banner17

 Savaşa, aşka ve inanca dair: Soğuk Savaş

Savaşın, aşkın ve inancın; konuya uygun güçlü bir sinematografi ile anlatıldığı Pawel Pawlikowski’nin son filmi Soğuk Savaş’ın Türkiye vizyonu devam ediyor. Serdar Arslan filmi izledi ve yazdı.

 Savaşa, aşka ve inanca dair: Soğuk Savaş

Soğuk Savaş tabiri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Rusya’nın dünyayı iki kutuplu bir çekişme alanına çevirdiği psikolojik gerginliği tarif için kullanılır. Bozgunlardan çıkmış Avrupa, bu atmosferde yeniden yaşama dönmenin mücadelesini verir. Savaşın en ciddi yıkımına uğrayan Polonya da Sovyet Rusya egemenliğinde uzun yıllar soğuk savaşın tesirinde kalır. Yönetmen Pawel Pawlikowski, son filmi Soğuk Savaş’ta savaş sonrası Polonyası’nda yaşanan bir aşkı konu ediniyor. Filmin adının Soğuk Savaş olması bu anlamda oldukça manidar. İki karakterin savaş sonrası atmosferde bir araya gelebilme çabaları, iki kutuplu dünyanın o onulmaz ilişkisinin metaforu olarak görülebilir.

“İki kalp dört göz durmadan ağladı”

Halk dansları sergilemek ve halk şarkıları dillendirmek için bir grup oluşturmaya çalışan Wiktor, gruba dâhil ettiği Zula’ya âşık olur. İkili arasındaki ilişki kimi zaman müdahaleler kimi zaman da mecburiyetlerle kesintiye uğrar. İkili uzun yıllara yayılan bir ilişki yaşar. Bu iniş çıkışlı ilişkiye eşlik eden, Zula’nın dillendirdiği Polonya halk şarkısı, filmin atmosferine ciddi bir müzikal katkı sunuyor. Şarkının nakaratında geçen “İki kalp dört göz durmadan ağladı” mısraı birinci anlamıyla filmin karakterlerinin dramını işaret ederken aynı zamanda dönem koşullarının da ifadesi oluyor. Pawlikowski’yi yetenekli bir yönetmen yapan da filmin unsurlarını anlatı katmanlarına yayabilmesindeki bu başarıda saklı.

1949-1964 arasında tarihlerle bölünmüş epizotlarla filmin anlatısını kuran Pawlikowski, epizot geçişlerinde kullandığı anlık kararmalar ile hem filmin duygusal yükünü hafifletiyor hem de filme yönelik bir mesafe oluşturuyor. Film boyunca tekrar eden bu kesmeler,  filmin içeriğindeki birleşememenin oldukça başarılı sinematografik bir çözümü. Coğrafyanın ve karakterlerin parçalanmışlığına filmi de parçalayarak uygun bir biçimle eşlik ediyor yönetmen.

Filmi manevi tecrübeye açan dokunuş

Pawel Pawlikowski, gerek bir önceki filmi İda’da ve gerekse Soğuk Savaş’ta inancın sinemasal temsiline dair de önemli örnekler sunuyor bize. İda’da rahibe olmaya karar veren Anna’nın; kendisiyle girdiği mücadele üzerinden, inanca tam anlamıyla sığınabilmenin mümkünatına dair bir tecrübeye şahitlik etmiştik. Soğuk Savaş’ta da Zula’nın inancıyla ilgili samimi yaklaşımına şahit oluyoruz. Kilisede kıyılmayan nikâhı nikâhtan saymayan Zula, Wiktor’la harabe bir kilisede, kendisine doğrudan bakan ikonun şahitliğinde evlenir.

Tören sonrasında ikili bir yol ayrımında bir süre bekler, sonra daha iyi bir manzara izleme gerekçesi ile bulundukları yerden kalkarlar. Kalkmalarıyla oturdukları yerin arkasında görünmeye başlayan çimenler, hafif bir esinti ile hareket eder. Bu esinti, filmin soğuk kasvetini silip süpürür. Ve filmin son planı olarak bu planın seçilmesi, filmi manevi tecrübeye açan müthiş bir imkân doğurur.

Kendi topraklarının şarkılarını ararken karşılaşan bir ikilinin, dönemin soğuğuna karışan hikâyelerinin filmi Soğuk Savaş. Dünyanın bölünmüşlüğüne benzer şekilde ayrılmış iki kalbin tekrar birleşmesi mücadelesi. Zorbalığın var ettiği soğuk kasveti, bir yelin esmesi gibi kendiliğinden yok edip kalbi ısıtacak olan ise inanç. Pawlikowski de bu tezi, oldukça güzel görselleştirmeyi başaran güçlü bir yönetmen.

Serdar Arslan

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 00:02
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20