Saraybosna'nın En İyi Filmi 'Albüm' Üzerine Yönetmeni ve Oyuncularıyla Konuştuk

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Saraybosna Film Festivali’nin en iyi filmi Türkiye’den Mehmet Can Mertoğlu’nun yazıp yönettiği 'Albüm' oldu. Nevra Neretva, başrollerinde Şebnem Bozoklu ve Murat Kılıç’ın yer aldığı 'Albüm' filminin yönetmeni ve oyuncularıyla filme dair bir söyleşi gerçekleştirdi.

Saraybosna'nın En İyi Filmi 'Albüm' Üzerine Yönetmeni ve Oyuncularıyla Konuştuk

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen 22. Saraybosna Film Festivali’nin en iyi filmi Türkiye’den Mehmet Can Mertoğlu’nun yazıp yönettiği “Albüm” oldu. Başrollerinde Şebnem Bozoklu ve Murat Kılıç’ın yer aldığı “Albüm” filmi, yönetmeninden yapımcısına mütevazılıkları ile ödül töreninde festival ahalisini kendine hayran bıraktı. “Albüm” Saraybosna Film Festivali’nden üç ayrı ödülle ayrıldı. Cannes Film Festivali’nde de filmin yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu yılın en yenilikçi yönetmeni ödülüne layık görülmüştü.

Film, çocuğu olmayan bir çiftin, kurmaca bir fotoğraf albümü ile, evlatlık aldıkları çocuktan, evlatlık olduğunu gizleme çabasını anlatıyor. Mehmet Can Mertoğlu’nun “Yokuş” ve “Fer” isimli iki de kısa filmi var. Albüm Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metraj filmi.

Mehmet Can Mertoğlu 1988 doğumlu genç bir yönetmen ve senarist olup eğitim hayatına Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde devam etmekte. Aynı zamanda bir süre Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi bünyesinde faaliyet gösteren Sinefil dergisinin editörlüğünü de yapmış.

Festival kapanışından sonra Saraybosna sükûnetine geri dönerken, biz de filmin öncelikle filmin yönetmeni ile, sonrasında da oyuncularla festival ve film hakkında söyleşme fırsatı bulduk. Ödülü aldıktan sonra mı aklınıza söyleşmek geldi, demeyip mütevazılıkları ile başarının sırrını aşikar eden, festival boyunca Doğu Avrupa’nın sinemacıları arasında başarıları kadar zariflikleri ile de gururlandığımız “Albüm” ekibine teşekkür ediyoruz.

Festivali nasıl buldunuz?

Mehmet Can Mertoğlu: Saraybosna Film Festivali’nin tarihini çok önemsiyorum. İlk festivalin kuşatma altında yapıldığını biliyorum. Öte yandan gayet başarılı bir festival; özellikle çok başarılı bir festival olmasına rağmen şov yapmaktansa iş yapmayı tercih eden bir festival olduğu için ayrıca memnun olduk. İlk kez gelmeme rağmen her yıl takip ettiğim bir festivaldi. Ödülü jürideki Filistinli yönetmen Elya Suleyman’ın elinden almak gurur vericiydi benim için, ekip olarak çok sevdiğimiz bir yönetmen. Kendisi ile festivalde tanışmış olmaktan da çok mutluyum.

Oyuncularla çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Murat Kılıç aklımdaki ilk isimdi, “Bir Zamanlar Anadolu” filmindeki ve İnan Temelkuran’nın “Bornova Bornova” filmindeki oyunculuğuna hayran kalmıştım. Benim senaryoma çok yakışacağını düşünüyordum Murat Kılıç’ın oyunculuğunun. Teklif ettik ve sağ olsun hemen kabul etti. Kadın oyuncu için aklımızda birkaç isim vardı. Uğur Yücel’in “Soğuk” filminde çok beğenmiştim Şebnem Bozoklu’yu; yine “Canım Ailem” dizisinde birkaç bölüm denk gelmiştim. Çok sonradan belli oldu Şebnem’le çalışacağımız, son 5-6 ay kala… Şebnem Bozoklu biz filmi çekmeye hazırlanırken “Ulan İstanbul” dizisinde oynuyordu ve dizi çekimleri biliyorsunuz çok yoğun performans gerektiriyor. Sonra senaryoyu gönderdik. Çok beğenmiş. Beni aradı, anlaştık, iyi bir ekip olduk…

Çocuk evlat edinme üzerinden bürokrasiye gönderme yapıyor film. Türk kara mizahını festivale taşımak zor olmadı mı?

