Savaşa giren, dehşetine razı olur

2013 Almanya yapımı 'Annelerimiz, Babalarımız' gerçek bir öyküden yola çıkılarak yapılmış. Film sona erdikten sonra uzun müddet tesirinde kaldım çünkü savaş hakikaten çok acımasız ve kurşun, bomba, roket filan da adres sormuyor. İslam Gemici yazdı..

Savaşa giren, dehşetine razı olur

Uzun müddettir ilk defa, 2. Cihan Harbi'ni farklı açıdan anlatan bir film seyrediyorum. 2013 Almanya yapımı "Annelerimiz, Babalarımız - Unsere Mütter, Unsere Väter" için, 3 bölümden müteşekkil, 270 dakikalık dev bir şölen diyebilirim. Yönetmenliğini Philipp Kadelbach'ın yaptığı film, "Berlin'de Bir Kadın"dan sonra beni hayrete düşüren ikinci Alman savaş filmi oldu.

Bu arada şunu da ara not olarak söyleyeyim: Yazıyı yazarken, fonda Marlene Dietrich'in söylediği ve Dünya Savaşı sırasında Alman askerlerinin gözdesi haline gelen "Lili Marlene" şarkısı da çalıyor. Dışarıda gri bulutlarla kaplı bir gökyüzü... Anlayacağınız atmosfer yazı yazmak için süper vaziyette... Bu hızla sinema yazısı değil, roman bile yazılır.

1945 yılında Berlin'de kadın olmak

2. Dünya Harbi'nden bahsetmişken, "Berlin'de Bir Kadın - Anonyma - Eine Frau in Berlin" filmine değinmezsem haksızlık olur. 1945 senesinin bahar aylarında Rus işgali altındaki Berlin'in harabeye dönmüş manzarasıyla başlayan filmde, daha sonra hikâyenin başlangıcına dönerek olayları, başroldeki Nina Hoss'un canlandırdığı Anonyma karakterinin gözünden takip ediyoruz. Anonyma kelimesi, mânâ olarak "anonim, isimsiz" demek... Yani bu filmde başroldeki karakterin adının Helga, Angelika veya Catharina filan olmasının önemi yok, aslında "Büyük Harp" esnasındaki bütün Alman kadınlarını temsil ediyor.

1959'da Almanya'da isimsiz bir yazarın kaleminden çıkan ve sadece tek baskı yapan, aynı isimli kitaptan uyarlanan film, o tarihte Alman kadınlarını küçük düşürdüğü gerekçesiyle çok tepki çekmiş. Zannederim, reaksiyonun çok büyük olacağını önceden tahmin eden yayımcı, kitabın üzerine yazarın ismini koymamış ve hâlâ da bilinmediği söyleniyor. Böylece hem filmin hem de kitabın böyle esrarengiz bir havasının olmasıyla, seyirci açısından film daha da meraklandırıcı hale gelmiş oluyor.

2. Dünya Savaşı sırasında Berlin'i işgal eden Rusların, Alman kadınlarına nasıl sürekli tecavüz ettiklerini gösteren, Rus askerlerin bunu bir anlamda da intikam için yaptıklarını anlatmaya çalışan bir yapım... Alman kadınların günde 3-4 kere tecavüze uğramalarına rağmen bunları birbirlerine gülerek anlatmalarının ve "karnımız doyduktan sonra gerisi önemli değil" demelerinin insan ahlâk ve şerefine ne kadar ters geldiğini ve durumun vahametini anlatması bakımından çok ibret verici olduğunu ifade etmeliyim.

Ayrıca filmi seyrederken, Hitler denen adamın aptallığına hayret ettim. Hitler'in gözünü bu kadar hırs bürümüş olmasaydı, Ruslar, Amerikalılar ve diğer düşmanları Almanya'yı böylesine dümdüz edemezlerdi. Bunun için bir gerekçe olmazdı ve belki bugün çok daha farklı bir Almanya olabilirdi Avrupa'nın ortasında... Neyse, filmin birçok sahnesi öylesine içler acısı ki, seyirci olarak, sadece 2. Dünya Harbi'nde perişan olan insanlar için değil, hiç bir millet için böyle felaketin olmasını arzu etmiyorsunuz. Ha, film bittiğinde şunu da anlıyoruz: Bugün safkan Alman yok. Dedeleri ya Rus veya Amerikalı...

Dünya savaşları Alman milletini tüketti

Ne olduğunu anlayamadan yazının girişi uzadı. Aslında bu metin, sinemada bilinçaltına yönelik gizli mesajları anlatan bir yazı olacaktı. Şansınıza küsün, bir sonraki yazıyı beklemek mecburiyetinde kalacaksınız. Madem "sinemada savaş" mevzusuna girdim, bari böyle devam edeyim. Önceden plan da yapmıştım ama hislerimi kontrol edemedim ve yine yan yola saptım.

