Uçurtma Avcısı Dediğin Koşar

Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) Afgan yazar Khaled Hosseini'nin aynı adlı best-seller romanından...

Uçurtma Avcısı Dediğin Koşar

Uçurtma Avcısı  (The Kite Runner)

 

Tür : Dram

Yönetmen : Marc Forster
Gösterim Tarihi
: 21 Mart 2008
Senaryo :
David Benioff , Khaled Hosseini (Roman)
Yapım : 2007, ABD , 122 dk.

 

Olaylara dışarıdan bakmak, meseleyi tam olarak anlayamamak demektir. Tıpkı bizde, Kürt sorunu odaklı yazılar yazıp-çizen ama hayatında bir defa bile Kürt coğrafyasına gitmemiş ya da en azından her hangi bir Kürt vatandaşımız ile oturup konuşmamış ilerici aydınımızın trajikomik durumu gibi… Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) Afgan yazar Khaled Hosseini'nin aynı adlı best-seller romanından uyarlanmış.

 

Afganistan'daki 1978 Nisan devriminden bu yana önce Fransa, ardından da Amerika'da hayatını sürdüren yazar, halen Amerika'da dâhiliyeci bir doktor olarak yaşamaya devam etmektedir. Dolayısıyla topraklarından uzakta yaşayan, kendi insanının “dilini” unutmuş olma ihtimali yüksek bir yazarın düşünce dünyasından sunuluyor film izleyiciye. Yani içerden değil de dışarıdan bir bakış açısıyla…

 

Uçurtma Avcısı, yönettiği başarılı filmlerle adını duyuran Marc Forster faktörü de olmasa pek ciddiye alınacak bir film değil, diyebiliriz rahatlıkla… Evet, filmin dokunaklı öyküsü, Forster'in eşsiz kamera kullanımı, görüntü yönetimindeki ustalık –özellikle uçurtma yarışı sahnelerindeki ustalığı (ki 007 filmlerinden Quantum Of Solage'da kendini tekrar gösterme imkanı bulmuştur), oyunculuğun kusursuzluğu, Alberto Iglesias'ın müzikleri yetiyor filmi "iyi" yapmaya… Ama?

 

Filmin konusu kısaca şöyle;

Uzun yıllar Kaliforniya'da yaşayan Amir adlı bir Afgan göçmeninin, çocukluk arkadaşı Hassan'ın oğlunun başının dertte olduğunu öğrendikten sonra ona yardımcı olmak için Taliban yönetimi altındaki anavatanına geri dönüşünün öyküsü anlatılır.


Kaliforniya'da yaşayan Amir, ülkeye Taliban rejiminin gelmesinden sonra Amerika'ya göç eden Kabil'li zengin bir tüccar ailenin oğludur. Kabil'de geçen çocukluk yılları sırasında evin hizmetçisinin oğlu Hassan ile çok sağlam dostluk bağları yaşamıştır. Ancak bir uçurtma yarışı sırasında Hassan"ın başına gelen olayda ona yardım edebileceği halde sırtını dönerek en sevdiği arkadaşına ihanet etmiştir. Aradan geçen uzun yıllar boyunca bu ihaneti hiç aklından çıkmaz.

 

Yıllar sonra Hassan ve karısının Taliban tarafından öldürüldüğü haberini alır. Bunun üzerine bir zamanlar ihanet ettiği çocukluk arkadaşının başı dertte olan oğlunu bulmak ve onu kölelik yaşamından kurtarmak için Taliban yönetimi altındaki Afganistan'a geri döner.

Film, üç temel zaman dilimi üzerinde akıyor; eşiyle evde yeni çıkan kitabının ilk nüshasını elinde tutan Amir'in hayatı 2000 yılı, Amir ile Hassan'ın çocukluk dönemlerinin geçtiği 1978 yılı ve Amir'in gençlik yıllarını yaşadığı 1988 –ABD'de- yılı.

Yönetmen, zaman sıralamasını bu şekilde oturtmuş; bu hem Amir'in ilk zamanda telefonda görüştüğü babasının yakın arkadaşı Rahim Han'ın hastalık haberini alması hem Hassan'la ilgili önemli bir konu hakkında kendisiyle görüşmek için Rahim Han'ın Amir'i Pakistan'a çağırmasını açıklamak adın güzel bir başlangıç olmuş. Zaten bundan sonrası Amir ve Hassan'ın çocukluk yıllarının geçtiği 1978 yılı ve karışık bir siyasi atmosferi olan Afganistan günleridir. 

