kalan Devrim Rüyası ve Bir Öncünün Romanı: Nuri Demirağ kitapları örnek olarak verilebilir. Ayrıca milli teknoloji ile ve Devrim arabası ile ilgili pek çok yerde yapılan organizasyonlara katılıp oralarda konunun uzmanı olarak konuşmalar yapmaktadır.

Yazarın başından beri önlemeye çalıştığı şey “yapamayız”, “edemeyiz”, “başaramayız” türü aşağılık kompleksleridir. Türk demokrasi tarihi bu komplekse sahip pek çok yönetici görmüştür. Nasıl ki devrimler ya da yenilikler tepeden inme oluyorsa engellemeler de tepeden inme bir şekilde oluyor. Bu coğrafyanın yüz yıldır alışık olduğu birşey bu maalesef.

“Az gelişmiş” ifadesini pek sevmesek ve kabullenmek istemesek de devlet, senelerce bu anlayışla yönetildi. Kim ki vatandaşını bir üst seviyeye yükseltme gayreti içinde oldu, anında cezalandırıldı. Tarihimizde böylesi acı olayların örnekleri fazlasıyla var. Bir uçağın, bir otomobilin ya da en küçük bir ev aletinin dahi ithal edilmeye çalışıldığı ve buna alışıldığı bir anlayış gelecek planlarımıza da engel oldu. Çünkü hiç kimsede başarmaya dair inanç bırakmadılar. Nuri Demirağ’ın başına gelenleri hatırlayalım, ondan önce Vecihi Hürkuş’un başına gelenleri hatırlayalım ve son olarak Devrim’in başına gelenleri hatırlayalım.

Devrim anlatıyor… Bir masal gibi anlatıyor fakat dinlediğimiz şey masal değil, gerçeğin ta kendisi. Basından tutun en tepedeki bürokratlara kadar yükselmeye çalışan bir milleti ve devleti, nasıl olur da paçalarından aşağı çekeriz onun derdine düşmüş bir cemiyet düşmanı kitle ile muhatap olduk. Bu kitle hep vardı, bundan sonra da olmaya devam edecek. Küçük küçük alaylarla başlayan sonra bilinçli bir şekilde engellemelerle işini garantiye alan bir mekanizma bu. Servetini devleti uğruna harcamışları küstüren de seçilmiş başbakan, bakan asan da bu mekanizma. Ne zaman birileri yerli ve milli bir iş yapmaya kalksa daima karşılarında duran da bu kitle. Aynı şeyleri şimdi de yaşamıyor muyuz? Devlet, kendi imkânlarıyla teknolojik bir araç üretmeye kalksa yine aynı kitle karşısına dikiliveriyor.

Kitapta pek çok tarihsel bilginin yanında istatistiksel bilgi de yer alıyor. Bu veriler gerek dünyanın gerekse de Türkiye’nin hangi aşamalardan geçtiğini gösteriyor. 1950-1960 arası dönemde traktörle tanışan bir Türkiye vardı. Eski zaman çiftçilik usullerinden modern usullere geçilmiş ve bu da aynı tarladan birden fazla hasat almayı mümkün kılmıştı. Sanayileşme alanındaki gelişmeler de bu döneme rastlar. Fakat bu gelişmelerden memnun olmayan birileri vardı.

Devrim’in kendi tabiriyle “ana rahmine düştüğü yıllar” darbe yıllarıydı. Öyle bir ortam vardı ki devlet el değiştirmiş, seçimle iş başına gelmiş hükümet alaşağı edilmiş ve tüm üye ve sempatizanları sindirilmişti. Muhittin Şimşek, Devrim’in ağzından darbeye ve darbecilere lanet okuyor. Bu sırada işin teknik kısmında ve karar alıcı kısmında yer alan pek çok isim zikrediyor. Bu isimlerden birisi de o sırada doçent olan Necmettin Erbakan’dır.

Türkiye’de yerli ve milli imkânlarla bir şeylerin yapılabileceğine inananlardan biri de odur. Onun kurduğu Gümüş Motor’un temelleri Demokrat Parti iktidarında atılmış, faaliyete ve seri üretime geçmesi de yine Demokrat Parti iktidarına nasip olmuştur. Hatta fabrikanın açılışını merhum Maliye Bakanı Hasan Polatkan yapmıştır. Vecihi Hürkuş’un, Nuri Demirağ’ın faaliyetlerini ve Etimesgut Uçak Fabrikası’nı da dikkate aldığımızda “Devrim” üretme fikrinin bugünden yarına bir gecede alınabilecek bir karar olmadığını görürüz. Türkiye’nin sağlam bir altyapısı vardı ve tek eksiği olan şey “kendine güven”di. Muhittin Şimşek kitaplarında sık sık bu güveni hatırlatır. Bu kitapta da bunu hatırlatıyor.

