“Ne gelir elimizden ‘insan’ olmaktan başka”

Murat Ural bu hafta “Film Ötesi Yazılar” kapsamında, yaklaşık 40 haftayı bulacak yazı serisinin temel sorularına dikkat çekerek bunları anlamaya ve sorgulamaya rehberlik edecek felsefi bir arka plan sunuyor bizlere.

“Ne gelir elimizden ‘insan’ olmaktan başka”

Not: İnsan ve makinenin nihai birleşimi sonsuzluğun mu sonun mu başlangıcı olacak? Nasıl bir yaşama insan hayatı diyebiliriz? İnsan mı makineye dönüşecek, makine mi insana? Yapay Zeka ile eşref-i mahlukat olunabilir mi? Dataizm neden sürekli “kaydet, yükle, paylaş” diyor? “Tanrı öldü yaşasın insan, insan öldü yaşasın meta-insan” sloganlarının ardında neler var? Yazarımız Murat Ural bu sorular çerçevesinde kaleme aldığı yazıyı okurken sizlere fon müziği olarak Bach’ın bir bestesini öneriyor.

Hayatına “sahici bir insan” olarak devam etmeyi önemseyenlerin hümanizm ya da transhümanizmin modern mitolojik büyülerinin (sinema-tv-internet araçları yoluyla) tesirinden korunmalarına mütevazı bir katkı yapmak gayesiyle çıktığımız film ötesi yolculuğumuzda ilk durak olarak The Alpha Testi seçmiştik. Bazı okurlarımın tespitiyle filmin teknik ve estetik açıdan gayet 'yavan' olduğu görüşüne ben de katılıyorum. Ama bu 'yavan'lık benim zihnimde yer alan tasavvurları yazıya dökmem için bir dezavantaj değil avantaj oluşturdu.

Modern zamanların -ve dahi kadim tarihin-  insanın “ne”liğine dair temel sorularını net bir şekilde “gösteren” ve insan-hayvan-makine ilişkisi üzerine düşünmemizi sağlayan çatışma örgüsü ile senaryonun da hakkını vermem gerek. Bu arada nasıl ki The Matrix üçlemesinin senaryosunun Wachowski kardeşlerce yazıldığına beni hiç kimse ikna edemezse, The Alpha Test'in senaryo kurgusunun, çekim ve oyunculuk tekniklerinin  bir "insan zihni" tarafından yönlendirildiğine de ikna edemez. The Alpha Test, sinematografik açıdan 'zayıf' gözükebilir ama benim de üzerinde yıllardır düşündüğüm meselelerle ilgili soruları -'mesaj' kaygısı öne çıkan ve pek de tanınmayan bir film olarak-  netleştirmesi açısından 'sağlam' bir tercih oldu diye düşünüyorum.

Gerek bu Alpha yani “ilk örnek” filme, gerekse ileride "konuşacağımız" filmlere zihinsel arka plan oluşturan temel entelektüel yaklaşımları ve tartışma konularını bu upuzun yazıda biraz 'eklektik' bir üslup ile de olsa anlamaya, anlamlandırmaya çalışacağım.Bu filmler ile verilmeye çalışılan 'mesaj"ın kaynağı ne, ortak ve bilinçli bir yönelim varsa bu filmlerin arka planında  bu bilinç neyin bilinci, bu yönelimin istikameti ne?” sorularına cevaplar aramaya çalışacağım daha önce yapılmış olan ciddi analiz ve tespitlerin yardımıyla. Çok sayıda hem de uzunca alıntılar yapmak hususunda hiç "kompleks"im olmayacak, çünkü çoğunu artık kendime ait hissettiğim "zihinsel uzantılarım" olarak görüyorum onları. Okuyucudan talebim, dizi içinde sadece bu yazı için geçerli olacak literal üsluba ve kapsam genişliğine bir “kitap” okuyormuşçasına tahammül etmeleri. Bahsi geçecek kavramsal tartışmalara biraz olsun ilgi duyanların yazıyı sonuna kadar okuma sabrı ve azmi göstererek pişman olmayacağına kefilim :)

Tanrı öldü yaşasın insan, insan öldü yaşasın meta-insan

Belki bazı "sınıflarını doğrudan geçen" okurlara biraz fazla komplocu ve paranoid gelecek bu arka plan okumasına,  transhümanizm ve doğal öncülü olan hümanizmin “zorunlu” ilişkisi ile başlamak istiyorum. Meseleye şöyle bir geniş açılı kamera perspektifinden bakarsak, "Tanrı"yı öldürüp insanı merkeze alan hümanistlere karşı, transhümanistlerin "insanı" da öldürüp “meta-insanı, transhumanı” merkeze alma çabasında olduklarını söyleyebiliriz. Hümanizm insanın ‘tür’ olarak sonsuzluğunu merkeze alırken transhümanizm insanın ‘tekil’ olarak sonsuzluğunu-ölümsüzlüğünü- hedefliyor. Yani hümanizm tanrıyı öldürüp evrenin merkezine “özel bir tür” olarak insanı koyarken, transhümanistler “özel bir form” olarak insanı öldürüp yerine yarı organik hatta inorganik bir form olarak “meta-post humanı” yerleştirmeye çalışıyorlar.

Hümanizmin rasyonel ve deneysel insanı, yerini bio-nano-neuro-info teknolojileriyle desteklenmiş transhümanizmin transhuman’ına bırakma eşiğindedir. Transhümanizm posthümanizme geçişte ara dönemken transhuman da posthuman’a geçişte ara varlıktır. Bu ara varlık biyo-bionik bir varlıktır.” (1)

“İnsanın yaşadığı mağduriyeti giderme iddiası içinde bulunan hümanizm, Tanrı-doğa-insan dengesini insan lehinde bozmuştur. Ticari kapitalizm ve sanayileşmeyle birlikte sekülerizm hakimiyeti meydana gelmiş, Tanrı geriletilmiş ve doğa sömürülme vasıtası haline getirilmiştir. 20. yy.da teknolojinin etkisiyle dönüşüm hızlanmış modernlikten, postmodernliğe geçiş yapılmıştır. Teknolojinin vasıtalarıyla hümanizm radikalleştirilmiş, transhümanizm sürecine geçilmiştir. Hümanizmin rasyonel ve deneysel insanı, yerini bio-nano-neuro-info teknolojileriyle desteklenmiş transhümanizmin transhuman’ına bırakma eşiğindedir. Transhümanizm posthümanizme geçişte ara dönemken transhuman da posthuman’a geçişte ara varlıktır. Bu ara varlık bi -yo-bionik bir varlıktır.”(2)

“Hümanizm, Tanrı’yı red ederek yola çıktı; trans-hümanizm ise insanı red ederek yola devam etmek istiyor. Çünkü bu düşünce açısından, “Tanrı gibi, insan da biz ‘insanlar’ varlığına inandığımız sürece vardır.” (3)

“Transhumanist filozof Nick Bostrom (2005), Transhümanizmi, “biyolojik sınırlamalarımızı teknoloji yoluyla aşmak üzere olduğumuza dair soyut bir inançtan ibaret değil; aynı zamanda geleneksel olarak tasarlandığı gibi bütün “insan çıkmazını” yeniden değerlendirme girişimidir,  biçiminde nitelemektedir. Ona göre transhümanizm, insanlığın bu yüzyıldaki yeni durumuna çok yönlü ve yapıcı bir yaklaşım getirmek için bir teklif"tir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi, akım bir “gelecek öngörüsü” değil bir “gelecek tasarımı”dır.” (4)

“Transhümanistler yalnızca insanın fiziksel durumunu geliştirme amacında olmayıp insan hayatını uzatma (ölümsüzlük), yaşlanmasını geciktirme, duygularını kontrol etme, insanı klonlama ve zihin yüklemeyle çoğullaştırma yoluyla güçlendirmek isterler. Nüfusu düzenleme ve doğumu dönüştürme amacında olan Kurzweil gibi transhümanistler için ölüm, insan evriminin gereksiz bir içeriğidir ve bu durumdan kurtulmak gerekir. Ölümü aşmak için potansiyel olarak robotlar, siborglar, sanal varlıklar gibi biyolojik olmayan, henüz insan olmamış ölümsüz varlıklar tasarlanmaktadır. Moravec’in zihin yükleme önermesi, Kurzweil’in beyin-bilgisayar ara-yüz geliştirme (tekillik) alternatifleri üzerinden ölümün bir nevi aşılabileceği düşünülür.”

Sakın bu tartışmaların suni ve modern gündemler olduğunu düşünmeyin. Öyle düşünenler Kur'an- ı Kerim'deki Âdem kıssalarını bir kez daha bu gözle okumaya çalışsınlar. Âdem ile Havva'yı cennetten çıkartan da bu “sonsuzluk" meyvesini tatma arzusu değil miydi? İnsan için hayatın en temel gerçeği olan "ölüm"ün bir “yok oluş" olarak görülüp görülmeyeceği, insan-makine-hayvan ayrımını irdelememiz bakımından aklımızdan hiç çıkartmamamız gereken kritik soru olsa gerek.

