“Niyetimize kastettiler Mevlana Celaleddin, niyetimize!”

Kültür ve değerlerimize yönelik istilanın teknoloji hızı ve ağı ile ruhları kuşattığı günümüzde Direniş Karatay; “yedinci sanat” kılıcını yüreğinden çekip bu istilaya direnenler safındadır.  Feride Turan yazdı.

“Niyetimize kastettiler Mevlana Celaleddin, niyetimize!”

“Ahilerin ve Bacılar’ın akıl hocası... İtle it gibi dövüşenlerden, kurtla kurt gibi boğuşanlardan değil daima kurt bakışlı, daima kurt duruşlu. Karatay; kılıcını kınından değil, yüreğinden çeker Hân’ım. Direnecekse o ateş Konya’yı cehenneme çevirir.” Bu sözler, “Direniş Karatay-Son Selçuklu Kahramanı” filminin yüreğimizi parlatan repliklerinden… Filme ismini veren Emir Celaleddin Karatay’ın gıyabında düşmanı işte böyle konuşuyor. 

Ahi Evren, Yunus Emre, Mevlana Celaleddin, Edebali, “Kayı obasından Ertuğrul” gibi tarihte ve gönüllerde iz bırakan şahsiyetlerin canlandırıldığı bu sinema filmi; âdeta değerler resm-i geçidi… Karatay Medresesi’nin devamı olarak kurulan KTO Karatay Üniversitesi’nin yapımcılığını üstlendiği filmde, üniversite öğrencilerinin medrese talebelerini canlandırması ise tarihle bütünleşmenin en güzel resmidir. Hem sinema seyircisi hem de bir eğitimci olarak diyebilirim ki “Direniş Karatay” farklı disiplin ve sanatların birleşimi olan sinemanın imkânlarıyla değerler eğitimine zengin bir içerik sunmaktadır. Öğretici kaygıyla sinema estetiğinden uzaklaşmadan izleyiciyi filmin içine çeken kurgusu âdeta 13. yüzyıl Anadolu’suna, kılıç seslerinin ve entrikalarının tam da ortasına düşürür bizi. Bu inandırıcılığında; film için Konya’da inşa edilen dev plato, başarılı senaryosu, oyuncu kadrosu, yönetmeni ve teknik ekibi, müziği kadar Karatay Üniversitesi personeli ve öğrencilerinin payı olduğu beyaz perdede ayan beyan görülmektedir. (Film platosunun ziyarete açık olduğunu öğrendim. Konya’ya gitmek için bir nedenim daha var şimdi.) Ahiliği, “Bacılar” teşkilatını ve Turan taktiğini görsel şölenle anlatan detayların yanı sıra -algıda seçicilik sanırım- edebiyat öğretmeni olduğumdan en çok senaryoya odaklandım. Medreseyi yakanlara “kurt bakışlı, kurt duruşlu” Emir Karatay’ın şu cevabı; bir döneme damgasını vuran bir devlet adamının dilinden ecdadın gördüğü rüyanın veciz anlatımıdır: “İlim neredeyse peşinden gidilir. Zulümse nereye kaçarsan kaç, peşinden gelir. Alaeddin’in rüyası taş üstüne taş koymak mı sanırsın! Sen medreseyi yaksan da yıksan da zulmün karşısına dikilecek o talebeler yetişecek, ister bir kubbenin altında ister bir çınarın gölgesinde. Bizi yakmadan medreseyi yaksan ne fayda!” 

Medrese açmak; taş üstüne taş koymak değilse o hâlde nedir? Medrese; bir taş yığınından öte bir gönül medeniyetinin bu topraklara vurduğu mühürdür. Medrese; gurbet diyarı olan dünyada gönüllere göçmek rüyasının hakikatidir. Medrese; Müslüman’ın yitik malını aradığı, kaybettiği değerlerini bulduğu ilim ve hikmet membaıdır. Medrese; bu topraklara konup göçmek için değil, bir çınar gibi kök salmak için ayak basan ecdadımızın eğitim vizyonudur.

“Karatay! Öyle bir medrese kur ki ilmin kalesi olsun, hastalara şifa dağıtacak tabipler, adalet arayana deva olacak kadılar filizlensin. Rüyamdır bu benim.”  Senaryoda Sultan Alaeddin rolüne ait bu replik; ecdad rüyasının anahtar kelimelerini verir: “ilim” ve “adalet”.  Çünkü “bu topraklarda tutunmak ilimde kavi olmayı” gerektirir. Çünkü “yapıya taş bulmak gecikebilir. Devlete baş bulmak gecikebilir. Lakin adalet gecikmez, tez verilmelidir.”