Darbecilerin suçu çok büyük. Her darbecinin suçu ayrı ayrı büyüktür. Türkiye on yıllarca darbecilere “Paşam” dediği için belirli periyotlarla gizli ya da açık darbelerle demokrasisinin inkıtaya uğramasına engel olamamıştır.  Devlet suçu işlemiş, silah zoruyla koltuğa oturup silah zoruyla kendini seçtiren bir yönetimin meşruiyeti olur mu? Darbecilerin Devrim’in üretilmesi kararının tam olarak nedenleri bilinemiyor. “Milli teknoloji hamlesi” diyebilirsiniz ama bu kişilerin pek milli oldukları söylenemez. Tüm bu kötülükleri başlarında uzaktan yönetilen emekli bir orgeneral ile yapmadılar elbette. Muhakkak ki dış destekçileri ve güvendikleri odaklar da vardı. Yerli araba fikrinin de bunlardan çıktığını düşünmemek gerekir. Az evvel Gümüş Motor’dan bahsettim. Yerli üretim fikri Gümüş Motor’da da vardı, ondan önce bu darbeci zihniyetin engellediği başkalarında da. Darbe sonrası esen sert rüzgârlar belki böyle bir kararın alınmasında etken olmuştur. Bir suçluluk psikolojisiyle müjdeli bir haberle kendilerini rahatlatmaya ya da toplumun gözünde yükselmeye çalışmış olabilirler. Fakat bu otomobili üreten ekibin amacı, ülkesine milletine faydalı olmaktan başka bir şey değildi. Onlardan istenen 129 günde çalışmaları tamamlayıp 29 Ekim 1961 gününe otomobili yetiştirmeleriydi. Nitekim insanüstü bir çalışmayla ortaya çok başarılı eser çıkarılmıştı.

Kitap içerisinde teknik bilgiler de var. Aşama aşama bir motor nasıl üretilir, ne şartlarda nasıl saklanır gibi belirli uzmanlığa sahip kimselerin daha kolay anlayacağı bölümler de var. Bu bölümler çekilen sıkıntıları, verilen mücadeleyi de gösteriyor. Çünkü orada çalışan mühendisler zor şartlarda geceli gündüzlü çalışarak, büyük bir fedakârlıkla gelecek nesillerin örnek alacağı bir araç çıkarmışlar. Aslında çıkarılan araç bir tane değildi. Dört tane üretildi fakat günümüze yalnızca bir tanesi gelebildi.

Muhittin Şimşek’in genel üslubu bu kitabın da üslubu olmuş. Yazar, milli ve yerli sermayeyi çokça önemseyen bir yapıya ve kişiliğe sahip. Günümüzde bu konuda atılan adımları da aynı pencereden takip ediyor ve destekliyor. Bunu daha evvel yazdığı kitaplardan da çıkarıyoruz zaten.

Ne zaman bir icraat ortaya konulmaya çalışılsa hiçbir ülkeden gelmeyen tepki, içeriden geliyor ve bu icraatın önü kesilmeye çalışılıyor. Maliyet tartışması da böyle değerlendirilebilir. Devrim kararı Otomotiv Kongresi’nde alınıyor ve daha neyin, nasıl yapılacağı belli olmadan ekip, ekipman, bütçeye dair bir maliyet tartışmasıdır gidiyor. Basının bir kısmının başını çektiği belli gruplar acımasızca “Biz yapamayız”ın hatta “Biz yapmamalıyız”ın peşine düşm kafa karıştırmaya başlıyorlar. Verdikleri yalan yanlış rakamlarla bu işi daha başından engellemeye çalışıyorlar ve çalışacak olanların şevkini kırmaya gayret ediyorlardı. Onlara göre ithal etmek daha az maliyetli ve dolayısıyla daha mantıklıydı. “Neden maliyeti daha yüksek bir işe girişelim ki?” diyorlardı. Muhakkak etkiledikleri çevreler olmuştur, yazılanlardan memnun kalan devlet yönetimine soyunan yüksek bürokratlar da olmuştur. Fakat Devrim’in mühendisleri, büyük bir vazife bilinciyle ve aşkıyla hiç yılmadan ve söylenenlere kulak asmadan sadece işlerini yaparak çalıştılar ve başardılar. Bu ekip 129 günde kendilerini dış dünyaya, ailelerine kapatarak bir nevi kampa girerek hedefe doğru koştular.

Devrim’i numune de olsa darbe zihniyetinin bir ürünü olarak görmemek gerekir. “Devrim’in doğuşu sadece o döneme denk gelmiştir” diyebiliriz sadece. Altyapısı, yapıldığı fabrika, mühendisleri darbecilerin ürünü değildir. Ayrıca bu payeyi onlara vermek, gerek insani gerekse de Türk demokrasisi açısından incitici olacaktır.

Muhittin Şimşek, Alfa Yayınları’ndan çıkan Ben Devrim kitabıyla gelecek nesillere tarihi bir kayıt bırakıyor.

YORUM EKLE

banner26