“İnsan sonrası akımların en derininde ölümsüzlük –sonsuzluk arayışı yatmaktadır… En yaygın transhümanist tez insan türünün büyük ölçüde genişletilmiş yeteneklerle kendisini farklı varlıklara dönüştürebileceğidir… Tekillik  sonrasında  insan ile makine fiziksel gerçeklik ile sanal gerçeklik arasındaki ayrımlar kalmayacaktır ve tekilliğe doğru  akan insan-makine-bilinç uygarlığı daha sonra da madde ve enerjiyi yeniden düzenleyerek yeryüzünden  evrenin geri kalanına dağılacaktır…” (6)

Transhümanizm, bütün dünyada patlayan yeni bir sosyal harekettir. Bazı transhümanistler kendilerini makinelerle birleştirmek isterler. Diğerleri bilim ve teknolojiyi kullanarak toplumu ve kültürü geliştirmeyi arzular.

Kişisel olarak ben, transhümanizm yeniliğini kullanarak insanları daha uzun –belki sonsuza kadar – yaşatmak istiyorum.” (7)

“Seçim kampanyası için Amerika’yı bir baştan bir başa, “Transhümanist Zoltan İstvanla Ölümsüzlük Otobüsü” yazan bir araçla turlayan Transhümanist Parti’nin başkan adayına eşlik eden O’Connell, bir hayli komik, çokça absürt ve fazlasıyla fütürist bir deneyime şahitlik ediyor. Başkan adayı olma gayesini gördüğü herkesle paylaşan İstvan, eğer başkan seçilirse yapacağı 3 temel amacı da şöyle sıralıyor:

1- Amerikalı bilim insanlarının 15-20 yıl içinde ölümün ve yaşlanmanın üstesinden gelebilmesi için her türlü kaynağı sağlamak.

2- Radikal teknoloji ve bilimin sevilmesi ve uğraşılması için Amerika’da bir kültürel zihniyet oluşturmak.

3- Transhümanist çağa geçerken teknolojinin kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla gerekli önlemleri almak.” (8)

Yaşadığımız çağda anlamlı cümleler kurabilmek…

Bütün bu popüler ya da entelektüel tartışmaları analiz ederken göz ardı etmemeye çalışacağım unsurların başında Âdem kıssalarında anlatılan vahiy temelli yaratılış izahları yer alacak. Yani demek istediğim şudur ki, ortaya atılan "suni bir gündeme" yazılarımla "suni muhalefet" yaparak gönül eğlemek ve eğlendirmek değil maksadım. Bu yazıları bir 'cevap yetiştirme' olarak da görmeyin lütfen, zaten insana dair sahip olabileceğimiz en temel "bilgi" cevaplardan çok "soru"larda tebarüz etmekte.

Üzerinde duracağımız soru-n-ları şöyle toparlayabilirim, size bu uzun yazıda (kitapçıkta :) kaybolmamanız için bir “kavram haritası” sunabilmek maksadıyla:  Tekillik, Canlılık, Bilinç ve Farkındalık,  Özgür İrade, Sorumluluk, Formellik -Zorunluluk, İnsan- Doğa İlişkisi, Büyü-Sihir-Simya ilişkisi, Akıl – Yapay Zeka ilişkisi, Beden-Nefs-Ruh ilişkisi, İnsani Öz- Fonksiyon meselesi, İnsan- Tarih ilişkisi, Madde–Mana ilişkisi bağlamında anlamın değeri, Ahlak ve İnsan-Makine ilişkisi, Kendilik Bilgisi, Veri akışı dini olarak Dataizmin yükselişi, Ölümsüzlük arayışı ve Müslümanların ‘yaşadığı çağda anlamlı cümleler kurmak  ve erdemli bir hayat sürmek” bağlamında muhtemel tekliflerinin izlerini süreceğiz yazı boyunca.

Bu uzun ama sonucu inşallah bereketli yolculuğumuza transhümanizmin temel kavramı diyebileceğimiz “Tekilllik-Singularity”ile devam edelim.

O halde Tekillik nedir? Teknolojik değişim hızının, insan yaşamını geri dönülmez biçimde dönüştürecek kadar yüksek olacağı, değişimin etkilerinin de bir o kadar derinleşeceği, geleceğe ait bir dönemdir. Tıpkı uzaydaki bir kara deliğin, olay ufkuna doğru ivmelenen madde ve enerjinin örüntülerini çarpıcı biçimde değiştirmesi gibi, geleceğimizin kapısında duran bu Tekillik de, cinsellikten tinselliğe, insan yaşamının her yönünü, her kurumunu giderek artan bir biçimde dönüştürmektedir.” (9)

Yine sakın benim filmler ile gerçekliği karıştırmaya başladığımı falan da düşünmeye başlamayın. Bakın ‘Tekillik’ kavramı hayatımızı ne şekilde etkilemeye başlamış bile.

2023 Eğitim Vizyon Belgesinin Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un sunuşunun ikinci paragrafında “tekillik” olgusu, altı çizilerek dile getirilmiştir. Bu durum, vizyon belgesine ilişkin yapılan kimi değerlendirmelerde önemli bulunmuş ve “resmi bir belgede görülmeye alışık olunmayan” şeklinde değerlendirilmiştir (Sözer, 2019). Tekilliğin, kısa zaman içinde, bütün bileşenleriyle toplumsal hayatta ve bütünlüğü içinde insana bakışta etkin bir değişken olacağının kabullenilmesiyle, “gelişmelerin izlendiği” ima edilmektedir.

2023 Eğitim Vizyon Belgesi’nin sunuş kısmı şu cümlelerle başlamaktadır: İnsanoğlunun bugüne kadar sahip olduğu, geçmişi binlerce yıla dayanan bilimsel ve kültürel birikim kimi zaman yaşananları açıklamakta yetersiz kalabilmekte. İnsan ve teknoloji etkileşiminde ibrenin makineleşme yönünde ilerlediğini düşünen çok sayıda uzmanın eskiden bilimkurgu olarak değerlendirilen senaryoları, günümüzde yaşananların sıradan, canlı ve güncel bir aktarımı şeklinde görülmektedir…. Sanayileşmede dördüncü büyük kırılma şeklinde ifade edilen bu yeni “tekillik” dönemi biyolojik, dijital ve fiziksel olanı tek vücutta birleştirmek gayesindedir. Yapay zekâ konusunda süregelen çalışmalar, makinelerin insandan öğrendikleriyle, insanoğlunun öğrenme ve zekâ üzerindeki tekelini kırma aşamasına geldiğinin iddia edildiği noktaya varmıştır.”

“Tekillik, insanın biyolojik ve mental yapısının ileri teknoloji destekleriyle geliştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. Pekçok gelecekbilimci, yakın gelecekte, makinelerle insanların birleşeceğini ve bunun, insanlık adına olumlu sonuçlar doğuracağını düşünmektedir. Transhümanizm ise, tekilliğin sonuçlarının insanlığı mevcut durumundan bir üst insanlık seviyesine taşıyacağına ilişkin inançtır.” (10)

Yazının başında modern mitolojinin büyüsünden bahsetmiştik, tekillik kavramını da bu mitolojinin kurucu unsurlarından biri olarak değerlendirebiliriz. Sinemanın büyüye en büyük katkısı, bütün bu teknik tanımları ‘hikayeleştirerek’ bir mitolojik yapıya dönüştürmesidir. İnanılabilecek bir mitolojik hikayeye. Gerek The Alpha Test’i gerekse önümüzdeki yazılardaki “message” yüklü bilim kurgu filmlerini bu gözle seyretmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Büyü ya da sihirden ne kastedildiğini açmak gerekirse Transhümanist akımın öncülerinden Ray Kurzweil  “İnsanlık 2.0”  kitabında şöyle anlatıyor kişisel ‘hikayesi’ni: “Sihir hakkında birkaç söz: Tom Swift Jr. kitaplarını okuduğum dönemde aynı zamanda gayretkeş bir sihirbazdım. İzleyicilerimin, gerçeğin apaçık bir biçimde olanaksıza dönüşmesini deneyimlemelerinin tadını çıkarıyordum. Onlu yaşlarımda salon sihirbazlığının yerine teknoloji projelerini koydum. Küçük sihirbazlık numaralarından farklı olarak, sırları açığa çıksa bile teknolojinin aşkın gücünü yitirmediğini keşfettim. Aklıma sıklıkla Arthur C. Clarke'ın, "yeterince gelişmiş herhangi bir teknolojinin sihirden ayırt edilebilir olmadığını" söyleyen üçüncü yasası gelir.” (11)

Stahl’a göre din insanlara nereden geldik ve nereye gidiyoruz, dünya nasıl meydana geldi, her şey nasıl başladı, kendimizi kurtarmak için neler yapmalıyız ve benzeri sorulara cevap vermelerini sağlayan bir araçtır. Sihir de tıpkı din gibi, bu tür sorulara cevap arar. Eski çağlarda sihir ve din arasında çok büyük bir fark yoktur ve her ikisi de insanlara yaşadıkları dünyayı anlayabilmek, kendilerine göre şekillendirebilmek ve arzu ettikleri gerçekliği yaratabilmek için araç olmuştur.” (12)

“Sihir, insanın doğayı anlayabilmek ve yönlendirebilmek için kullandığı araçlardan biridir. Bilim de aynı amaçtan yola çıkılarak geliştirilmiştir. Modern bilimin babası olarak görülen XVII. Yüzyıl ünlü İngiliz düşünürü Francis Bacon, bilimin amacının doğaya hükmetmek ve doğanın güçlerini insanların çıkarlarına en iyi uyacak şekilde biçimlendirmek, yani sonuç olarak neredeyse ütopik bir gerçeklik yaratmak olduğunu ileri sürmüştür.” (13)

“Diğer bir deyişle, eğer bilimsel keşfin büyüsü şapkadan tavşan çıkarmasından ileri geliyorsa, bu tavşanların birer canavara dönüşmesi ihtimali de büyünün parçasıdır. Yeni biyo-teknolojilere eşlik eden korkuları ne tümüyle kabullenme, ne de tümüyle inkar etme taraftarıyım.” (14)

Bu konuda yapacağımız son alıntı şimdiye kadar söylenenleri güzel özetliyor kanaatimce.