Gelelim "Annelerimiz, Babalarımız" filmine... 1941 senesinde Berlin'de bir araya gelen 5 arkadaş, Avrupa’nın çehresini ve kendi hayatlarını değiştirecek bir macerada kahraman olmayı arzu etmekteler. Bunlarda biri de babası meşhur bir Yahudi terzi olan Viktor Goldstein'dır ve şarkıcı olma hayalleri kuran Greta'ya âşıktır. İki kardeşten biri teğmen olan Wilhelm; savaştan çok edebiyata alaka duyan, hassas bir hayalci olan küçük kardeşi Friedhelm ile Almanya’nın Doğu sınırına gidecektir. Yine Doğu sınırındaki Wehrmacht’ta çalışmayı dört gözle bekleyen hemşire Charlotte da teğmen Wilhelm’e âşıktır.

O gece son defa buluşan 5 arkadaş, tek kare bir de fotoğraf çekilip, bir sonraki yılbaşında Berlin'de yeniden biraraya gelme sözü vererek ayrılırlar. Her biri kendi kaderinin çizdiği yolda giderken savaştan alabildiğine etkilenirler. Çünkü savaşın kimseye acıması yoktur. Kimi zaman şartların gerektirmesi sebebiyle tesadüfen buluşurlar, kimi zaman aylarca görüşemeden harbin dehşetli yüzünü sonuna kadar yaşarlar. Gün gelir, hepsi de psikolojik olarak öylesine değişmiştir ki, kendilerini bile tanıyamaz hale gelirler. Aradan 4 sene geçer ve sonunda savaş Rus, İngiliz ve Amerikan ittifakı tarafından kazanılır.

Greta hayalleri olan yetenekli bir şarkıcıyken, Yahudi erkek arkadaşı Viktor ailesini Almanya’dan ayrılmaya ikna edememiştir. Şair ruhlu Friedhelm zaman içinde insafsız bir ölüm makinesine dönüşür. Teğmen Wilhelm birliğinden ayrılır. Charlotte’un Nazi ideolojisi, Alman ordusuna yardım eden Ukraynalı Yahudi bir hemşireye ihanet edince yıkılır. Greta kendisini bir SS subayına satarak, büyük aşkı Yahudi terzi Viktor’un kaçmasını sağlar. Milyonlarca kişi onlar gibi kahraman olmak istemiştir ama hiçbiri savaşın onlara neler yapabileceğini düşünmemiştir.

Meşhur bir solist olan ve Almanya Radyosu’nda sürekli olarak şarkıları duyulan Greta'nın yorumuyla filmin sonuna kadar dinlediğimiz "Benim Küçük Kalbim - Mein kleines Herz" şarkısı, Marlene Dietrich'in "Lili Marlene" şarkısı kadar etkileyici ve hele de Greta'nın acıklı ölümü, insanı bir tuhaf ediyor. Finali seyrederken tüylerim diken diken oldu ki, bunun sebebi Almanlar'a reva görülen eziyetler değil; her türlü işkence, insafsızlık ve dehşetin filmde gerçeğe çok yakın olarak verilmesinin büyük tesiri vardı. Tıpkı "Berlin'de Bir Kadın" filminde olduğu gibi, bu film de gerçek bir öyküden yola çıkılarak yapılmış ve hikâyeyi bize anlatan da meğer Friedhelm'in ağabeyi olan teğmen Wilhelm (Volker Bruch) imiş... Film sona erdikten sonra uzun müddet tesirinde kaldım çünkü savaş hakikaten çok acımasız ve kurşun, bomba, roket filan da adres sormuyor. Bazen arkadaşının açtığı ateş neticesi yaralanabiliyorsun da...

Her iki filmi de seyrederken, savaşın bütün dehşetini, sanki mermiler başımın üstünden vızır vızır geçiyormuşçasına hissettim. Amerikalılar, Çinliler, Japonlar, Fransızlar ve Korelilerden sonra Almanlar da savaşı derinlemesine anlatan kaliteli filmler çekerken, bizim sinemacıların yaptığı ilkokul müsameresine benzeyen Çanakkale Harbi filmleri de boş sinema salonlarında oynuyor. Çünkü Türk sinemacılarının en başta inandırıcılığı yok, geriye de zaten pek birşey kalmıyor.



İslam Gemici seyretti ve yazdı

Güncelleme Tarihi: 10 Mayıs 2014, 12:01
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
esma
esma - 6 yıl Önce

bana bu hikaye seneler önce okudugum hayat dergisindeki hikayeleri anımsattı.İşte bir milleti kirleten bir delinin hırsı yüzünden tarih nelere şahitlik etmiş ve ediyorda suriyede yaşananlarda bir delinin hırsı değil mi?Filmi henüz izlemedim ama bu yazıyı okuduktan sonra eminim ibret alarak seyredeceğim.

Muhalif
Muhalif - 6 yıl Önce

Her savaşın sonucu bu değil mi? Erkekler savaş açar, savaşır, ölür; kadınlar ise cezayı çeker.

banner19

banner13

banner26