Rüyası ilim ve adalet olan bir ecdad

Rüyası ilim ve adalet olan ecdadımız var bizim. Bu rüyayı hakikat kılmak için çırpınan Emir Celaleddin Karatay gibi tarihin yetiştirdiği devlet adamlarımız var bizim. O Emir Karatay ki Hz. Mevlana’ya büyük saygı ve bağlılığı vardı. Hz. Mevlana’nın biyografisinden de anlaşılacağı üzere kendisine derin hürmet besleyen Emir Karatay’ın adını taşıyan filmde, tarihî hakikat senaryoya da taşınmıştır. “Niyetime kastettiler Mevlana Celaleddin, niyetime!” der Karatay. Yakılan medresenin yıkıntıları arasında otururken dert ortağı Hz. Mevlana’dır. İşte bu cümle entrik unsurun, olayların düğümlendiği noktadır. Film; bu “niyet” ve “niyete kastedenler”in mücadelesi şeklinde başarılı kurgulanmış olaylar zinciri ile devam eder.

Savaş ve kılıç sesleri ile izleyiciyi gürültüye ve kana boğmayan filmde yürekten çekilen kılıçların sesi, yürekten süzülen kelimelerin nağmesi ile çok iyi dengelenmiştir. Kullanılan dilin ait olduğu dönem; ne anlaşılmayacak kadar uzak ne de inandırıcılığı gölgeleyecek kadar yakındır, kelime seçiminde de aynı denge korunmuştur.

“Niyetime kastettiler Mevlana Celaleddin, niyetime!” hitabına Hz. Mevlana’nın cevabı, gönül medresemize kastedenleri ne güzel tarif eder: “Düşmanımız cahil, bir öldürmede bir de yağmalamada mâhir. Göğsünü kavi tut.” Böyle başlar nasihate Hz. Mevlana. Filmden çıkıp onun ağzından çıkan sözlere kulak verdiğimizde aynı manaya kapı aralayan nasihatler işitiriz Mesnevi’den. Nitekim Hz. Mevlana, Mesnevi’sinde şöyle der: “Allah’ın lütfuna sığınman gerek ki bir penah (sığınak) bulasın. Ama nasıl penah? Su ve ateş bile senin askerin olur. Nûh’a ve Mûsâ’ya deniz dost olmadı mı? Düşmanlarını da kinle kahretmedi mi? Ateş, İbrahim’e kale olup da Nemrut’un kalbinden duman çıkartmadı mı? Dağ, Yahya’yı kendisine çağırarak ona kastedenleri taşlarıyla paralayıp sürmedi mi?”

Yegâne sığınağımız Allah’ın lütfudur. Bunu der Mevlana. “Göğsünüzü kavi tutun” der yani. Oysa niyetine kastettiler Mevlana Celaleddin’in, niyetine! “Yaşadığım müddetçe Kur’an’ın kölesi ve Hz. Peygamber’in ayağının toprağıyım” dediği hâlde niyetine kastettiler. “Düşmanımız cahil, bir öldürmede bir de yağmalamada mâhir” ne de olsa. Mesnevi’yi aldılar ellerine, edebi elden bırakıp. Hani “elin adamı” denir ya bazen. İşte elin adamları dedikleri, “yabancı” dedikleri kimseler bile “tasavvufî öyküleri en az üç düzeyde” anlarken Mesnevi’nin anlam derinliğine sığ gözlüklerle baktılar ve mana denizinin kıyılarında bir kaşık suda boğdular edeplerini. Hz. Mevlana’nın edebine, edebiyatına, dinine, diyanetine, sadakatine dil uzatanlar, aynı zamanda, onun çağdaşı olan Yunus Emre’nin sözlerine de kulak tıkamışlardır.

Eskişehir’in manevi değerlerinden olan “Bizim Yunus”; Hz. Mevlana hakkındaki şu dizeleriyle ruhumuzun tercümanı olmuştur:

Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı

Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır

Onun görklü nazarı, yani mübarek bakışının, teveccühünün kıymetini Yunus gibi bilen gönül ehli; Hz. Mevlana’yı edeble anar. Gayrısı ise bulunduğu gönül makamına, anlayışına göre Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinden okuduğu hikâyelerde kendi niyetini bulur sadece. Aslında Mesnevi’de peşin peşin cevabını vermiştir Hz. Mevlana: “Herkesin hareketi, görüşü bulunduğu makama göredir. Herkes âleme kendi görüş dairesinden bakar.” diye… Kişilere bakış açısı için de aynısı geçerlidir. “Kişiyi nasıl bilirsin, kendin gibi” atasözümüz de aynı düşünceyi ifade eder zira. “Ey başkasının yüzünde kötü bir ben gören! Gördüğün kendi beninin aksidir, ondan nefret etme!” der Hz. Mevlana.

