banner17

Sanki Film Değil, Kapitalizmle Mücadelenin Röntgenini Çekmişler!

Pek çoğumuzun hayalidir kent yaşamından uzaklaşmak. Zor olan için, yani harekete geçmek için cesaretten de öte bir problem yaşıyoruz. Hayaline kapıldığımız bu yaşamdan bizi alıkoyan şey, 'ya sonra?' diye özetleyebileceğimiz bir belirsizlik, tereddüt ve ikilemdir. ''Captain Fantastic'' filmi, işte bu belirsizliği ve ikilemi anlatan bir film. Ömer Yüceller yazdı.

Sanki Film Değil, Kapitalizmle Mücadelenin Röntgenini Çekmişler!

Pek çoğumuzun hayalidir kent yaşamından uzaklaşmak. “Makul” çözüm; hâlâ köy vasfını kaybetmemiş bir köy bulup oraya yerleşmektir. Tavuklardan yumurta, inekten süt elde etmek; kendi bahçenizde ya da tarlanızda yetiştirdiğiniz meyve ve sebzeleri toplamak; kendi mahsulünüzü satıp para kazanmak bir hayal silsilesi olarak yer bulur zihinde. Bu makul çözümdense daha “radikal” çözüm arayanlar; kimsenin olmadığı bir yere, belki bir ormana gidip oraya yerleşmeyi düşünürler. Böyle bir yaşamı düşünmek ya da düşlemek çok cazip ve güzel fakat bir o kadar da basit ve zahmetsiz.

Zor olan için, yani harekete geçmek için cesaretten de öte bir problem yaşıyoruz. Hayaline kapıldığımız bu yaşamdan bizi alıkoyan şey, bana göre, “Ya sonra?” diye özetleyebileceğimiz bir belirsizlik, tereddüt ve ikilemdir. ''Captain Fantastic'' filmi, işte bu belirsizliği ve ikilemi anlatan bir film.

Filmde başrol karakterimiz Ben Cash, ironik soyadını kullanmaksızın altı çocuğu ile bir ormanda yaşıyor. Doğal malzemelerden yapılmış bir ev, çocukları için ağacın üstüne inşa edilmiş bir barınak, dallardan oluşturulmuş bir mutfak tezgahı... Yiyeceklerini kendi yetiştirdikleri meyve ve sebzelerden, bir de avcılıktan sağlıyorlar. Ben’in eşi ve çocukların annesi Leslie filmde sadece Ben’in hayallerinde ve tabutta gözüküyor çünkü Leslie bir bipolar ve tedavi olmak için ailesinden uzakta yaşıyor fakat bir gün intihar ediyor. Filmin ana gövdesini de bu intihardan sonra cenazeye katılmak için Washington kırsalından New Mexico’ya yapılan yolculuk ve sonrası oluşturuyor.

Alıp başımızı gidelim, Ege’de bir sahil kasabasına yerleşelim ağbi!

Ben, pek çok açıdan donanımlı bir birey ve çocuklarını her alanda yetiştiriyor. Her gün belirli saatlerde antrenman yapıyorlar. Koşu, yakın dövüş, dayanıklılık, tırmanma bunlardan bazıları. Her gün kitap okuyorlar ve kitapların üzerine tartışıyorlar. Dünyada olup bitenlerden haberdarlar. Hepsi müzikle bir yerden ilişkili. Ben ve büyük erkek çocuk Bodevan (Bo) gitar, küçük erkek Rellian cajon, büyük kızlardan Kielyr zilli tef, Vespyr ve küçük kızlardan Zaja zahmeli bir çalgı, Nai ise mızıka çalabiliyor. Ben, tıp konusunda da bilgi sahibi. Tedavi edebileceği yaralanmaları doğal yöntemleri kullanarak halletmeye çalışıyor. Acil durumlar ve gerekli olduğunda dış dünyayla temas için eski bir otobüsleri var. Ben ve Bo bu otobüsle en yakın yaşam alanına gidip (tipik bir Amerika benzilik/marketi) kendi ürettikleri malzemeleri satıp para kazanıyorlar. Bir sosyalist ve survivalist olan Ben, çocuklarına antikapitalist düşünceyi aşılamakla kalmayıp sosyalizmi ve yorumlarını da öğretmektedir.

Tüm bu “süper yaşam”la beraber ailenin baba tarafından ‘özgürlük’ içerisinde yönetilmesinde “dışı seni içi beni yakar” durumu söz konusudur. Aslında Ben’in, çocuklarına, hatta eşi Leslie’ye özgür olduğuna inandığı bir baskı ortamı kurduğuna şahit oluyoruz. Leslie’nin babası, Ben’e çok öfkelidir çünkü kızlarıyla birlikte radikal bir karar alıp modern hayattan kaçmışlardır. Aslında Leslie’nin babası, annesi ve kız kardeşi Ben’in Leslie’yi ve çocuklarını onlardan kaçırdığını düşünürler. Dede Jack, hiç değilse torunlarının “normal” bir hayat yaşamasını ister.

