Üç Yol yorucu ve konuşkan bir film olmuş

Bir filmin öz duygusu, sesi, filme dâhil olan tüm unsurları kendine hizmet etmeye mecbur kılar. Faysal Soysal’ın ilk uzun metrajlı filmi Üç Yol’un unsurları ise, yorucu ve konuşkan. Serdar Arslan yazdı.

Üç Yol yorucu ve konuşkan bir film olmuş

Oldukça süratli bir araç düşünün. Bu araca Mostar’da biniyorsunuz. Bir süre Mostar’da dolaşıyorsunuz. Aracın camından Bosna Savaşı’nın o kan donduran manzaralarına, toplu mezarlara şahit oluyorsunuz. Sonra müzik yükseliyor birden, oldukça güzel bir müzik. Tam o anda güzel bir manzara görünüyor aracın camından. Ne var ki çok hızlı geçiyor her şey. Bir türlü o anın güzelliğine nüfuz edemiyorsunuz. Araçta bir kadın ve erkek yol boyu şiirden konuşuyor. Şiir gibi konuşuyor. Ara sıra içiniz geçiyor ve yakaza halinde rüyalar görüyorsunuz. Bazen Yusuf bazen Züleyha oluyor rüyalarınızda. Bir de uyanıyorsunuz ki Hasankeyf’tesiniz. Sular altında kalacak asırları temaşa etme niyetindesiniz ama sürat, ah şu sürat… Bir de mayın patlamıyor mu? Nerden çıktı diyorsunuz bu ürkütücü gürleme. Yusuf’un, Züleyha’nın, şiirin ve ötesi aşkın içine neden karıştı bu kabak tadı veren nakarat. Ölümler, intiharlar da cabası… En nihayet yol bitiyor, yolculuk da. İniyorsunuz araçtan. Ne kaldı diyorsunuz, kendi kendinize bu yolculuktan. Şiir, rüya, aşk, hakikat… Hepsinden bir tortu hançerenizde.

Bir filmadam: Faysal Soysal

Faysal Soysal’ın ilk uzun metrajlı filmi Üç Yol’a dair yazacağım yazıya, böyle bir dibaceyle girmenin yerinde olacağını düşündüm. Çünkü iddia, şiir. Ve şiirin olduğu yerde şiire yakın bir eda ile konuşmak, söyleneni daha duru kılabilir.

Öncelikle Faysal Soysal’ın bir “filmadam” olduğunu belirtelim. Hayatını sinemaya ve film yapmaya kurmuş biri Faysal Soysal. Okumuş, kent yüzü görmüş bir Ahmet Uluçay dahi diyebiliriz, içindeki sinema sevdasını baz alırsak.

Ve o sevdanın ürünü: Üç Yol

Sanat eserinin olmazsa olmazı, taşımış olduğu bütünlüktür. Eseri meydana getiren bütün malzeme, kendinden vazgeçmekle yükümlüdür. Sesin ses olarak kalması, şiirin oluşmasını engeller. Bu bir örnek. Tek bir nota basmakla, bir beste yaptığını kimse iddia edemez. Bir araya gelen unsurlar; kendilerinin dışında, kendilerini içeren yeni bir yapıya kavuşunca ancak, sanat eseri ortaya çıkmış olur.

Filmin büyük bir form olması, içerebileceği malzemenin de fazlalığını ortaya koymaktadır. Hatta öyle ki, hayata dâhil olabilen hemen hemen her şey filme malzeme olabilir. Tam da  bu noktada, bir filmin ortaya çıkması için kendinden vazgeçmesi gerekecek unsurların fazlalığını varın siz düşünün.