İki büyük ruh kahramanı

Eskişehir’in bir başka değeri olan Mehmet Kaplan da bulunduğu gönül makamından şöyle seslenir: “On üçüncü asır sonlarına doğru, biri Konya’da, öteki Eskişehir civarında iki büyük ruh kahramanı yükselir: Mevlana ve Yunus”. Bu iki “büyük ruh kahramanı”nın diğer büyük ruh kahramanlarıyla birlikte canlandırıldığı Direniş Karatay’ın başarılı bir sinema yapımı olmasının yanı sıra asıl değeri de işte budur. Adı Mevlana, adı Yunus, adı Ahi Evren, adı Edebali… Bunlar etten kemikten insan olmanın ötesinde, kültürümüzde temsil ettikleri değerler bakımından önemlidir. Ecdadımız; kaleleri keskin kılıçlarıyla açarken, gönül kalesini hiçbir kılıcın açamayacağını biliyordu. Onlar önce şehirlere değil, gönüllere girmenin yollarını ararken rehber edindikleri gönül sultanlarının her biri, kültür ve değerlerimizin sembol isimleri olmuşlardır. Mesela Hz. Mevlana’ya dil uzatanların hedefi; “âlimlerin sultanı” Bahaeddin Veled’den olma ve Mümine Hatun’dan doğma Hz. Mevlana mıdır gerçekten? O Bahaddin Veled ki Sultan Alaeddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya yerleşmiştir. Konya’ya konmaya değil yanmaya gelen Mevlana’ya kastedenler aslında “hoşgörüde deniz gibi olmak” niyetimize kastetmişlerdir, “öfkede ölü gibi olmak” niyetimize kastetmişlerdir, “şefkat ve merhamette güneş gibi olmak” niyetimize kastetmişlerdir. Olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi olmayanlar “niyetimize kastettiler Mevlana Celaleddin, niyetimize!” Öyle bir istila ki bu, gönül medreselerine girilip değerlerimiz yakılmakta, yıkılmakta… Her birine ayrı bir kulp takılmakta…

Kültür ve değerlerimize yönelik istilanın teknoloji hızı ve ağı ile ruhları kuşattığı günümüzde Direniş Karatay; “yedinci sanat” kılıcını yüreğinden çekip bu istilaya direnenler safındadır. “Tarih kitapları bizim için ne yazacak?” sorusu ile zihnimizi meşgul eden film; tarihimize gönderilmiş samimi bir selamdır. Sanat eserlerine özgü “kurmaca gerçeklik” ve sinema sanatının büyüsü içinden insana dair duruşlar, saflar; filmde tek bir kılıç hamlesiyle ikiye ayrılmış gibidir: Safların birinde yenilgi karşısında dahi rüya görmeye devam edenler vardır. “Kösedağ’da devleti yıkılanlar yeni bir rüya gördüler. Rüyalarını hakikat kılmak için yola çıktılar ve yeni bir devlet kurdular.” diyen Emir Karatay’ın safıdır bu. Sultanın karşısına dikilip “Bu at sizi Sivas’tan aşırır sultanım ama sırattan aşıramaz” diyebilecek cesareti, mertliği ve daha da önemlisi sadakati gösterenlerin safı… Peki ya diğer safta neler var? “Gökyüzü ve yeryüzü arasındaki her şey her zaman benimdir” diyen bir anlayış var. Bu anlayış sahiplerine göre “gücü her şeye yeten” kendileridir. “Merhamet öldürür.” diyen ve milleti darb edenlerin safıdır bu. İlk işleri “Karatayların kılıcını da kalemini de kırmaya” kalkışmaktır. Yani “niyetine kastetmektir.” Ama bilmezler ki niyetine kastettiklerinin yegâne sığınağı ve dayanağı, “gücü her şeye yeten” Allah’ın lütfudur. 

Karatay misali -kültür ve değerlerimize dair- rüyamızı hakikat kılabilmek ümidiyle…

Feride Turan 

Yayın Tarihi: 17 Aralık 2019 Salı 12:00 Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2019, 16:03
banner25
YORUM EKLE

banner26