Çocukların hayatlarını, duygularını ve düşüncelerini hiçe sayarak şekillendiriyor

Filmi her anlamda çok beğenenlerin yanı sıra, eleştirenler de mevcut. Eleştirenler sadece filmin mesajının saptığını ya da ‘mükemmel bir sistem eleştirisi yapacakken konunun değiştiği’ni söylüyor. Bu eleştirilere kesinlikle katılmıyorum. Film mükemmel bir sistem eleştirisi yapıyor. Modern dünya ve kapitalizm eleştiriliyor. Fakat mühim nokta şu ki; sistemi eleştirmek ve sistemin dışında durmak, insanların yaşadığı kaçınılmaz ikilemi de beraberinde getiriyor. Bu yüzdendir ki filmde kapitalizm ve modern hayat eleştirisi ile aile dramı iç içe. Yani sistem eleştirisinde ya da mesajda bir sapma olduğunu söyleyemeyiz. Hayatımızda pek çok konu, duygu, karar, düşünce iç içe geçmiş ve birbiriyle alakalı durumdadır. İşte filmdeki ikilem de tıpkı hayatımızdaki gibi burada ayyuka çıkıyor zaten. Reçetelere, doğruculuğa, idealizme kendini kaptıranlar, her kuralın herkese işlemeyeceğini, doğrucu Davut olmanın zarar da verebileceğini, reel politiğin “yaşatmak” için elzem olduğunu es geçiyorlar. Kapitalizmden, modernizmden kaçanlar ya da bir şekilde sistem dışına çıkmaya çalışanlar; çocuklarının hayatlarının üzerinde tasarruf hakkı bulunduğu için onların hayatlarını da duygularını ve düşüncelerini hiçe sayarak şekillendiriyor.

Bir şekilde oluşturulan fanustan dışarı çıkan ya da çıkmak zorunda kalan “anormal” insan, dışarıda “normal” bir yaşama başladığı an modern hayatta işe yaramaz biri olacaktır. Bu anormal insan normaller gibi bir eğitim almamıştır, diploma sahibi değildir, ikili ve toplu ilişkilerde bocalar, ortak konu olmadığı için kimseyle konuşamaz, geçimini temin etmekte çok zorlanır. İşte Ben’in çocuklarına yaşattığı/yaşatacağı zorluklar da bunlardır. Çocuklarını olası bir ayı saldırısına karşı hazırlayan Ben, onları modern dünyaya hazırlamamaktadır. Bu yüzden özgüvenleri bir hayli yerinde olan, bilgili ve dayanıklı iki erkek çocuğun kendilerini “ucube” olarak görmesi hiç garibimize gitmez.

Ben; ideal olanın uğruna, insanların ruhlarını ve zihinlerini özgürleştirmek adına, onları, kendisinin saçma olduğuna inandığı pek çok şeyden mahrum bırakıyor. İkinci bir ‘dilemma’ da burada doğuyor. Saçma olduğuna inandığı şeylere sadece kendisi mi inanıyor, yoksa onlar mutabakat sağlanmış biçimde gerçekten saçma mı? Örneğin Ben Harvard’ı, Princeton’u küçümsüyor ve eğitimin gerçek bir eğitim olmadığını düşünüyor. Aldığı eğitimden ötürü Bo’nun da bu düşünceye iştirak etmesi gerek. Peki, Bo da babası gibi düşünüyor mu acaba? Modern hayata ve sunduklarına objektif ve genel geçer olarak mı zararlı diyebiliriz yoksa subjektif olarak mı? “Modern hayat insana zarar veriyor” tezimize karşı çıkan birileri varsa, bu karşı çıkış ile tezimizi “Bence modern hayat insana zarar veriyor” diye revize mi etmeliyiz yoksa “Yanlış düşünüyorsunuz, daha doğrusu düşünemiyorsunuz.” mu demeliyiz? İlkini tercih edersek çocuklarımızı ya da sevdiklerimizi kendi inancımıza göre kötü olan şeylerden nasıl koruyacağız, yani özgür bireylerin tercihlerini nasıl kendimize benzeteceğiz? İkincisini tercih edersek çocuklarımızı ya da sevdiklerimizi nereye kadar nasıl koruyacağız, muhtemel bir modern hayat mecburiyeti durumunda onlara ne gibi bir çözüm sağlayacağız?