“Bazen “Fantastik Edebiyat”ın ve “Fantastik Filmler”in diyarında, bazen bilgisayar oyunlarında, bazen kendi hayal dünyamızda kaybolup gidiyoruz. Ölmek istemiyoruz, ölüme direnmek istiyoruz. Daha iyi olmak istiyoruz, daha iyi olacağımıza inanıyoruz. Belki de mümkündür. İlkçağlarda yaşayan atalarımızın isteklerini bugün de biz istiyoruz. Simyanın yapamadığını bilim yoluyla yapmaya çalışıyoruz.

Ve en nihayetinde transhümanizm ortaya çıkıyor: edebiyat, film, teknoloji, bilgisayar oyunları, mitler ve kutsal kitaplar birçok alanda kendisini gösteren bu yaklaşım aslında hep var olan ama nihayet eleştirel bir biçim olarak ete kemiğe bürünmüş olarak karşımızda duruyor. İnsan ve makinenin nihai birleşimi sonsuzluk mu yoksa sonun başlangıcı mı olacak? Yoksa Tanrıcılık oynamak bir defa daha bizi felakete mi sürükleyecek?” (15)

İnsan ve makinenin nihai birleşimi sonsuzluğun mu sonun mu başlangıcı olacak?

Aslında ele aldığımız ve alacağımız bütün anahtar kavramları doğru okuyabilmek ve, transhümanizm - hümanizm arasındaki çatışmayı doğru anlayıp aralarında tercih yapıyor gibi gözükmemek için, meselenin anlam-değer boyutuna dikkatimizi yoğunlaştırıp, İhsan Fazlıoğlu’na kulak vermeyi teklif ediyorum:

“İçinde yaşanılan bio-psikolojik travma, ilkelerini Aydınlanma’da bulan, modernizm ile hümanizmin ve kapitalizmin yarattığı bir dünyada vuku buldu. Ancak bu travma, post-modernizm ve trans-hümanizm ile ancak her halükârda kapitalizmin içinde kalınarak çözülmeye çalışılmaktadır. Denildiği gibi “bir sorunu yaratan zihinle, o soruna çözüm üretilemez…

Aydınlanma ve ilkelerine dayalı hümanizm, bu evrimsel süreçte bir merhale olarak kabul edilmelidir. Çünkü hümanizm maddeyi anlam ve değerden arındırarak empirik-mekanik-matematik bilmenin konusu haline getirdi. Ancak anlam ve değeri, dilin yönelimselliğine bıraktı. Zira bu akıl yürütme çizgisine göre insanlar arasında sorunlara yol açan bizatihi anlam ve değer çokluğudur.

Bu nedenle anlam ve değer, madde gibi rasyonelleştirilmeli, sayısallaştırılmalı, bizatihi insanın kendisi bir veriye dönüştürülmeli, kısaca insan bedeninde ve zihninde devrim yapılmalı; en nihayetinde amaç olarak üst-insan (meta-human) için yalnızca bir sürüm ve ara-form olan mevcut insandan kurtulunmalıdır. Bunun için doğa, irade, özgürlük, bireysellik, ahlak gibi kavramlar hakkındaki modernizmin/hümanizmin yanlış tanımları tashih edilmelidir…Kapitalist-emperyalist neo-liberal bir dizgede insan (human) olarak yaşamak mümkün değildi; bu dizgenin bizatihi kurmayı vaat ettiği trans-hümanist dizgede de mümkün olmayacaktır. Sorun ne şu ne de budur; sorun bizâtihi ‘insan’ın yitimidir.” (16)

Bu “yiten” insanın nitelikleri neler idi, ya da insanın yerine konulmaya çalışılan “insansı”lar ile arasındaki temel farklar nelerdir sorularına cevap aramaya çalışalım biraz da. Tam da bu noktada aklıma Kafka’nın “Dönüşüm” hikayesi geliveriyor.

Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında kendini yatağında kocaman bir böceğe dönüşmüş buldu. Panzer gibi sert sırtının üzerinde yatıyordu ve başını biraz kaldırdığında tepesinde, yorganın neredeyse kaymak üzere olduğu kubbe gibi yuvarlak, kahverengi, yay biçiminde sert çizgilerle boğum boğum olmuş karnını gördü. Geniş gövdesine oranla pek cılız görünen bir sürü bacağı gözlerinin önünde çaresizce çırpınıyordu.” (17)

Böcek yerine “makine”yi yerleştirip tekrar okuduğunuzda değişen bir şey olmadığını göreceksiniz.  İnsan ve insansılar arasındaki farklar açısından üzerinde en çok tartışılan kavramların canlılık, bilinç ve özgür irade olduğunu söyleyebilirim. Canlılıktan başlayalım isterseniz, buyurun Esra Kartal Soysal’ın yetkin ve özgün makalesini ziyaret edelim önce hep birlikte.

“21. yüzyılın ilk çeyreğini tırmanırken, birkaç ay içerisinde neredeyse tüm dünya kapılarını kapatıp evlerine hapsoldu, bir evleri olanlar tabii… Canlı olup olmadığı bile tartışmalı mikron boyutundaki bir varlık bu alt üst oluşun sebebiydi. Pandemi bir anda varsayılan sınırları eritti, kendi sınırlarını var etti.

Doğal olanla kültürel olanın (tekhne’nin) dansının son perdesi hâlihazırda evlerimizin içinde. Dertlerimize çözümler arıyoruz can havliyle, muhtemelen de üreteceğiz ve tedricen “normal” hayatlarımıza dönebileceğiz.

Canlılar ve sergiledikleri özellikler her an gözümüzün önünde olmasına rağmen bizim için hâlâ bilimsel açıklamanın ötesinde yer alıyorlar. Canlılığı fizik kalıplar üzerine döküp anlamaya çalışıyoruz, ancak canlının nasıl var olduğunu, bir bütünlüğe sahip tek bir şey gibi nasıl davrandığını, kendi birliğinin nasıl farkına vardığını, kendi kendisini ve varlığını sürdürmeyi nasıl arzu ettiğini, ona değil de buna nasıl yöneldiğini, şeylere üç boyutlu dolaysızlıkları içinde temas etmenin ötesinde onları kendisine dolaylı olarak nasıl sunduğunu, özetle nasıl kurulduğunu hâlâ açıklayamıyoruz.” (18)

En azından benim, bu problem alanında “uyanmamı” sağlayan pandemi sürecini de canlılık kapsamında değerlendiren yazar şöyle devam ediyor:

“Can alıcı sorumuzu artık soralım: Hegel’in etkisinde kurulan modern dünyada nefes alan insanlar neden canlı, etik/biyoetik ve özgürlük gibi konularda farklı bir biçimde düşünmeye başlasınlar? Hegelci modern çerçevenin eksiği, içinde topyekûn yaşadığımız pandemide saklı olabilir. Söz konusu çerçevede devletin sınırsız egemenliği insanı bir bütüne tâbi olarak var kılar, görünürde onu geleneksel bağlarından kurtarıp özgürleştirir, ancak düşünsel bakımdan derinleşme imkânı bulamadığı bir başka cenderenin içine sokar, dahası az gelişmiş insanları ve insan olmayan canlıları, gelişmiş insanların hizmetine sunulabilir değersiz nesnelere dönüştürür. Yeni bir canlı kuramı ile acaba söz konusu egemen heyetin kararlarını sınırlayan, otoriteyi bir tür despot iktidara tamamen devretmeye de engel olan, insanın bir yandan doğayla ve diğer canlılarla öte yandan devletle ilişkisinin yeniden düzenlenmesini sağlayan bir etik ve siyaset anlayışı üretilebilir mi?”

Ve  “can alıcı” tespitini yaptığı şu satırlarla devam ediyor:

“İnsanlık modernlik sürecinde canı ve canlılığı çerçevesinin dışında bırakarak koruyucu meleğini kendi elleriyle yok etmiş olabilir. Modern çerçeve tam da bu yüzden gerilemiştir, zira içinde hâlâ canlı mesele edilmemektedir. Fizikalizm gerçekliğin doğru bir parçasıysa da gerçekliğin tümünü veren bir açıklama değildir. Evrimin iki dayanağından ilki olan yaşamda kalım yatay düzlemin belirleyicisi olsa da, belki sanıldığı kadar mutlak önemde değildir. İnsan canlısının temel sorusu nasıl bir yaşamda kalınacağı olabilir.”

“Nasıl bir yaşama insan hayatı diyebiliriz?”

Evet, bence asıl can alıcı soru bu : “Nasıl bir yaşama insan hayatı diyebiliriz?” Sadece ‘organik’ olması yeterli mi insanca bir hayat diyebilmek için ya da “inorganik” bir insan hayatı da kurulabilir mi Yapay Zekanın ve Biyo-teknolojinin yeterince gelişmesi halinde.

