Mutluluğun filmini çekmiş Yeşilçam

Mutluluğun kaynağı sevgi, vefa, dostluk, diğerkâmlık, sabır, affetmek ve güçlü aile bağları olarak resmedilirdi eski Türk filmlerinde. O zamanlar tıpkı hayatımızda da olduğu gibi… Gülcan Tezcan yazdı.

Mutluluğun filmini çekmiş Yeşilçam

Işıklar sönüp o koca perdedeki “hikâye” baş­ladığında izlediğimiz şey en çok duygularımı­za hitap eder… Yönetmen eğer kişisel ve çok kendine dönük bir film çekmediyse, ne kadar usta bir sinemacı olduğunu ispatlamak gibi bir derdi yoksa ortalama iki saat boyunca seyircinin heye­can, korku, üzüntü, merak, gerilim gibi pek çok duygu durumuna oynar. İşin matematiğine uygun hareket edildiğinde tüm bunları yapmak hiç zor de­ğildir. “Gişe” filmleri tam da bu amaca hizmet eder. Farklı yaş grubu, sosyal statü, cinsiyet, toplumsal yapıdan olmamıza rağmen aynı salonda bir araya gelip güdülenmiş gibi aynı anda ağlar, güler, şaşırır, öfkeleniriz… Sinemanın büyüsü mü, pek değil. De­dim ya tamamen matematik.

Ama bazen bu türden bir eğlencelik olmanın ötesinde bir şeye de yol açar izlediğiniz hikâye. Film bittiğinde hafiflemiş hissedersiniz, bir sahne takılı kalır aklınıza, olur olmaz hatırlayıp gülersiniz kendi kendinize yahut iyi gelen bir dost sohbetinin yürekte bıraktığı ferahlıkla çıkarsınız salondan. Bir süre peşiniz sıra gelir o mutluluk hissi.

Mustafa Kutlu’nun aynı adı taşıyan eserinden Osman Sınav’ın ustalıkla sinemaya uyarladığı Uzun Hikâye’yi izlediğimde böyle olmuştu mesela. Bul­gar Ali’nin hayatından eksilmeyen zorluklara rağ­men hiç kaybetmediği iyimserliği, sevdalısı ve ha­yat arkadaşı Münire’ye olan derin aşkı, Münire’nin de Ali’ye karşı aynı ölçüde, beklentisizce, saf ve gerçek sevdası, sınandıkları bütün sınavları birbir­lerine dayanarak atlatmaları ve yokluklar içindeki bir hayatı güllük gülistanlık masalsı bir dünyaya çevirmeleri, pamuk gibi yapmıştı kalbimi. Mutlulu­ğu ne çok şeye bağladığımızı ve ne çok yanıldığımızı söylüyordu film usulca; kıymetinizi bilin birbirinizin diyordu. Gencecikken kendisine kaçan Münire’yi gönlünden geçtiği gibi yaşatamadığı için mahcup­tur Ali. Üzüntüsünü dile getirdiğinde “Paltolar, ayakkabılar eskir; benim âşık olduğum... Sen es­kime!” der Münire. Mutluluğun resmi donar kalır o an gözünüzün önünde. Kaç kadın hayata böyle ba­kabilir? Kaç erkek böylesi bir mahcubiyetle boynu­nu büker sevdiğinin önünde? Şimdilerde yok dene­cek kadar az. Ama bizden önceki kuşaklar tevekkül ve teslimiyetle bakardı hayata. Sahip olamadıkları yüzünden depresyona girmek yerine ne çok şeye sahip olduğunu düşünüp şükürle geçerdi ömürleri.

Hatırlayın, 1960’ların sonu ve 1970’lerdeki Ye­şilçam filmlerinde ne çok karşımıza çıkar bu mü­tevekkil hayat anlayışı. Küçük hayatlarında mutlu olan insanlara karşılık zenginlerin alabildiğine gösterişli ama mutsuz hayatları yansırdı o dönem melodramlara.