Bir filmin öz duygusu, sesi, filme dâhil olan tüm unsurları kendine hizmet etmeye mecbur kılar. Filminizin sesi, filmin sizde bırakacağı dip ve derin fısıltı, her şeyin sesini kısmak durumundadır. Bu sese hizmet edecek olan, şiir de olsa müzik de olsa, gerektiğinde susmalıdır. Susup filmin asıl sesine katılmalıdır. Üç Yol’un unsurlarının bu anlamda suskun olduğunu söylemek maalesef oldukça zor. Hatta öyle ki, filme dâhil olan her unsur kendi sesini duyurmak için avaz avaz bağırıyor. Kostümler, mekânlar gibi somut mizansen unsurlarının dışında, şiir hiç durmadan, “Ben buradayım!” diyor. Müzik hakeza. Rüyalar bile çığlık çığlığa. Çığırtkan savaşı, ölümleri söylemeye gerek bile yok. Netice, şefinin kontrolünden çıkmış bir orkestra.

Hakikat ve gerçeklik sarkacında Üç Yol

Sanat, hakikatin sindiği eşyada, hakikat ışımalarını gördürmenin derdindedir. Aslî sanat, bu yol üzere yürür. Bu yolculukta menzil hakikattir. Bir diğer menzil gerçeklik olabilir. İnsanı aşmaya ve aşkınlaşmaya meyyal bir yolculukta hakikat yol aldırırken, insanda kalan ve ihsasa çalan bir yolculuk gerçekliğin izinden yürür. Bir üçüncü yol  -Üç Yol- ise, bu iki yolda da yürümeyi dener. Bu üçüncü yolun yolda bırakma ihtimali yüksektir. Çünkü bir ses ya hakikatin nefesini taşır ya da gerçeklik vesvesesi ile oyalanır. Hakikate dair atılan her adım yükseltirken, gerçeklik hava boşluğu sarsıntılarına yol açar. Sersemletir ve irtifa kaybettirir. (Gerçekliğin insan eliyle var edilmiş bir tür “hakikat” yanılsaması olduğunu ifade etmem gerekli.) Gerçekliği hakikatin emrine verebilme hünerine sahip, gerçekliğe değse de arada kalmayan bir eserin karşısında bir şey demeye hakkımız yok, bunu da eklemiş olalım.

Tarkovski Sendromu ve benzemenin sınırları

Türkiye’de genç sinema çevrelerinin diline, hatta film diline doladığı yönetmenlerden biri şüphesiz Andrey Tarkovski. Bir sendrom halini alan bu etkinin, çok da fazla sorgulandığını düşünmüyorum.

Tarkovski gerçekten büyük bir yönetmen. Sanat eserine dair yazdığımız hemen hemen tüm özellikleri eserlerinde görmek mümkün: Şiiri, müziği, yaşamı, suyu, tabiatı filmin sesine suskun kılmasındaki hüneri; gerçekliğe dair en somut görüntüleri filme dâhil etse bile, hakikat ışımalarını baskın kılması gibi. Tarkovski’nin bu başarısında, kendi varoluşsal dinamikleri ile kurduğu sahici bağ şüphesiz en önemli etken. Ve tabi ki büyük Rus romanlarının varlığı. Tarkovski’nin, bu sağlam zeminin üzerine yerleştirdiği kamerası, filmlerindeki güçlü sesin kaynağı. Kendi dinamikleri ile kurduğu sahici bağ ve geleneğinde var olan güçlü formları başka bir forma aktarabilme hüneri, sinemacılara örnek de olabilir ilham da verebilir. Fakat bu tavrın örnekliğinden ve ilham olmasından öte bir benzerlik, başkasına ait bir varoluş alanına girmektir ki bu durum, yabancılaşmış bir eserin peyda olma ihtimalini barındırır. Üç Yol’un, Tarkovski Sendromu’ndan ne kadar iz taşıdığını ise sizlere bırakalım.

Sinemaya adanmış bir şair olan Faysal Soysal’ın başarılı kısa filmlerinden sonra çektiği bu konuşkan ve yorucu filmin nereye konumlanacağını zaman gösterecek. Fakat Faysal Soysal’ın matarasındaki tuzlu su ile uzun yola çıkmaya hüküm giydiği aşikâr. Allah yolunu açık etsin.

Serdar Arslan izledi ve yazdı

Güncelleme Tarihi: 20 Haziran 2019, 16:43
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13