Zihni gri şehir insanının manzarası da gri!

Film çekimi için en önemli unsurlardan birisi de mekândır. Mekân belirlenmezse, ne öykü ne de atmosfer oluşturulabilir. Çekilen filmlerin yarısından fazlası için de mekân 'şehir'dir. Çünkü sinema için 'şehir' büyük imkânlar sunar. İslam Gemici 'Komşu Sesler' filmi üzerine yazdı..

Zihni gri şehir insanının manzarası da gri!

 

 

Film çekimi için en mühim unsurlardan birisi de mekândır. Diğer öğeler olmadan nasıl ki film yapılamazsa, mekân da aynı şekilde büyük önem arz eder. Film yapmaya teşebbüs eden bir yönetmen veya senaryo yazmak isteyen bir senarist için mekân öncelik taşır. Mekân belirlenmezse, ne öykü ne de atmosfer oluşturulabilir.

100 seneyi aşkın süredir profesyonel olarak çekilen filmlerin yarısından fazlası için de mekân "şehir"dir. Çünkü sinema için "şehir" büyük imkânlar sunar: Kalabalık caddeler, trafik, mağazalar, binalar, daracık loş sokaklar, güzel evler, fakirlerin oturduğu köhne siteler, liman, havaalanı vs. derken, bu alternatifler saymakla bitmez. Yönetmen için de, senarist için de fazlasıyla seçenekler sunan şehir, birçok olumsuzluğu da ihtiva etmektedir: Depresif ve sıkıntı verici mekânlar, gri beton yığınları, karınca sürüsü misali insan kalabalıkları vb. unsurlar da sinema seyircisi üstünde menfi tesir bırakabilir.

Sinemanın yuvası modern şehirdir

Ayrıca film mekânı olarak hangi şehrin seçildiği de önemlidir. İstanbul, Seul, İzmir, Erzurum, Antep,  New York, Kahire vs. olsun, her şehrin karakteristiğine göre senaryo yazılır, genel manzara çekimleri ile kamera açıları da ona göre belirlenir.

Şehrin hangi semtlerinde ve hangi mevsimde çekim yapılacağı, iç mekân-dış mekân dengesi ile, bu mekân öğelerinin nasıl kullanılacağı da ayrı bir önem taşır. Şehrin mekân olarak kullanımı; polisiye için başka, komedi için başka, aşk için başka, trajedi için daha başka şekilde değerlendirilir. Kısacası mevsim, oyuncu seçimi, aksesuarlar, dekor vs. derken, film yapımının mühim unsurların bir araya gelmesinden oluştuğuna dikkat etmek gerekir. Yoksa film, sinema seyircisi üzerinde büyük hayal kırıklığı meydana getirir de, film yapımcısı sebebini bir türlü çözemez. Hâlbuki bahsettiğim meseleyi göz ardı etmemek lazımdır. Pek çok film yapımcısı halen bunun idrâkinde bile değildir.

Hangi şehir?

Filmlerde mekân olarak kullanılmasından bahsettiğim şehirler bugünkü manada "Batı" şehridir ya da daha doğru bir ifadeyle, "bir kısmı Doğu şehri olarak kurulmuş yahut gelişmişse de, günümüzdeki manzarası kapitalizmin müdahalesiyle şekillendirilmiş olan Batı" şehridir. Kahire'nin, İstanbul'un, Cezayir'in tarihî mahallelerinde, sokaklarında çekimler yapılıyor olması, filmin bir Doğu şehrini esas aldığını göstermez.

Çünkü Doğu şehri ile Batı şehri arasında büyük farklar vardır ki, en bariz özellik "kaos" ve "huzur"dur. Doğu'nun ideal şehrinde sükûnet ile huzur varken, Batı şehrinde koşturmaca ile kargaşa vardır. Batı şehri denildiğinde gözümüzün önünde oluşan manzara; endüstri devrimiyle beraber kalabalık yığınların akın ettiği, insanların karınca sürüleri gibi üst üste yığıldığı, ferdin değil topluluğun ön plana çıktığı, herkesin değil sadece çalışanın ve başarılı olanın yaşama hakkının bulunduğu, insanların refahının ve mutluluğunun değil, üretimin temel alındığı bir yerdir. Bu tip şehirlerde yaşadığımız için, ideali gösteren "Doğu" yahut "İslâm" şehrinin yapısından, avantajlarından habersiz oluşumuz da kişi olarak başka bir handikabımızdır. Bu handikap ve İslâm şehrinden bahsetmeden önce, batılı anlamda bir şehri önümüze seren Brezilya'nın Recife kenti ve insanlarının hayatından örnekler veren, ki bu örnekler hemen hemen bütün memleketlerde rastlanan türdendir, "Komşu Sesler" filminden bahsedeyim.

Komşuların sesleri

2012 yapımı olan "Komşu Sesler" (Orijinal adı, O Som Ao Redor; İngilizce ismi, Neighboring Sounds) filminin senaristi ve yönetmeni Kleber Mendonça Filho... İsmi Türk seyircisine yabancı olan Filho'nun iyi bir gözlemci olduğunu ve Avusturyalı sinemacı Michael Haneke benzeri bir sinema diline sahip olduğunu söyleyebilirim. Filmlerinde modern insanın kendisine ve çevresine yabancılaşmasını net, uzun ve olabildiğince soğuk anlatan, izleyicilerini sarsarak, düşünmelerini sağlamaya çalışan; şiddeti, göstermeden hissettirebilen ve bir demagoji aracı olarak kullanmadan anlatabilen ender yönetmenlerden olan Haneke'ye benzemek, bir yönetmen için şeref addedilebilir.