Ben hikayenin evrensel olduğunu düşünüyorum, çocuk evlat edinme prosedürü takribi aynı işliyor her yerde. Filmin altyazılı versiyonu içinse özellikle çalıştık çünkü filmimiz festival filmi. Uluslararası arenada olduğumuzun farkındaydık ve insanlara duyguyu vermemiz lazım. Bunu belli kalıp cümlelerle başarabiliyorsunuz. Ben bir Türk kara mizahı olduğunu düşünmüyorum, hikâyenin evrensel olduğunu düşünüyorum. Bürokrasi her yerde saçma zorluklarla dolu. Burada filmi izleyenlerden aldığımız tepkiler de Cannes film festivalinde aldığımız tepkiler de bunu doğruluyordu. Bugün Fransa’da bürokrasi ülkemizden daha berbat ya da filanca ülkede…

Sizin kadar genç bir senaristin aklına bu hikâye nasıl geldi? Neden evlat edinme hikâyesi? Ya böyle bir anınız var ya da muazzam bir gözlemcisiniz?

Çocukken benim de böyle arkadaşlarım ya da çevreden duyduğum hikâyeler vardı. Açıkçası bu durum yani evlatlık olduğunu öğrenmek er ya da geç ortaya çıkıyor. Ama nedense halen biyolojik ebeveyn olamamış ailelerin evlat edinmiş olmaları kusur gibi addediliyor. Eskiden daha da fazlaydı. Şu an Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bu durumun değişmesi için çalışmalar yapıyor. Maalesef en üstten en alt sınıfa kadar, eğitim düzeyi de fark etmiyor. Ben de burada orta halli memur bir aileyi merceğime aldım. Bunlar da kendi biyolojik çocuklarıymış ve kendileri dünyaya getirmiş gibi hareket ediyorlar. Gerek çocuk için bunun daha iyi olacağını düşündüklerinden gerek kendileri çocuğa daha kolay bağlanmak için, en çok da toplum baskısından…

Peki, filmde bebeğin bulunduğu ortamda sigara içilmesi biyolojik anne baba olamayan insanların ebeveynlik içgüdüsüne sahip olamayacaklarına bir gönderme mi?

Kesinlikle hayır. Ben daha çok normal olanı seyirciye vermek istedim. Bu doğrudur, çocukların yanında sigara için demiyorum elbette ama bir on- onbeş yıl öncesine kadar böyleydi yani çocuklar bu kadar hassas büyütülmezdi. Genç nesil olarak daha bilinçliyiz evet, ama ben de, muhtemelen siz de böyle büyüdünüz. Bu yaşlarda biyolojik olarak çocuk sahibi olan bir aile de muhtemelen böyle çocuk büyütürdü.

Yola yeni çıkan senarist ve yönetmen arkadaşlara öncelikle kısa film çekmelerini tavsiye eder misiniz? Kısa film yapmak uzun metraj bir filmden daha kolay diyebilir miyiz?