Biyoteknoloji sektörü, medikal biyoteknoloji, tarımsal biyoteknoloji ve endüstriyel biyoteknoloji olmak üzere üçe ayrılıyor. Üç sektörün kesişim noktasında ise yapay zekâ, biyo-yazılım ve biyo-enformatik yer alıyor.

Tarımsal biyoteknolojinin en büyük uygulama alanını GDO’lu ürünler oluşturuyor. 2020 yılı itibarıyla 22 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede 100 milyon hektar alan üzerinde GDO’lu ürün yetiştiriliyor. Tarımsal biyoteknolojide son yıllarda öne çıkan bir başka kritik alan ise yapay et teknolojisi. Biyoteknoloji şirketleri yapay et kavramındansa “temiz et” kavramını kullanmayı tercih ediyor.” (19)

Canlılığın menşeini madde (fizik ve kimya) olarak gören ve bir canlılık türevi olarak kabul edilen bilincin de menşeinin madde olduğunu söyleyen transhümanistler, bu bilincin tekrar maddeye dönüşeceğini ve makine-insanda ya da tamamen inorganik bir yaşam formunda mükemmel hale kavuşacağını iddia ediyorlar. Yani onlara göre canlılık da insan da bir ara formdan ibaret. Darwin’in biyokimyasal organizmalar ve Turing’in bilişsel algoritmalar tezlerinin bir birleşimi olarak insan ‘bir kimyasal atık’ olarak yeryüzünde tezahür etmiştir onlara göre.

Bu anlamda aslında Turing testini geçen makine insanı taklit etmiyor, onun mükemmel formuna geçiş teşkil ediyor. Doğanın-canlılığın mekanikleştirilmesi ve biyolojik fenomenlerin fizik ve kimya prensiplerine indirgenmesi yeni bir şey değil şüphesiz. Canlılığın “özsel” değil, “fonksiyonel” bir şey olduğu tezi modern bilimin bir çok alanında mesela psikolojide neredeyse yüzyıldır üstünlük kurmuş durumda.  “Davranışcılık” ekolünde zirvesini bulan bu yaklaşım, “ruhsuz ruhbilimi”  bu yaman çelişkisinden kurtararak “davranış bilimi” haline getirmiş oldu.

İnsanın mahiyetini açıklamada “makineleri” kendine rehber gören transhümanist yaklaşım, temellerini bu “fonksiyonel”likte bulmakta. Fonksiyonları itibariyle insandan farklı olmayan inorganik bir makineyi insan saymak zorunda olduğumuzu “The Alpha Test”  filminde hep birlikte gördük(!) zaten. Evrenin merkezinde insanın olduğunun, hümanist bir rüyadan ibaret olduğunu söyleyen transhümanistler bizi bu rüyadan uyanmaya çağırıyorlar(!)

Yaşamın yasalarını değiştirmenin bir üçüncü yolu da tamamen inorganik varlıklar yaratmaktır. Bunun en belirgin örnekleri bağımsız olarak evrim geçirebilen bilgisayar programları ve virüsleridir.” (20)

Ne önceden belirlenmiş bir amaçla burada bulunuyoruz ne de kendi gücümüz dışında başka bir güce karşı sorumluluğumuz var. Bizi kurtaracak olan, dindarlık değil, kendimizi inceleyerek ve anlayarak ulaşacağımız erdemlerdir.

Bize ne ilahi bir günahlardan arınma fırsatı sunulacak ne de ikinci şans verilecektir. Yaşayabileceğimiz yegane yer, şu an üzerinde bulunduğumuz gezegendir ve anlamını çözmemiz gereken tek konu da insanın kendisidir. Bu yolcuğa başlayabilmek ve insanın yeri hakkında fikir sahibi olabilmek için ihtiyacımız olan bir diğer şey de, geleneksel kullanımından çok daha kapsamlı bir “tarih” tanımı ortaya koymaktır.” (21)

“İnsan kendi başından geçen şeydir, yaptığı şeydir. başına başka şeyler de gelmiş olabilirdi, başka şeyler de yapmış olabilirdi, ama gerçekten başına gelmiş olan, gerçekten yaptığı şeyler işte burada, ardı sıra sürüklediği kaçınılmaz bir deneyimler dizisi, tıpkı varını yoğunu bir çıkında toplamış taşıyan bir berduş gibi. İnsanın doğası yoktur.tarihi vardır… doğa ile nesneler arasında ne ilişki varsa, -gerçekleştirilmiş işler olarak- tarih ile insan arasında da aynısı vardır." (22)

Diyen Gasset’den de güç alan bu tarih anlayışı ile birlikte öne çıkan  “insanın özü olmadığı” tezi “özgür irade”nin de olmadığı insanın tarih ve kültür tarafından belirlendiği  sonucuna vardıracaktır. Kanaatimizce bio-kültürel bir varlık olarak insanın hem özü hem de tarihi vardır ve bu da onu “sorumluluk” sahibi yapar.

İnsanı bio-kültürel bir bütünlükle açıklamaktan vazgeçemeyiz. Bu demektir ki ister istemez bir beden olarak insanı hesaba katmak zorundayız. Ama insan bedeninin dünyada geçirdiği müddet ancak kültürel bir dolayım aracılığıyla anlamlı kılınabilir. Yani kültürel donatımından arıtıldığı zaman bir insandan bahis açmak imkânsızdır. İnsanın bio-kültürel bütünlüğünü oluşturan iki taraftan birine tanınan ağırlık onun parçalanmasına, kendine ve çevresine rahatsızlık ve zarar veren bir konuma yol açar.” (23)

İsmet Özel’in bu bütünlük tezinden farklı olarak, modern dünyada özün yerini “fonksiyonel bütünlük” almıştır. Bilinçli “öz”den ziyade bilinçli “davranış kalıpları” insan sayılmak için yeterli görülmektedir. Bu anlamda “bilinçli davranış örgüsüne” sahip gözüken bir makineyi de insan kabul etmemiz zorunlu hale gelmektedir. Dataizme göre davranışları besleyen veri akışı bilinci de teşekkül ettirmektedir. Makineler veri akışına dahil olarak insandan daha üstün bir bilince (kollektif bilince sahip Alphaları ya da Ajan Smith’leri hatırlayalım) sahip olabilirler.

Öznel olandan vazgeçen insan, kendini anlamaya çalışırken bir zamanlar kendisini yarattığına inandığı tanrıdan koparak, kendisinin yarattığı makineye yaklaşıyor ve onu rehber ediniyor. Tanrıdan sonra insan da ölüyor, insan dediğimiz bütünlük, bütün sabiteleriyle birlikte  (cinsiyet, aile, din, ahlak, özgür irade, sorumluluk vs ) eritilerek makine kalıplarının içine boca edilmeye çalışılıyor. Yani evrim sürecinde insan bedeninin yerini insansı makinelerin alacağı öngörülüyor. Ancak öznel yaşantılarımızı fiziksel süreçlere tam olarak indirgeyemediğimiz için bilinç bir türlü eritilebilmiş değil. Belki insani öze ait bir dil olan “şiiri” bu direnişin zapt edilemeyen kalesi olarak tanımlayabiliriz. Bilinç hakkında düşünmek bizi doğal olarak zihin ve beden ilişkisine, bir başka deyişle “madde ile mana”nın etkileşimine götürüyor.

Maddenin düşünme yeteneğine sahip olabileceğini ima eden metafizikçiler (') aslında pek hatalı düşünmüyorlardı; sadece söylemek istediklerini yanlış ifade etmişlerdi. Gerçekten de maddeyi yalnızca kendinde olarak ele alıp düşünüp düşünemeyeceğini sormak onun saati bildirip bildiremiyeceğini araştırmaya benzer. Locke’un başansızlığa uğradığı bu konuyu daha fazla deşmek gereksiz gibi görünüyor. Leibnitzçiler “monad” larıyla anlaşılması olanaksız bir hipotez ileri sürdüler. Onlar tini maddeleştirmekten çok, maddeyi tinleştirmişlerdir. Halbuki doğası bizce hiç bilinmeyen bir varlık nasıl tanımlanabilir.”  (24)

Maddeciler, eğer niyetlilik ve bilinç gerçekten var ise ve de fiziksel görüntüye indirgenebilir ise bu durumda, ortada zor bir zihin-beden problemi olduğu konusunda hemfikirdirler. Ancak onlar niyetliliği ve belki de bilinci doğallaştırmayı umarlar. Zihinsel görüntüleri tabiileştirmekle, bunları fiziksel görüntülere indirgemeyi amaçlarlar. Onlar bilincin gerçekliğini ve indirgenemezliğini teslim etmenin kişiyi bir şekilde Kartezyenizm’e bağlayacağını düşünürler ve böyle bir görüşün bizim genel bilimsel dünya algımızla uyumlu bir görüş olduğunu anlamazlar.”

“Zihinsel durumlar sadece davranış yetenekleridir.” Deriz. Ve bunun saçmalığı kanıtlanamaz olunca tekrar nedensellik üzerine geri döneriz. “Zihinsel durumlar, nedensel ilişkiler tarafından tanımlanır” (işlevselcilik) veya “Zihinsel durumlar hesaplanabilir durumlardır” (güçlü yapay zeka) deriz.”