Daha önce de yazmıştım: Sanat eserleri, özellikle de film ve romanlar, bir ülkeyi ve insanlarını tanıma bakımından tıpkı bir ayna gibi vazife görürler. "Komşu Sesler" de Brezilya insanının yaşayışı, hayat seviyesi, ahlâk anlayışı, düşünme tarzı ve zihniyeti gibi hususlarda paha biçilmez ipuçları veriyor.

Okyanus sahilindeki Recife şehrinin apartman bloklarından oluşan mahallesinde yaşayan herkes, beyaz saçlı ve sakallı Fransisco'ya saygı duymaktadır çünkü bölgenin en zengin insanıdır. Şeker fabrikatörlüğünden kendisini emekliye ayırmış gibi gözükse de, Fransisco Dede mahallenin kralıdır. Dedenin iki erkek torunundan birisi, Fransisco'ya ait olan daireleri kiraya verip emlakçılık yaparken; diğer torun ise sırf zevk için hırsızlık yapan bir zibididir. Genellikle orta ve üst gelir seviyesindeki insanların yaşadığı mahalledeki evlerin çoğunun etrafı elektrikli teller ve yüksek duvarlarla çevrilidir fakat mahalle sakinleri, yine de kendilerini tam olarak emniyette hissetmemektedirler. Evlerin çoğunda zenci hizmetçiler çalışmaktadır.

Sonra bir gün mahalleye “özel güvenlikçi” olarak çalıştığını söyleyen iki kişi gelir ve kapı kapı dolaşarak “ayda 20 dolar karşılığı, geceleri sokağın emniyetini sağlayacaklarını” söyler. Mahalleli, bu iki güvenlikçiyi Fransisco Dede’ye yönlendirir çünkü nihaî kararı o verecektir. Fransisco Dede, adamların teklifini kabul eder fakat başına neler geleceğini tahmin bile edememektedir.

Mahallede damacanayla su dağıtan adamın aynı zamanda uyuşturucu satan bir kurye olduğu, çoluk çocuk sahibi annelerin can sıkıntısından dolayı esrarlı sigara içtiği, kadın-erkek demeden herkesin zina yaptığı, kadınların tamamının yarı çıplak dolaştığı bölge, Brezilya hatta bütün Güney Amerika'daki yaşantı biçimini gözler önüne seren bir ayna gibi... Güya en fazla Katolik Hıristiyan’ın yaşadığı ülkelerden biri olan Brezilyalılarda, "Katolik ahlâkının" zerresi bile yok. Hani filmlerde her daim gözümüze sokulan "On Emir" var ya... Çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, öldürmeyeceksin vesaire şeklindeki On Emir... Kadının erkeğinin gözünün içine baka baka yalan söylediği, hırsızlığın sıradan bir vak'a olduğu, yalanın su içer gibi kolaylıkla söylendiği, eline fırsat geçti mi garibanın gözünün yaşına bile bakılmadan öldürüldüğü bir dünya... Yani tipik modern, seküler, acımasız Batılı hayat tarzı... Her şeyin para, daha lüks bir hayat ve başarı için yaşandığı hayat biçimi... Gerisi boş.

Kiralık daire için gelen bir anne ile kıza, emlakçı “manzaranın çok güzel olduğunu” söyler. Manzara şöyledir: Yüksek beton bloklarla dolu bir mahalle… Deniz veya orman ya da dağ manzarası değil, beton bloklar… Zihinleri grileşmiş şehir insanı için manzaranın bile gri olduğu çıldırtan bir dünya… İnsanların tatminsizlikten dolayı içkiye, esrara, eroine sığındığı bir dünya… Hani şu köylülerin, “daha konforlu bir hayat yaşamak için göç ettikleri” renksiz, kalabalık modern dünya…

Eşrefpaşalı kan kardeşler

Benzer bir öyküye 2010 yılı yapımı, Hüdaverdi Yavuz'un yönettiği "Eşrefpaşalılar" filminde rast geliriz. Başrollerinde Turgay Tanülkü, Sinan Albayrak, Sermin Hürmeriç ve Burak Tarık'ın oynadığı filmde, İzmir'in Eşrefpaşa semtinden İstanbul'a göç etmiş hem hasım hem de arkadaş olan Kabadayı Tayyar ile Kahveci Davut'un arasındaki çekişmeyi seyrederiz. Dolayısıyla Tayyar ile Davut'un etrafındaki insanların hikâyesi de anlatılınca, ortaya koca bir mahallenin hayatı serilir. İşte, bu mahallenin viran haldeki camisine bir imam tayin edilince, resim tamam olur.

Eşrefpaşalılar'da da, Komşu Sesler'de olduğu gibi, bir mahalle dolusu insan üzerinden bütün bir ülkenin tasviri yapılmaktadır. Aynı kadına âşık olan iki eski arkadaş, ihtiyarların tesirinde kalan gençlerin hayatlarının gidişatına yön vermeleri; intikam, yeni gelen hocanın etrafında olanları önce şaşkınlıkla sonra da ibretle izleyip olaylara dâhil olması, semt sakinlerinin önceleri yadırgadıkları hocayla daha sonra samimi olmaları vs.

Artık şehirde yaşamanın da, şehir hayatını beyazperdeye aktarabilmenin de zor olduğu günümüzde bazen siyah-beyaz eski bir film bulup seyrederim. Eski İstanbul, Paris veya Londra sokaklarına, insanlarına, karşılıklı diyaloglara bakar ve şehirden kaçacağım ânın hayâlini kurarım.

 

İslam Gemici filmleri seyretti ve yazdı

Güncelleme Tarihi: 20 Kasım 2013, 16:44
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13