“Hikmet, dünyanın mamurluğu için gafletin yaygın olmasını gerektirir”

Ayrıca hakikati tesis ederken, insanları özgürleştirme amacı güderken kendimiz özgürlüğü sağlayarak mı bunu başaracağız yoksa büsbütün ya da bir noktaya kadar baskıcı mı olmak zorundayız? Bu da üçüncü ‘dilemma’mız. Filmde Rellian neden Noel yerine Noam Chomsky’nin doğum gününü kutladıklarını ve o günü tatil ilan ettiklerini sorduğunda Ben her zamanki gibi “mantıklı” ve “kesin” bir cevapla Rellian’ın sesini keser. Rellian ise babasıyla aşık atamayacağı için öfkelenip ortamı terk eder. Oysaki her zaman ikna edici cevaplar verememek, “normalleşmek”, “başka insanların yaptığı şeyleri istemek” ya da “bazı şeyleri canının istememesi” fıtri ve tabii bir durum. Ben, çocuklarını modern hayatın abukluklarından uzak tutmak için onlara çok tutarlı ve mantıklı ama bir o kadar da politize seçenekler yaşatıyor. Halbuki insan saçmalıkların, gereksizliklerin, yanlışların da yer aldığı bir hayat yaşamalı. Çünkü Allah’ın takdir ettiği hayat bizatihi bunları barındırıyor. Herkesin mantıklı, doğru, ideal olanı yaptığı bir dünya tahayyül edemiyorum.

Konuyu içerik olarak değil ama konsept olarak özetleyecek bir İmam Gazali sözü bize yardımcı olabilir: “Hikmet, dünyanın mamurluğu için gafletin yaygın olmasını gerektirir. Eğer insanların tümü kırk gün süreyle sadece helalinden yemeye uğraşsalar, onların dünyaya karşı bu zühdlerinden dolayı dünya harap olur, çarşılar ve geçim yolları boş kalırdı.” Bu konuda Bernard de Mandeville’in “Arılar Efsanesi” eseri de Gazali ile benzer şeyleri söylemektedir. Bir kovanda pür iyi, bir kovanda ise pür kötü insanlar yer almaktadır. Zaman içerisinde dürüst, nazik, yardımsever, paylaşımcı insanların kovanı yok olup giderken; hırslı, bencil, kibirli, paragöz insanların kovanı almış başını yürümüştür.

Gazali’nin İhya’daki mezkur pasajını ve Mandeville’in “Arılar Efsanesi” şiirini, Sabri Orman’ın yazdığı Gazali’nin İktisat Felsefesi kitabından öğrenmiştim. Bu yazıyı yazarken aklıma bu kitap geldi, tekrar elime alıp okumaya başladım. Kitabı incelediğim bir yazıda (http://www.dunyabizim.com/sabri-orman/19652/gazalinin-iktisada-dair-fikirlerini-biraraya-topladi ) doğal olarak kitabın cüzi bir kısmını ele almıştım. Şunu söyleyebilirim ki; kitabın belirli bir kısmında filmde aklımıza gelen sorulara ya da karşı karşıya kalınan durumlara verilen cevaplar var. Bu yüzden filmi izleyenlerin kitabı da okumasını şiddetle tavsiye ederim.

“Ne derler acaba? Diye kahrolası bir put vardır”

Projektörümüzü Ben’den ve yaptıklarından çevirip karşı cephedekilere tuttuğumuzda başka problemlerle karşılaşıyoruz. Modern hayatın dayatmalarına ve Amerikan kapitalizmine teslim olan insanların Ben’i ve çocukları sürekli garip görmesi, yargılaması, bıkmadan usanmadan onlara “doğru”yu öğretmeye çalışması, neler yapmaları gerektiğini dikte etmeleri, aslında hepimizin hayatında bir şekilde karşılaştığı olaylar. Leslie’nin kardeşinin evinde çocuklara karşı takınılan tavrın ikiyüzlülüğüne şahit oluyoruz. Ben, çocuklarıyla dürüstçe konuşurken diğer insanlar çocuklarını “çocuk” oldukları için kandırmaktadırlar.

Bunların haricinde beni çok etkileyen asıl büyük dram, Ben’in eşinin vasiyetini gerçekleştirmek için karşılaştığı zorluklardır. Leslie semavi dinlere inanmayan bir Budist’tir. Öldükten sonra gömülmek istemez, şarkılar ve danslar eşliğinde yakıldıktan sonra küllerinin tuvalete atılmasını ister. Leslie’nin babası ise Hıristiyan adetlerine göre bir kilise ayini düzenler. Ben cenazede isyan eder ve “O benim eşim, vasiyeti de burada” cümlesi ile yakarır fakat Leslie’nin babası kendi bildiğini okur. O esnada içimden İsmet Özel’in “Ne derler acaba? Diye kahrolası bir put vardır” dizesi geçiverdi. Ben’in ve çocukların tüm çabası boşa gider çünkü polis tarafından tutuklanma tehdidi Ben’in başının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır. Üstüne, cenaze töreni gerçekleşir ve Leslie gömülür.