“Gelenek, zihin üzerine incelemelerde kişinin “içebakış” ve “davranış” arasında seçim yapmak zorunda olduğunu varsayar ki benim görüşüme göre bu yanlıştır.” (25)

“Önceki bölümde belirttiğimiz üzere beyin ve bedenlerimizin işleyişini inceleyen bilimsel çalışmalar duygularımızın insanlara has ruhani bir özellik olmadığını ve herhangi bir “özgür irade” teşkil etmediklerini öne sürüyor. Aksine duygular tüm memelilerin ve kuşların hayatta kalmak ve üretmek için hızlı hesaplar yapabilmesini sağlayan biyokimyasal mekanizmalar. Duygular sezgiden, esinden ya da özgürlükten değil hesaplamalardan kaynaklanıyor.” (26)

Harari, kendisini ciddiye aldırmak için aradığı desteği Spinoza’da buluyor: “İnsanlar hür olduklarını zannederek aldanıyorlar: Bu sanı yalnız hareketlerinin (aksiyonlarının) şuuruna sahip olmaları ve onları gerektiren (belirleten) nedenleri bilmemelerinden ileri geliyor.” (27)

Spinoza’nın bu ifadesinin bizi götüreceği doğal mecra ise “özgür irade”nin olup olmadığını sorgulamaktır. Özgür irade fikri davranışlarımızın “informel” yani önceden kestirilemez olduğu esasına dayanır. Karar veren ve tercihte bulunan bir öz yoksa davranışlarımız “formel”dir yani belirli bir fiziki zemine ve sebep-sonuç ilişkisine dayanmaktadır. Örneğin Alpha’nın intihar etmek istemesi informel bir davranış idi ve hepimizi şaşırtmayı başardı. Ancak informel gibi gözüken davranışların altında da formel (fiziki) yapıların var olduğunu söyleyen transhümanistler, genetiğin ya da beyin algoritmalarının ya da alt yazılımların bu sonucu doğurabileceğini iddia etmektedirler.

İnsan mı makineye dönüşecek, makine mi insana?

Yeni bir soru şu şekilde de formüle edilebilir. İnformal yapılar (insan) formal yapılara dönüşerek insan-makineyi mi yoksa formal yapılar informal yapılara dönüşürek makine- insanı mı öne çıkaracaklar? Tam da bu noktada İhsan Fazlıoğlu’nun orijinal tespitlerine ve kritik sorusuna kulak verelim:

Kant’ın korktuğu başına gelmiş; insan makineleştirilmiş; her şey ölçülür ve sayılır hale getirilmiş; anlam hesaba indirgemiştir. Varlık’ın hayatın ve insanın anlamını googledan araştıran bir kişinin halihazırdaki durumu, insan ihtiyarına kısaca “…. Makineden fazla bir şey olan insan…” onuruna uygun olmayan bir durumdur. Bugün korumamız gereken büyük oranda doğal olgu ve olaylar değil, ürettiğimiz techne-science’ın yarattığı sorunlar ve tehlikelerdir. Önümüzde iki soru duruyor: i. İnsan, makine-insana karşı korunabilir mi?

 “… makineden fazla bir şey olan insan…” ii. Makine-insan, insana karşı korunabilir mi?: “…. İnsandan fazla bir olan makine-insan…” Bu iki soru arasında yapılacak tercih, geleceğin aydınlanma savaşlarını da tayin edecektir.” (28)

J.R.Searle de, bilinç ile kendilik bilinci arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, meselenin hiç de basit olmadığını sarahaten ortaya koyuyor. (29)

“Bilinci tam olarak bilmek için, onu, ona doğrudan erişimi sağlayan bir tür özel yetenek, yani iç gözlem öğretisi sayesinde bilmeliyiz. Ayrıca, bunun tarihsel bir teşhis olduğuna fazla güvenmesem de, eğer “kendilik” bütün bilginin ve anlamın kaynağı olacaksa ve bunlar da onun kendi bilincine dayalı olacaksa, bu durumda bilinç ile kendilik bilinci arasında zorunlu bir bağ, yani kendilik bilinci öğretisi olduğunu düşünmek oldukça doğal olur.”

Nagel ise, zihin –beden ilişkisinin arasındaki ilişkinin kompleksliğini ortaya koymayı. Bir adım daha öteye götürüyor. “Fakat, beyin ve zihin arasındaki ilişki üzerine felsefi bir soru da vardır. Şöyle ki: Zihniniz, beyninizle bağlantılı olmasına karşın beyninizden farklı bir şey midir yoksa zihniniz beyninizden mi ibarettir? Düşünceleriniz, hisleriniz, algılarınız, duyumsamalarınız ve istekleriniz beyninizdeki bütün fiziksel süreçlere ilave olunan bir şey midir yoksa onların kendileri bir takım fiziksel süreçler midir?” (30)

“Birçok fiziksel unsurun doğru biçimde bir araya geldiğinde nasıl olup da sadece çalışan biyolojik bir organizma değil, ama aynı zamanda bilinçli bir varlık da oluşturduğunu açıklayabilene kadar, dünya hakkında yeterli genel bir tasavvura sahip olamayacağız. Eğer bilinçliliğin kendisinin bir tür fiziksel durumla beraber bulunduğu tespit edilebilseydi, birleşik bir fiziksel zihin ve beden teorisinin ve böylece de belki birleşik bir fiziksel evren teorisinin önü açılırdı. Ama, salt fiziksel bir bilinç teorisi aleyhindeki nedenler, gerçekliğin tümüne ilişkin fiziksel bir teorinin imkansız göründüğünü gösterme bakımından yeterince güçlüdür. Fiziksel bilim zihni, açıklamaya çalıştığı şeyin dışında bırakarak ilerlemektedir, fakat belki de dünyada fiziksel bilimle anlaşılabilecek olandan daha fazla bir şeyler vardır.”

Jerome A. Shaffer de bu kompleks ilişkiye, aşina olduğumuz ama kullanılmasından kaçınılan bir kavramı da katar, Bilinç, Ruh ve Ötesi kitabında, “Ruh”…(32)

Bu bakımdan, bu tür inançlar artık, kesin gözüyle baktığımız ve kuşku duymadığımız ortak inançlar bütününün bir parçası olmaktan çıktığından, bazı teolojik çağrışımları olan “ruh” gibi bir sözcüğü kullanmaktan kaçınıyoruz. Son olarak bu terim, bir bakıma iki farklı fikri bir araya getirmektedir: genel olarak, yaşayan şey fikri ile, bu yaşayan şeylerin düşünen ve hatta ahlaki bakımlardan uyanık ya da manevi yönden duyarlı özel bir türü fikrini. Canlıların aşağı ve yüksek türleri arasındaki büyük farklılıkları gördükçe, bu kavramların arasını ayırmak gittikçe önem kazanmaktadır. Bu bakımdan, ne ruhun maddeliğini ne de ölümsüzlüğünü çağrıştıran ve bizim, akıllı yaratıkları öteki tüm canlılardan ayırmamıza müsaade eden bir terimi kullanmak tercih edilmektedir. Şu günlerde “ruh” (soul) sözcüğü yerine en çok kullanılan terim “zihin” (mind) sözcüğüdür. İşte bundan dolayı bu kitabın adı bu son kelimeye dayanmakta, düşünce alanı da bu kelime etrafında toplanmaktadır.”

Ulviyle süfli, madde ile mana arasındaki berzah: İnsan

Aslında “ruh” insanı açıklamada kadim felsefede en çok başvurulan kavramlardan biridir. Eflatun diyaloglarında şöyle bahseder bu kavramdan: (32)

“Sokrates: Ruh… Beden… Ve ruhla bedenin teşkil ettiği bütün.

Alkibiades: Hiç şüphe yok.

Sokrates: Bedene emreden insandır demiştik.

Alkibiades: Evet öyle demiştik.

Sokrates: Beden kendi kendine mi emrediyor?

Alkibiades: Hayır.

Sokrates: Ona emrediliyor demiştik, öyle değil mi?

Alkibiades: Evet

Sokrates: Öyleyse aradığımız şey beden değil.

Alkibiades: Hiç değil.

Sokrates: Peki, bedene emreden, bedenle ruhun oluşturduğu bütün mü ve bu bütün de insan mı?

Alkibiades: Öyle gözüküyor.

Sokrates: Yanılıyorsun. Alkibiades. Çünkü eğer bu bütünün parçalarından biri emreden, diğeri emredilen ise, bu bütüne insan diyemeyiz.

Alkibiades: Doğru.

Sokrates: Ne beden, ne de bedenle ruhun oluşturduğu bütün insan değilse, insan ya hiçbir şeydir ya da ruhtan başka bir şey değildir.

Alkibiades: Öyle.

Sokrates: İnsanın ruh olduğunu göstermek için daha açık bir kanıta gerek var mı?

Alkibiades: Hayır, böyle olduğu açıkça gözüküyor.

Sokrates: Öyleyse senle ben, birbirimizle konuşurken asıl konuşan ruhlarımızdır.

Alkibiades: Öyle.