Babası zengin bir tüccar olan Amir, yanlarında çalışan kâhyanın oğlu Hassan ile çok iyi anlaşmaktadır. İçine kapalı ve çok da girişken bir çocuk olmaması ,babasının Amir'le Hassan'ı karşılaştırması sorunun çıkış noktasıdır, diyebiliriz. Amir'in kendini aciz, güçsüz ve beceriksiz hissetmesi, yazdığı bir öyküyü Hassan'a anlatırken onun öyküye çok daha anlaşılır ve insancıl bir bakış getirmesi gibi nedenlerden ötürü tam da arkadaşının onun için fedakârlık yaptığı bir demde Amir'in Hassan'a sırt çevirmesine sebep olur.

 

Zaten, sonradan pişmanlık duyduğunu –özellikle Hassan'ın ölüm haberini aldıktan sonraki hali- görüyoruz. Amir, ABD'de iyi bir yazardır; ama Hassan değerbilirlik ifadesi son hareketi ile hayatını kaybederek ondan üstün olduğunu sanki bir daha göstermiştir. Kabaca söylemek gerekirse; filmin tüm öyküsü, bir hesaplaşma ve kefaret ödeme üzenine kurulu… Amir'in kendisiyle yüzleşmesi –hesaplaşması ve arkadaşının onun için yaptığı onca iyiliğin kefaretini ödemesinin öyküsü…

 

 

Film, adını Afganistan'daki bir gelenekten alıyor. Her yıl bahar aylarında çocuklar arasında yapılan uçurtma yarışlarında; çocuklar, kendi uçurtmalarına havada manevralar yaptırarak yakınındaki başka bir uçurtmanın ipini kopartmaya çalışır. İşte, kopartılan her uçurtma yarışan çocuklar için kazanılmış, hak edilmiş bir zaferdir. Zaten, yönetmenin ikili bir okumaya açık olarak tasarladığı bu sahnelerden şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün: Uçurtmalar hem özgürlüğü sembolize ediyor; hem uçurtmaların savaş uçakları gibi bir birlerini alt etmeye çalışmasıyla savaşı sembolize ediyor…

 

Sonunda kazanan özgürlük mü, savaş mı? Sanırım, 1979 yılında Afgan topraklarına kolayca girip sekiz dokuz yıl gibi uzun bir zaman işgalci güç olan Sovyet Rus ordusunun karşında savaşan uçurtmalar Afgan halkına özgürlük getirme adına salt bir “umut” olarak bile çok şeyler ifade etmiştir. Filmin son sahnesinde; Amir Taliban rejiminin elinden kurtardığı Sohrap'a –ki bu isim Amir'in okuma bilmeyen arkadaşı Hassan'a okuduğu İran destanlarında geçen bir yiğidin ismidir- uçurtmanın nasıl uçurulduğunu öğretmeye çalışır.

 

Bu bile, ülkesi adına özgürlüğü hayal bile edemeyen “aciz” bir yazarın kendini kandırma ya da tatmin etme yolu olarak okunabilir. Yani öyle “üzerime düşeni yaptım, arkadaşıma olan borcumu ödedim” havalarına girmiş olsa da Amir, aslında fark ettiğimiz, ayırdına vardığımız şey şudur: Hiçbir şey yapmadın, sadece kendini kandırdın…

Yönetmen, Amir'i Afganistan'da bir “recm” uygulaması ile baş başa bırakırken onun “ehlileştirilmiş” bir Afgan olduğunu, daha doğrusu Amerikalı olmayı başardığı mesajını verir alttan alta. Film için kader denk nokta burası olsa gerektir: Adı ister Taliban olsu ister, Ladin olsun fark etmeyecek bir gerçek vardır: Müslüman imajı… Manipüle edilmiş bir Müslüman imajı…

 

11 Eylül'den bu yana çekilen filmlerde savaşın soğuk yüzünü gösterme merakı var. Hiçbir savaşın haklı gerekçesi yoktur, demeye gelse de; her film yine de hakları gasp edilen tarafın modern zamanlara yakışmayacak davranışlarını göstermekten de geri durmuyor. Önce işgal edilen ülkeler, sonra “gerek yoktu aslında” pişmanlığı ve ardından büyük ders: Ama kardeşim siz de az hak etmişsiniz bunları…

 

Yılmaz Yılmaz yazdı

 

Güncelleme Tarihi: 09 Haziran 2011, 14:21
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26