Küçük hayatlardaki ince şiiriyet

Mutluluğun kaynağı sevgi, vefa, dostluk, diğerkâmlık, sabır, affetmek ve güçlü aile bağları ola­rak resmedilirdi eski Türk filmlerinde. O zamanlar tıpkı hayatımızda da olduğu gibi… Dahası en acıklı filmler bile mutlu sonla biterdi. Niye böyleydi peki? Çünkü seyirciye endeksli bir yapısı vardı o dönem Yeşilçam’ın. Bölge işletmecileri yatırım yapacakları hikâyeleri seyircilerin ilgisi ve beğenisine göre be­lirlerdi. Seyirci “iyilik”ten yana koyardı tavrını, fakir kızın zengin oğlana ders verdiği, zengin kızın fakir oğlanın onurlu duruşuyla muma döndüğü, Tür­kan Şoray’ın Kadir İnanır’a, Hülya Koçyiğit’in Ediz Hun’a yakıştırıldığı filmler izlemek isterdi, ancak o filmlerde dolup taşardı salonlar.

Marksist sinemacılar için bu durumu anlamak hiç kolay değildi. Onların devrim hayalleriyle dö­nüştürmek için çabaladığı toplum, aidiyetlerine öyle sıkı sıkıya bağlıydı ki Batı icadı sinemayı bile kendi kalıbına oturtmuştu. Bundan dolayı mitoloji kökenli Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, bizim sinemamızda karşılık bulmuyordu. 1980’lerde boy gösteren “bu­nalım filmleri” o yüzden sinemayla arası açılan se­yirciyi hepten kaçırmıştı sinema salonlarından.

Ayşe Şasa da gençlik yıllarında Türk sinemasın­da bize özgü bir anlatı tercihinin bu kadar baskın oluşuna şaşıran isimlerden biriydi. Sol sinema çev­relerinde senaryolar yazdığı dönemde nasıl bir ba­kış açısına sahip olduğunu Yeşilçam Günlüğü’nde anlatırken bu ezberinin bozulmasında Bülent Oran’ın etkisinden de etraflıca söz eder. Taban ta­bana zıt kutuplarda olduğu, hatta kendisine rakip ve düşman gibi gördüğü Bülent Oran, baştan beri sözünü ettiğim Türk sinemasındaki mutlu sonların mimarlarındandır ve Yeşilçam’ın en üretken sena­ristidir.

Şöyle tarif eder Ayşe Şasa, sevgili eşini Yeşilçam Günlüğü’nde: “Kendisi Osmanlı kökenli, oldukça aristokrat bir aileden gelmektedir. On sekiz yaşında hürriyeti se­çerek bir bez fabrikasında işçiliğe başlamıştır. Yine o dönemde bir süre gecekonduda yaşamayı dene­miştir. Kitsch’e olan tutkusu işte bu dönemde per­çinlenir. Halkla derin bir sevgi ve özdeşlik bağı kur­muştur; dünyaya bu insanların gözüyle bakmak, onların kederiyle kederlenmek, onların neşesiyle neşelenmek ona derin bir yaşama sevinci ve yaşa­ma fantezisi katmıştır. Bu hayatta ince bir şiiriyet bulmuştur. Bu noktada Bülent hep önemli bulduğu üç unsuru vurgular; Kanaatkârlık, tevekkül, irfan. Plastik bir dantel taklidinin dantelin aslına sahip olmayan, olmayı da amaçlamayan halkın insanının ruhunda uyandırdığı yaşama sevincine ve doyuma derin bir yatkınlık duyar. Gecekonduda kaba, uy­durma bir masada içilen bir bardak çayın, tadılan bir lokma pilakinin zevkini bütün ayrıntılarıyla ta­rife çalışır.”

Trajediye direnen dram anlayışı

Geçmişte ait olduğu çevrenin arazlarını da Bü­lent Oran’ın şu cümleleriyle nakleder Yeşilçam Günlüğü’nde Ayşe Şasa: “Yeşilçam’ın ‘solcu’ sinemacıları, halka hep te­peden ve dışarıdan bakarlar. Hiçbir zaman onun gelenekselliğini, tevekkülünü, kanaatkârlığını, ir­fanını kavrayamadıkları için onun bakış açısındaki rahatlığı ve iyimserliği, bu iyimserliğin temelinde yatan ince bir yaşama sanatını da idrak edemez­ler. Kaderciliğin arkasındaki büyük ve geniş ya­şantı felsefesini, irfanı, bu felsefenin soyluluğunu ve insancıllığını asla deşmelerine imkân yoktur. Yeşilçam’ın solcu sinemacıları ellerindeki peşin reçetelere göre dünyayı değiştirmeye sıvanmış­lardır. Bakışları karamsardır. Resmettikleri dünya karamsardır. Dünya durumu konusundaki karam­sar bakışlarını filmlerinin her kesimine sindirme­ye çalışıyor; bunun halka ne kadar ters düştüğünü anlamıyorlardı.”