Sonuç olarak, yaşadığımız evrende bulunan her şeyin bir ruhunun olduğu ve bu ruhların Tanrı’nın ilahi aklının bir parçası olarak bizim duyularımızla algılayamayacağımız başka bir evrede var olduğu düşüncesi, Platon’un felsefesinin önemli parçasıdır. Platon, varoluşun doğasına dair getirdiği bu açıklama ile evrene ve onu oluşturan her şeye bir Tanrısallık kazandırmış, canlı ya da cansız tüm varlıkların bir şekilde çevrelerini etkileme gücüne sahip olduklarını ima etmiştir ki bu da “Pagan” kültürlerde sık rastlanan bir olgudur.”(33)

Turan Koç ise bu özel kavram ile ilgili şunları söylüyor bize: “Ruhun kişisel ve ahlaki özgürlüğümüzün bulunduğu yer olduğunu söylemek mümkündür, üstelik bunun Tanrı tarafından yerleştirilmediğini ispat etmek de imkansızdır. Ancak bu doğuştan fakat kalıtıma dayanmayan özellikler ve bu özelliklere sahip cevherin, ruhun bedenle ilişkisi son derece problematiktir… Ruhla bedeni birbirinden ayrı varlıklar olarak düşündüğümüzde bunları bir araya getirmek mümkün olmuyor. İkisini bir tek varlık olarak düşündüğümüzde ise ayırmak mümkün olmuyor.” (34)

Varlığı büyüden arındırmak, aracı akılları kovmak

Yazımızın son kısımlarında zihin teorileri ile yakından alakalı olan “Akıl” kavramı, algoritmalar ve yapay zeka ile ilişkisine değindikten sonra akıl anlayışına bağlı insan ve ahlak tanımlarına bir göz atıp, insanlığın yeni dini olarak lanse edilen Dataizmin sözcülerine kulak verdikten sonra Müslümanların muhtemel tekliflerinin dayanabileceği zemine işaret etmeye çalışacağız.

Önce Akıl kavramı, Algoritma ve Yapay Zeka ilişkisi üzerinde duralım biraz.

“Akıldan söz ederken hangi akıldan söz edildiğinin iyi bilinmesi gerekir. Nitekim biz fıtrî akılla iman eder, nazarî akılla idrak eder, istidlalî akılla ispat ederiz. Düşünce, istidlalî akla dayanır. İstidlalî akıl kavramsal, nedensel, yöntemsel ve eleştirel olmak üzere dört unsurdan meydana gelir. İstidlalî akıl, paylaşılabilir yani kamusal niteliğe sahip ve toplum inşa eden bilgi üretir. Medeniyeti istidlalî akıl üretir. Halbuki rüya, sezgi ve ilham böyle değildir.” (35)

Evet, aklın tek bir türü olmadığını gördükten sonra, insan-makine ilişkisinde işin içine rüya, sezgi ve ilhamın da girdiğini duymuş olduk. Makineler için söz konusu olan en fazla, istidlali akıl türü olabilir kanaatimizce. Bir de algoritmalara bakalım.

Algoritmalar modern icatların arkasında yer alan yapı taşlarıdır. Her gün evimizde, iş yerimizde ya da arabamızda bizimle beraberler. Nereye gideceğimizi, giderken hangi yolu tercih edeceğimizi veya kiminle buluşacağımızı bize söylerler. Hatta bazen hayati tercihler yaparken bizi bir seçime yönlendirirler.” (36)

“Yine de algoritmalardaki kusurlara dikkat çekmek, hedeflediğimiz mükemmel alternatifin var olduğunun sanılmasına neden olabilir. Uzun uzun düşünmeme karşın, kusursuz bir algoritmaya dair tek örnek bulmakta bile zorlandım. Yüzeyde iyi görünenler bile –uçaklardaki otomatik pilot ya da kanser tanısı koyan yapay sinir ağları- derinlerde sorunludur.”

“Hararetli bir tartışma konusu olan sürücüsüz araç teknolojisinin gelecekteki hâlini görebilmek için tek yapabileceğimiz oturup beklemek. Fakat şundan emin olabiliriz; zaman geçtikçe otonom sürüş bize otomobil dünyasının çok ötesini ilgilendiren dersler verecek. Yalnızca kontrolü elden bırakmanın zorluğu hakkında değil, algoritmaların yapabilecekleriyle ilgili gerçekçi beklentiler içine girmek konusunda da.”(37)

İhsan Fazlıoğlu Evren-akıl-algoritma ilişkisi bakımından şu enteresan tespiti yapıyor:

“Alt bir algoritma içinde yaşayan var olanlar olarak, üst algoritmaları, yalnızca bilmeye ve anlamaya değil, belirlemeye de çalışıyoruz. İmdi söylenenlere istinaden, varlık sahasında tespit edilebiliriz; bu özelliğimiz ile akıl sahibi var olanlar olarak, Evren’in şimdiye değin ulaştığı son halkayız. “Sanki” tüm bu düzen yani kozmoz, insan türünü var etmek için kurulmuş; öyle bir tür ki, bir kere var olduktan sonra dönüp, içinden çıktığı Evren’i bilmeye, hatta anlamaya girişiyor; belki de Evren, kendini, kendi içinde var olan insan üzerinden bilmeye ve anlamaya çalışıyor. Kısaca, insan türü, mevcut tespitlere göre, Evren’deki var olanların en üst ve son halkası”  (38)

Ve Yapay Zekanın imkanları, sınırları hususunda The  Matrix  filmi üzerinden yapılan şu değerlendirmelere kulak verelim: “Yapay zekaların imkanını kabul etmede tereddüt etmenizin birkaç sebebi daha olabilir. Örneğin, bilgisayarların yalnızca programlanmış oldukları şeyleri yaptıklarını, bizimse, aksine, otonom, yaratıcı, canlı varlıklar olduğumuzu düşünebilirsiniz. Fakat Matrix’i düşünün. Bilgisayarların yalnızca programlandığı şeyleri yapıyor olması, onların yaratıcı olmadığı anlamına gelmez. Yaratıcılık programlanabilir. Deep Blue’nun satranç oynama biçimi insanı yıldıracak kadar yaratıcıdır. Matrix filmindeki makineler örneğin” Ajan”ları yaratmıştır. Peki makineleri kim programladı? Kendileri. Programlamayı kendi başlarına yaptılar.” (39)

Y. Noah Harari Yapay Zeka – İnsan ilişkisinde gelinebilecek son noktayı şöyle müjdeliyor: “Ancak geliştirilmekte olan tüm projeler içinde en devrimci olanı, bir bilgisayarın hem insan beyninin elektrik sinyallerini okumasını sağlayan hem de aynı anda beyne okuyabileceği elektrik sinyalleri aktaran bir beyin-bilgisayar ara yüzü tasarlama çalışmasıdır. Bu tür ara yüzler beyni doğrudan internete veya pek çok beyni birbirine bağlayıp bir çeşit beyin internet kurarsa ne olur? Beynin kollektif bir hafıza bankasına doğrudan erişimi olursa insan hafızasına, bilincine ve kimliğine ne olur? Böyle bir durumda örneğin bir siborg bir diğerinin anılarına ulaşabilir. Bu anıları duyumsamak, bir otobiyografide okumak ya da hayal etmek değil, doğrudan sanki kendi anılarıymış gibi onları hatırlamaktan bahsediyoruz. Zihinler kollektif hale geldiğinde kişinin kendisi veya toplumsal cinsiyet kimliği gibi kavramlara ne olur? Hayal sizin zihninizde değil de kolektif bir hayaller deposundaysa kendinizi nasıl bilebilir veya hayalinizin peşinden nasıl gidebilirsiniz?

Böyle bir siborg artık insan değildir, hatta organik bile değildir. Tamamen farklı bir şeydir. Bu yaratık o kadar farklı olacaktır ki, bunun felsefi, psikolojik veya siyasi etkilerini şu an anlamamız mümkün değildir.” (40)

Evet, Harari’nin aklının yetmediği meseleye biz biraz farklı açılardan bakmaya çalışalım, en temel soruyu sorarak; “İnsan Nedir?” Ömer Mahir Alper bu soruyu biraz daha detaylı soruyor:  “İnsan nedir? Niçin vardır? Nasıl bir varlığa sahiptir? Onun, bütün bir kainat içiresindeki yeri ve konumu nedir? Tanrı ve diğer varlıklarla olan ontolojik ilişkisi ne şekilde ve hangi boyutlardadır? İnsanı, ölümden sonra ne tür bir varoluş beklemektedir?

Hadd-i zatında insana ilişkin mezkür sorular, ancak varlığa dair temel bir bakışla aydınlatılabilir. Zira varlık, hem ontolojinin hem de epistemolojinin merkezinde yer alır. Bir başka ifade ile varlık, bilme süreçlerinin temelinde bulunduğu gibi, aynı zamanda bütün varolanların varoluşlarını tayin eden asli bir unsurdur. (41)

Harari ise insan nedir meselesini ‘Tanrı ile hesaplaşma” boyutuna çeker ısrarla: “Bireylerin duyguları ve özgür seçimlerine duyulan liberal inanç ne doğaldır ne de eskilere dayanır. İnsanlar binlerce yıl boyunca otoritenin insan yüreğinden değil kutsal kanunlardan geldiğine ve dolayısıyla insanın özgürlüğünü değil Tanrı kelamını kutsamamız gerektiğine inandı. Otoritenin kaynağı sadece birkaç yüzyıl önce semai Tanrılardan çıkıp etten ve kemikten insanlara aktarıldı.