İslam ülkesinde yaşayan bir Müslüman olarak, gayrimüslimlerin cenaze namazlarının kılınmaması ve vasiyetlerinin yerine getirilmesi taraftarıyım. Ne yazık ki köhnemiş saçma uygulamalar ve yersiz korkular, ağzıyla kâfir olduğunu ikrar etmiş ve vasiyet bırakmış insanların bile cenaze namazını kıldırıyor; ardından dua ettiriyor. Ölen insanın isteğine saygıyı geçtim, İslam’a bile saygısızlık yapan din otoriteleriyle dolu bir ülkedeyiz ve belli ki yalnız değiliz. En azından Amerika da bizim gibi bir ülkeymiş, filmden bunu anladık.

Son zamanlarda siyasilerin ve devletin de cenaze üzerinde hak iddia etme gibi bir yanlışa saplandığına değinmeden geçemeyeceğim. Devletin cenaze törenini ya da protokolünü istemeyenler, devlet, siyasiler ve kamu görevlileri tarafından hiçe sayılıyor. Halbuki ölünün varisi kimse tasarruf hakkının onda olması gerekir.

Direkt radikal bir yaşamdan ziyade…

Ben, tüm yaşadıklarının neticesinde bir zihin ve duygu muhasebesi yapar. İsteyerek ya da istemeyerek, çocukların iyiliği ve “normalliği” için onları büyükbabalarının görkemli evine ve yaşamına bırakır, kendisiyse otobüsüne atlayıp geri dönüş yoluna revan olur. Böyle bir sonu kabullenmeye yaklaşırken, çocuklar otobüsün gizli bölmesinden çıkar ve Ben şaşakalır. Çocuklar babalarıyla yaşadıkları tüm çatışmalara, toplumla uyum sağlamak istemelerine ve olası ‘modern’ tehditlere rağmen dedelerinin kendilerine sağladığı her türlü imkânı ellerinin tersiyle itip babalarının peşinden gitmişlerdir.

Bu geri dönüş, “doğru olan” ya da “doğru yolu bulma” tabiriyle değil, sevgi kelimesi ile açıklanabilir. Artık kendisi de doğruları değil sevgiyi öne çıkaran Ben, özgürlükçü olduğunu düşündüğü baskıcı tutumunu -tıpkı modern hayata karşı bulduğu “radikal” çözüm gibi- terk eder. Aile artık ormanda değil, bir köyde yaşamaktadır. Çocuklar okula başlamıştır. Yiyecekler yine doğaldır fakat uçsuz bucaksız ormanlardan değil, bahçeden temin edilmektedir.

Senarist ve yönetmen Matt Ross, “Silicon Valley” isimli dizide Google’ı temsil eden dev bir teknoloji şirketinin yönetim kurulu başkanı rolünü canlandırıyor. Dizinin izleyicisi olarak Ross’un karakterinin ve şirketinin kapitalizmin uç noktasında yaşadığını söyleyebilirim. Ross, muhtemelen rol aldığı dizinin, konuya dair düşüncelerinin ve okumalarının etkisiyle teknolojinin-kapitalizmin yaşamlarımızı nasıl alt üst ettiğine dair kafa yormuş. Kendisinin vardığı sonuç, direkt radikal bir yaşamdan ziyade kapitalizme ve modernizme mümkün olduğunca uyumsuz bir yaşamın daha uygulanabilir olduğudur. Kimilerine göre bu azla yetinme, kimilerine göreyse bu bile bir ütopya. Hangisi doğru, bilemiyorum.

“Ben”ce, herkes kendi doğrusunu bulsun ve sevdiklerine anlatsın. İkna edemiyorsanız, sevdiklerinizle yaşadığınız her yerin cennetten bir parça olduğunu düşünün yeter.

 

Ömer Yüceller

Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2018, 13:21
YORUM EKLE
YORUMLAR
Serdar Göker
Serdar Göker - 7 ay Önce

Adamlar bizimle dalga geçiyor. Kapitalizm ve modernizm karşıtı olan her şeyi marjinal bir kalıpla insanlara sunuyorlar. Vaay film çok güzel. Kahrolsun kapitalizm ve modern yaşam falan filan lakin modernist yaşama devam. Bir de Matt Ross meselesi var ki tam bir salak yerine koyma. İnsanlara ayağı yere basar, uygulanabilir, mantık ve realiteye uygun antikapitalist ve modernist yaşam modelleri sunan yapıtlar görme dileklerimle efendim.

Ironikdoz
Ironikdoz - 2 yıl Önce

Filmi izlemiş kadar oldum(!)

Mehmet Cem YILMAZ
Mehmet Cem YILMAZ - 2 yıl Önce

Kalemin dert görmesin kardeşim!

banner8

banner19

banner20