Kesinlikle söyleyemem bunu, kısa film de uzun metraj kadar zor ve bilhassa sinema camiasında ya da seyirci tarafından kısa filmin basit iş muamelesi görmesi beni çok üzüyor. Bizim jüri başkanımız Elya Süleyman üç sene önce Küba’da bir kısa film çekti; çok beğendiğim çok kıymetli bir film. Yani uzun metrajın kutsanmasını hiç idrak edemiyorum ben. Öykü ve roman gibi bu sanırım. Roman daha bir kült, öykücülük daha basit diyemeyiz, dememeliyiz. Hatta kısa film çok daha zor diyebilirim. Hem süre açısından hem prodüksiyon olarak çok daha zor. Maddi açıdan da çok zor. Size hiçbir dönüşü olmadığı gibi festivallere katılmak çok daha zor. Ülkemizde kısa filme staj işi muamelesi yapılması bence çok çirkin. Zaten ülkemizde kısa film fonları çok kısıtlı. Ben ilk kısa filmim için 4 bin 500 TL gibi çok küçük bir para almıştım. Şimdi biraz daha iyileşti fonlar, 30 bine kadar çıktı sanırım ama ben biliyorum mesela Fransa’da 50-60 bin Euro’lara kadar çıkıyor kısa film fonları ve gerçekten çok masraflı bir iş kısa film. Film yapmak çok çok maliyetli, kısa film daha da zor derim ben…

Senaryo yazmak mı daha keyifli yoksa yönetmen koltuğunda olmak mı? Hangisi daha çetrefilli size göre ya da senaryo yazmanın bir tekniği var diyebilir misiniz?

Açıkçası senaryo yazmak biraz angarya bir iş benim için, projeyi sunarken bir taslak olsun, birileri algılasın diye yapılan bir iş. Senaryo için bir teknik var demek benim haddime değil, bir şey söylemem kibirlilik olur. Ben deneme yanılma yönteminden yanayım, zaten ben sinema da okumadım. Ben kafamda hikâyeyi oluşturur, kâğıda, projeye birkaç günde dökerim. Bu filmin de yazma aşaması bir hafta sürdü diyebilirim.

Son olarak Saraybosna’yı nasıl buldunuz?

Çok sevdim burayı, çok mütevazı, bize çok benziyor. Festival organizasyonuna hayranlığımı tekrar belirtmek isterim; ödül töreninin kısa tutulmasından hiçbir kıyafet zorunluluğunun olmamasına kadar çok güzel vakit harcadım, mutlaka tekrar geleceğim.

Son olarak biliyorum uçağa yetişeceksiniz ama birkaç soru da oyunculara sormak istiyorum.

Murat Kılıç: Tabi buyurun, daha vaktimiz var.

Mehmet Can Mertoğlu: Kusura bakmayın, bu arada Şebnem hasta, söyleşide bulunamadı.

Ne demek ben teşekkür ederim, bunca koşturmanın hemen ardından bize giderayak vakit ayırdığınız için…

Filmden konuşmaya başlamadan önce ödülü aldığınızı duyunca tüm ekip havalara zıpladınız. Neredeyse tüm salon zaten bir ödül alacağınızı tahmin ediyordu, zira Cannes Film Festivali’nden de ödülle döndü film. Siz daha evvel de festival filmlerinde defalarca bulunmuş bir oyuncusunuz, bunun yanı sıra oldukça mütevazı bir ekipsiniz, salondaki enerjiniz muazzamdı doğrusu.

Murat Kılıç: Teşekkürler, evet doğrusu mütevazı olmayı seven bir ekibiz ama onca emekten sonra ödül almak çok güzel bir duygu. Bu mütevazılık yönetmenimizden de kaynaklanıyor; çok emek harcadık, iyi bir ekip olmaya çalıştık. “En İyi Film” kategorisinden başka iki birincilik ödülü daha aldık, çok mutluyuz, üç ödülle dönüyoruz ülkemize…

(Bu arada Şebnem Bozoklu da geliyor)

Şebnem Bozoklu: Özür dilerim, biraz hastalandım bugün, ateşim vardı, yine de geç de olsa katılmak istedim.

Buyurun, hoş geldiniz, sizi hasta hasta yorduk…

O vakit iki usta oyuncuya nasıl bu kadar genç bir yönetmenle çalışmaya karar verdiklerini sormak istiyorum.