Kısa bir süre sonra otorite yeniden, bu defa insanlardan algoritmalara kayabilir. Nasıl ki kutsal otorite dini mitolojiler, insan otoritesi de liberal anlatı aracılığıyla meşrulaştırıldı, gelecek teknolojik devrim de büyük veri algoritmalarının otoritesini meşrulaştırıp bir yandan da bireysel özgürlük kavramının temellerini çürütebilir. (42)

Müslümanların hayat anlayışında ise insana verilen değer ve yer çok daha farklıdır. İsmet Özel konuyu şöyle izah ediyor: “Biz insansak eğer, bizim insanlığımız anlayışımızla kayıtlı. Yani bizi anlama gücümüz insan yapıyor. İnsan dediğimiz yaratık, insan dediğimiz tür, diğer bütün yaratıklardan ve türlerden ulvî olanla süflî olan arasındaki bağı kurması sebebiyle ayrılıyor. İnsandan başka hiçbir yaratık bunun altından kalkamıyor. Yani sadece insan yerle gök arasındaki bağı kurabiliyor. Böyle bir baskı var insanın üzerinde. Mevlana’nın tabiriyle söyleyecek olursak, insan ne hayvanlar gibi salt şehvetten, ne de melekler gibi salt akıldan oluşuyor. İnsan dediğimiz yaratık hem şehvetli hem akıllı bir yaratık. Bu karma vasfından dolayı ulvî ile süflî arasındaki irtibatı, gökle yer arasındaki bağı kurmak insana kalmış; insan olmak demek böyle bir kıstak, böyle bir berzah, böyle bir “ara” varlık olmak demek.” (43)

İhsan Fazlıoğlu şöyle bir katkıda bulunuyor İsmet Özel’in harikulade tanımına: Hemen vurgulanmalıdır ki, insan türüne mensup olarak var-olmak, bi’l-kuvve bir hâldir; başka bir deyişle, insan doğulmaz, insan olunur; doğum anındaki hâlimiz beşer adını alır; yani kök anlamıyla “insana benzeyen heykel”… İşte, irfânî dil-ile, bu noktaya kadar, beşere kadarki hâlimiz iniş-yayına aittir. İnsanlaşma doğum ile birlikte başlasa da, asıl anlamını, beşerin kendilik bilincine ermesi, ulaşması, kısaca kendilik-ini idrâk etmesi yani idrâk-i taayyün-i zâtî ile kazanır; bu hâli elde etmeye kendilik-ini gerçekleştirme ya da kendilik-ini tahkîkî olarak bilme yani tahkîk-i zât da denir; bu noktadan itibaren, kişi, çıkış-yayına geçer. Bu kabulün sonucu açıktır; kendilik bilincine varmamış kişi beşerdir; hakîkî anlamıyla insanlaşma bu varıştan sonra başlar. (44)

Bu bağlamda benzer bir katkı da Esra Kartal Soysal’dan geliyor: İnsan beşer olarak doğar fakat beşer kalarak yaşamını sürdüremez, kültür içinde hem kendini doğaya uyarlar hem doğayı kendine… İnsan aklıyla mı ruhuyla mı duygularıyla mı diliyle mi bilinciyle mi özgür iradesiyle mi kültürüyle mi insan olmuştur… İnsandan insan sonrasına geçişi ifade eden geçiş  insanı standart insan türünün bir çok yetenek bakımından gelişmiş halidir… Latincede “trans” ön eki geçişi ifade eder ve transhümanizm insanlığın kendisinden sonraki faza geçişi için olası bir köprü görevi ifa eder…Geçiş insanları bazen bilimkurguda siborg veya genetik olarak gelişmiş insanlar olarak tezahür etmektedirler.” (45)

Bu tanımlar karşısında transhümanist sözcü Harari, Sapiens’de hala şunları sayıklamaktadır: “Homo Sapiens  de bir aileye mensuptur. Bu sıradan bilgi tarihin en iyi korunmuş sırlarından biriydi. Homo Sapiens uzunca bir süre kendisini diğer hayvanlardan ayrı, ailesiz (kuzeni ve kardeşi, hepsinden de önemli ebeveyni olmayan) bir yetim olarak gördü ama durum böyle değildi. Sevelim ya da sevmeyelim, büyük maymunlar adı verilen gürültücü ve büyük bir grubun üyesiyiz.” (46)

Tekrar geçen haftaki yazıya dönersek, bizi hayvanlardan ayıran özelliklerimiz neler diye sormamız gerekiyor sık sık. Bu soru kapsamında akıl ve ahlak kavramlarına Müslüman perspektiften bir göz atalım yeniden.

Önce akıl üzerinde duralım biraz, İhsan Fazlıoğlu “Tevhidin Aklın İlkesi” haline gelmesinin tarihi önemine şöyle vurgu yapıyor: “Tevhid anlayışını akidevi bir inançtan çıkararak metafizik bir ilke haline getiren İslam temeddünü ise özellikle kelamcı filozoflar eliyle logosu, ilme/bilgiye evirdiler. Bu çerçevede Varlık’ı büyüden arındırdılar; Evreni Tanrı dışındaki fail metafizik ara-güçlerden (cause-actor) arındırarak amil güçlere (factor) geçtiler. Nedeni (reason) doğaya değil, insan aklına hasrettiler.”

Yapay Zeka ile eşref-i mahlukat olunabilir mi?

Yazının bu kısmına kadar gelmeyi başarabilen okuyucular, belki en kıymetli bilgileri buradan sonra alacaklar. Zira günümüzde de en çok ihtiyaç duyulan şey sanırım yine aynı şekilde varlığın büyüden, evrenin Tanrı dışındaki aktörlerden arındırılması olsa gerek. Bunu başarabilmek için “Akıl” ile “Yapay Zeka”nın farklarını tebarüz ettirebilmek gerekiyor öncelikle. Madde ile mana arasındaki yegane varlık olan İnsan’ın bir berzah bir geçit oluşu “Akıl” emanetini yüklenmiş olmasından kaynaklanıyor. Cevher-i Baki ile Unsur-u Fani’den mürekkep olan insan, bu bileşenlerden dolayı hem dert hem imkan sahibi konumunda. İnsanın mesuliyeti, farklılığı bu emanetten kaynaklanıyor. Yani insanın illeti akıl. Zeka’dan farklı bir anlama sahip olan akıl, daha doğrusu fıtri akıl çekildiğinde sorumluluk kalkıyor. Doğuştan gelen fıtri akıl ve ortak tecrübeden hareketle geliştirilen akıl, bilgiye dönüşüyor.(48)

Aklın ve ondan neşet eden bilginin işe yaraması beklenen yer hayat sınavından başka bir şey değil. Yani geçen yazımızın başlığı olan  “İnsanlık Sınavı” ibaresi hayati bir öneme sahip akıl bakımından. Madde ile mananın temas ettiği yerde zuhur eden akıl ile yapay zeka arasındaki fark “işlemci kapasitesi ve hızı”nda değil insanın ahlaki yöneliminde ortaya çıkıyor. Tecrid ile hakikati elde ettikten sonra (bilgi) “hakk”ile uyumlu amel etmek insan ahlakının temel eksenini oluşturuyor. Makine insanlar bildikleriyle amel edecekler mi, yoksa sadece veri akışının bir parçası olarak ‘bilecekler’ mi?

Bilgiyi amel ile değerlendiren bir simya olan ahlaka makineler de sahip olabilecek mi? Değersiz insan davranışlarının salih amellerle tehzip edilmesi ile ulaşılabilecek “eşref- i mahlukat” seviyesine makinalar da ulaşabilecek mi, ya da “akletmiyor musunuz” uyarısına “yapay zeka”larıyla muhatap olabilecekler mi?

Fuzuli’nin aşk ve ilm üzerine yazdığı muhteşem beytini önümüze alıp düşünelim biraz:

Eğer insanı, alem-i sağir kabul eden tanımı dikkate alırsak ve şiir gereği sıfatı hazf edip insan = alem eşitliğini kurup;  Işk imiş her ne var Alemde / İlm bir kil ü kal imiş ancak beytindeki alem in yerine yerleştirirsek, beytin anlamı üzerinden yeniden düşünmeye başlayabiliriz; sanırım!

Başka bir açıdan Âlem-i, Ahmed’inin “Alem, ilmü ameldir” beytindeki gibi tanımlarsak, beytin anlamı, hiç şüphesiz, daha ilginç bir hal alır. O zaman, bir öncekiyle bağlantılı olarak, ışk, ilim ve ameli birlikte içerdiğinden, alem’de anlamlı olanın ilim ve amel olduğu; tek başına kuru bir ilmin başka bir deyişle amelsiz ilmin bir anlam ifade etmeyeceği söylenebilir; yani amelsiz ilim, kil ü kaldir; tersine ışk, belirli bir tarz ilmi elde etmek ve ona göre eylemektir; ilim ve amelimizin birlikteliği de alem denilen bütünü var-kılar… Kısaca, insan belki beden/madde ve bilinç/manadan mürekkeptir; ancak insan bu ikisinin ötesinde yeni ama yepyeni bir şeydir; hem maddedir hem mana; hem bilgidir hem de ışk.(49)

İnsanın benliğini ve değerini kavramasında bir diğer önemli kavram olan “nefs” ile ilgili farklı görüşler serd edilmiş bu güne kadar. Ömer Türker ‘soyut nefs’ kavramı ile ilgili olarak şunları söylüyor bize.

Soyut veya gayrı maddi nefs anlayışı, İslam düşüncesindeki nazari gelenekler için zorunlu bir unsur mudur? Bu soruyu mümkün kılan şeylerden biri, özellikle mütekaddimin dönem kelamcılarının insan nefsini filozofların aksine latif bir cisim olarak görmeleri ve bu anlayış temelinde insanı “düşünen canlı” değil “kudret ve irade sahibi diri varlık” olarak tanımlamalarıdır.

Türker, kelamcıların bu temel kaygılar dolayısıyla soyut nefs görüşünü reddetmelerinin ruhun varlığını reddetmek anlamına gelmediğini vurgulayarak ruh ve soyut nefs fikri arasında hiçbir zorunlu ilişki bulunmadığını, hatta ruhun varlığını kabul etmenin bazı kelamcılara göre bir tür cevher düalizmini zorunlu olarak gerektirmediğini belirtir.” (50)

Dataizmin ibadeti :Kaydet, yükle, paylaş…

Hayata aşk ile bakmayanlar yani ‘aşkın-müteal’ olamayanlar, makineleri kendine rehber edinmeyi umut olarak görerek, Dataizm gibi uyduruk bir “veri akışı” dinine bu dinin mabedi olan internet ağlarında günde bir çok vakit “KAYDET, YÜKLE, PAYLAŞ” ritüeliyle ibadet etmeye devam edecekler.

DATAİZİM, EVRENİN VERİ AKIŞINDAN meydana geldiğini ve her gün olgunun ya da varlığın değerinin veri işleme sürecine yaptığı katkıyla belirlendiğini öne sürer. Bu söylem kulağa ilk etapta çok iddialı, hatta delice gelse de bilimsel çevreleri çoktan etkisi altına almış bir yaklaşımdan bahsediyoruz. Dataizm iki farklı bilimsel akımın yarattığı büyük sarsıntının kesişiminden doğdu. Charles Darwin’in Türlerin Kökeni’ni yayımlamasından yüz elli yıl sonra; yaşambilimleri, organizmaları biyokimyasal algoritmalar olarak değerlendirmeye başladı.

Bu büyük gelişmeyle eşzamanlı olarak, Turing Makinesi’nin üzerinden geçen seksen yılın ardından, bilgisayar bilimciler gittikçe karmaşıklaşan algoritmalar yaratmayı başardı. Bu iki önemli gelişmeyi birleştiren Dataizm, aynı matematik kanunlarının hem biyokimyasal hem de elektronik algoritmalara uygulanabildiğini gösterdi. Sonuç olarak hayvanlarla makineler arasındaki duvarı yıkan Dataizm, elektronik algoritmaların bir noktada biyokimyasal algoritmaların sırrını çözeceğine inandı, dahası elektronik algoritmaların biyokimyasal algoritmaların tüm sırlarını çözerek onlardan üstün hale geleceği günü beklemeye başladı.(51)

O günü bekleyen, gizli ya da aşikar insan ya da insanımsı müridlerine ise şu talimat veriliyor:  “Bir şey deneyimliyorsanız, kaydedin. Bir şey kaydettiyseniz, yükleyin. Bir şey yüklediyseniz, paylaşın.”

Dataizim’in temel derdi ise bunun henüz yeterince otomatikleşememesi…(!)

Dataistler bundan tatmin olmasalar da sanal alemde fazlasıyla otomatikleştiğimiz kesin.

Dijitallik insanın neliğini, kim’liğini ve dünya kurma araçlarını, biçimlerini tepeden tırnağa dönüştürmektedir. Fizikselin, dijitalin ve biyomedikal uygulamaların biçimlendiği endüstri 4.0, güçlendirilmiş ve varoluşsal sıçrama gerçekleştirmiş insan 2.0, dijital, nano, ağ teknolojisi 5G ve henüz tanımlanmayan ama bu dönüşümlerin sonucunda tanım bekleyen aile, toplum, devlet, canlılık, zaman, mekân ve bilinç karşımızda duran felsefi sorunlardır.” (52)

İnternet sevdalıları çok yakında, koca bir okyanus gibi içinde yüzebileceğimiz ya da bir doku gibi giderek daha da sıkılaşacak engin bir Ağ (Network) vasıtasıyla hayatlarımızı geçirebilmeye muktedir olacağımızı iddia ederler. Onlar bunu müthiş bir fırsat olarak görürler.” (53)

Harari, Homo Deus kitabında, (Ajan Smith misali) Neo ile dalga geçer, süper bilgisayarlara meydan okumak için bula bula “hormonal aşk”ı mı buldunuz diye senaristlerle kafa bulur. The Matrix üçlemesinin final sahnesinde “tercih”leri için ölümüne mücadele etmeye devam eden Neo’ya, “niçin, niçin hala pes etmiyorsun “diye soran Smith’in aldığı cevap Harari’yi tatmin etmemiş demek ki…

O zaman biz de bütün yazı dizisi için -bir kereliğe mahsus- geniş bir dipnot parantezi mahiyetinde olan “aşırı uzun sohbetimizi” sonlandırıp, Film Ötesi Yazılarımızla, sinema aracılığıyla bizde oluşturulmak istenen büyüye teslim olmamak üzere mücadeleye devam edeceğimizi, Edip Cansever’in şiiriyle tüm Ajan Smith’lere karşı haykıralım ve haftaya “Tükeniş-Extiction” filmini değerlendireceğimiz “Maymun sahibinden öğrenir” başlıklı yazımızda buluşmak üzere veda edelim. (54)

“Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
  Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
  Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
  Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
  Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.”

Murat Ural

Kaynakça:

1-Ahmet Dağ, Transhümanizm: İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü

2-Ahmet Dağ,  age

3-ihsan Fazlıoğlu,‘İnsan’ın Geleceği: Telaşa Gerek Yok, Hepimiz Öleceğiz!

4-Hüseyin Köksal, 2023 Eğitim Vizyon Belgesi, Tekillik ve Transhümanizm

5-Ahmet Dağ, age

6-Ray Kurzweil, İnsanlık 2.0

7-Zoltan İstvan, Transhümanizm ve Karşılaştırmalı İzdüşümü

8-Kadir Metin Aktaş, Makine Olmak, Mütevazı Sonumuz Ölümlülük

9-Kurzweil, age

10-Hüseyin Köksal, age

11-Ray Kurzweil, age

12-Ardeniz Özenç, Eski Bilim Yeni Bilime Karşı-Simyacılık ve Transhümanizm

13-Ardeniz Özenç, age

14-K.S.Rajan, Biyokapital

15-Timuçin B. Edman, Transhümanizm ve Karşılaştırmalı İzdüşümü

16-İhsan Fazlıoğlu, age

17-Franz Kafka, Dönüşüm

18-Esra Kartal Soysal, Pandemi Tecrübesinden Canlılığı Yeniden Düşünme Ödevine

19-Mücahit Gültekin, Biyoteknoloji Şirketleri ve Geleceğimiz

20-Y.N.Harari, Sapiens

21-O.Wilson, İnsan Varlığının Anlamı

22-Ortega y Gasset, Sistem Olarak Tarih

23-İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri-Mekanizmaya Karşı Organizma

24-J.O Mattrie, İnsan Bir Makine

25-J.R Searle, Zihnin Yeniden Keşfi

26-Y.N Harari, 21.Yüzyıl için 21 Ders

27-Spinoza, Etika-II.Kitap

28-İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bulmak- Kim Aydınlanacak? İnsan-Makine mi? Makine-İnsan mı?

29-J.R.Searle, age

30-T.Nagel, Her Şey Ne Anlama Geliyor

31-J.A.Shaffer, Bilinç, Ruh ve Ötesi

32-Michel Foucault (Editör), Kendini Bilmek, Ruhunu Bilmektir

33-Ardeniz Özenç, age

34-Turan Koç, Ölümsüzlük Düşüncesi

35-İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bulmak

36-Büşra Hacıhasanoğlu, İnsan ve Makine

37-Hannah Fry, Makine Çağında İnsan Olmak

38-İhsan Fazlıoğlu, age- Gözel Özün Göze Gelmesidir

39-J.Holt, Matrix ve Felsefe-Makine Yapımı Tin

40-Y.N.Harari, Sapiens

41-Ömer M. Alper, Varlık ve İnsan

42-Y.N.Harari, age

43-İsmet Özel, Çenebazlık-Şiiri Kim Kurtarır

44-İhsan Fazlıoğlu, age

45-Esra Kartal Soysal, İnsanı Yeniden Düşünmek-İnsanın Geleceği, Transhümanizm Bağlamında Bir İnceleme

46-N.Y.Harari, age

47-İhsan Fazlıoğlu, age- Kim Aydınlanacak?

48-Kınalızade, Ahlak-i Ala-i

49-İhsan Fazlıoğlu, Fuzuli Ne Demek İstedi

50-Ömer Türker, İnsan Nedir (Edisyon) İslam Düşüncesinin Soyut Nefs Teorisiyle İmtihanı

51-Y.N.Harari, Homo Deus

52-Yaylagül Ceran Karataş, Mezarlıklar Çağında Varolabilmenin İmkânı: Biyopolitik ve Dijitallik

53-H.L. Dreyfus, İnternet Üzerine

54-Edip Cansever, Sonrası Kalır

                                                                                                      

Güncelleme Tarihi: 15 Haziran 2020, 16:53
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Tarık
Tarık - 2 ay Önce

Çok derinlikli ve istifade edilecek bir yazı olmuş. Tebrik ederim Murat bey.

Türkiye'de singularity ve transhumanizm hakkında ilklerden sayılabilecek özgün bir internet sitesi vardı.

www.her-an.org sitesinden haberiniz olmuş muydu daha önce bilmiyorum...

MURAT URAL
MURAT URAL @Tarık - 1 ay Önce

Görmemiştim Tarik Bey... Teşekkürler, selamlar...

banner19

banner13

banner26