Şebnem Bozoklu: Ben Mehmet Can’ı tanımıyordum; yapımcı senaryoyu yolladı, okudum ve gerçekten bayıldım. Hemen aradım Yoel’i (yapımcımız), senaristle tanışmak istediğimi söyledim. Bunu yazan deha kim tanımak istiyorum dedim. Tanıştık ve bence harika bir ekip olduk.

Murat Kılıç: Ben Mehmet Can’ı (yönetmenimiz) yirmi yaşından beri tanıyorum. Böyle bir ekibi bir araya getirmek gerçekten zor, eğer gerçekten emek koyarsanız ortaya, bir işi damıtarak yaparsanız iyi bir iş yapmış oluyorsunuz. Gerçekten yönetmenimiz hakkında bir sır vereceğim, kendisi söylemez. Mehmet Can bu projeyi Kültür Bakanlığı’ndan onay aldıktan bir yıl sonrada çekebilirdi. Herkesin hak ettiğini alması için direterek bir yıl daha erteledi ve biliyorsunuz biz 35 mm çektik, negatif çektik, dijital de çekmedik. Şimdi bir de ekonomik olarak sıkıntılar var, bağımsız film yapmak ekonomik anlamda hakikaten zor. Negatif çekiyoruz, daha da zorlaşan bir iş. Ama Mehmet Can bir gençlik hevesiyle film çekmedi, bir emekçi olarak film çekti.

Şebnem Hanıma bir soru sorayım: Festivali ve ödül törenini nasıl buldunuz?

Şebnem Bozoklu: Beni en çok kadın sinemacıların çoğunlukla ödül alması mutlu etti, bu dikkatimi gerçekten çekti. Sanırım Bosna Yugoslavya döneminden kalan kültürünü de bugünle harmanlayarak yaşamaya devam ediyor, bu gerçekten çok hoş. Seromoninin 45 dakikada bitmesi çok güzeldi, hiç sıkılmadık; ödüller verildi, gereksiz konuşmalara yer verilmeden tören bitirildi. Katılmış olmaktan ekibim ve kendi adıma çok mutluyum.

Murat Kılıç: Darısı ülkemizdeki kadın sinemacılara ki ben de çok memnun oldum kadın sinemacıların bulunmasından ve başarılarından…

Hikâyenin sizde uyandırdığı duygu nedir, neden bürokrasiye inceden sitem eden bir hikâyede yer almak istediniz?

Şebnem Bozoklu. Bence Mehmet Can birçok konuyu ele alabilirdi. Ben çok fazla ilk film senaryosu okuyorum, gençler neler yazıyor çok merak ediyorum. E tabi her zaman bu kadar parlak işler gelmiyor. Açıkçası ben çok özendim senaryoya, hem yapısal olarak hem hikâyenin gidişinin klişeye hiç yer vermemesinden…

Murat Kılıç: Senaryoyu okusanız dersiniz ki dramatik bir senaryo, asıl dehalık onu sahneye nasıl koyacağınız… Ben bu hikâyenin evrensel bir konu olduğunu düşünüyorum. Açıkçası şöyle, ben aynı zamanda maliye de okudum ve bir hocamın kitabından bir cümle hatırlıyorum. “Bürokrasi gerçekten kapitalizmin insanları yönetimden uzak tutmak için önlerine çektiği bir settir.” Bürokrasi öyle bir şey ki bütün toplumların ortak sorunu, ne kadar azalırsa hayatımız o kadar kolaylaşacak. Cannes’daki festivalde de mesela, insanlar bürokrasinin çok kötü olduğunu söylediler bize, kendilerini çok yakın buldular hikâyeye…

Son olarak Saraybosna size neler hissettirdi?

Murat Kılıç: Kendimi hiç yurt dışına çıkmış gibi hissetmedim; insanlar, mimari, şehir yaşamı bize çok benziyor. İnsanlar sokakta ismimle seslenince çok mutlu oldum. Festival yönetimi, otelimiz, şehir halkı bizi çok güzel ağırladılar. Çok teşekkür ediyorum.

 

Röportaj: Nevra Neretva

Güncelleme Tarihi: 24 Ağustos 2016, 09:31
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26