Ayşe Şasa yaşadığı manevi dönüşümle birlikte artık çok farklı bir noktadan bakmaktadır o güne kadar inandığı pek çok şeye. Sinema konusunda da geçmişteki soru işaretleri artık cevabını bulmuş­tur: “Bizim sinemamız tâ başından ve bütün evri­mi boyunca çok bilinçsiz, çok belli belirsiz de olsa içinde doğduğumuz medeniyet dairesinin, İslam âleminin geleneksel kâinat anlayışının klasik çiz­gisini yani hayat karşısında trajik olmayan bir dram ve sanat anlayışını yansıtmıştır. İnsanın kendi, di­ğer insanlar ve kâinat ile uyanık bir uyum içinde olmasını, kader karşısında tevekkülü beraberinde taşıyan bu çizgi bize Batı’dan modern zamanlarda gelen Prometeci görüşten her zaman daha derin ve baskın olmuştur. Bilindiği gibi Prometeci görüş -ki Marksizm onun modern bir uzantısıdır- insanın kendi, öteki ve kâinat ile sürekli çatışmasını içe­rir. Batı insanı için çatışmadan ilerlemenin, hatta çatışmadan yaşamanın olanağı yoktur. Çatışmayı, gerilimi Batı insanı hem kişisel hem toplumsal bir üslup olarak alabildiğine içselleştirmiştir. Kader karşısındaki ‘asiliği’ âdeta doğallaşmıştır.

Modern zamanlarda eğitim alanındaki tüm ça­balara rağmen Prometeci görüş Türk insanı ta­rafından Batı’daki anlamıyla içselleştirilmemiş, özümsenmemiş, Türk sanatı ve Türk insanı dıştan dayatılan bu karamsar ve gerilimli hayat üslubunu hep kusmuştur.

Eşim Bülent Oran’ı, onun temsil ettiği gelenek­sel hayat anlayışının, bütün zorlamalara ve eleş­tirilere rağmen Yeşilçam’dan asla kovulmayışı­nın nedenini şimdi çok daha derinlerde arıyorum. Kaynağını masaldan, halk hikâyesinden alan trajik olmayan yerli hayat görüşü, Batı sineması ve Batı­lı yaşam tarzı ile gelen Prometeci trajik eğilimleri, kendi ana eksenini bozmadan eğip bükmüş, traje­diye direnen bir dram anlayışı oluşturmuştur.”

Sanatınız sizin olsun verin mutlu sonlarımızı

Yeşilçam melodramı yerli halk masalı ile Batılı dramın garip bir karışımı, trajik olmayan bir dram türüdür Ayşe Şasa’ya göre. Ve şöyle devam eder Şasa: “Bülent Oran’ın deyimiyle bizim mutsuz sonla­rımız bile mutludur. Çünkü filmin sonunda birbirini seven kahramanların ikisi birden ölünce, seyirci bi­lir ki kişiler ‘ahrette yeniden buluşacaklardır’. Bizim yerli filmlerin öykülerindeki arabesk sarkmalar, bu açıdan aslında ‘son’ tanımazlar. Tâbi olduğu tüm kültürel baskılara ve erozyona rağmen geleneksel kültürümüzde onca güçlü olan ezel ve ebed duygu­sunu bizim insanımız kaybetmemekte, bu anlamda hayata ‘son’ tanımamaktadır. Eşim Bülent Oran’ın sinema tarihine sadece bir senaryo rekortmeni ya da basit anlamıyla popülist bir profesyonel olarak geçmesi, bize has bir dramaturjinin künhüne ulaş­mamayı içerecektir.

Sinemaya girdiğinde Yunan trajedilerini yerli filmlere uygulama gayretine düşen benim gibilere kıyasla Bülent Oran, elbette daha orijinaldir.”

Bugün Yeşilçam geleneğine yaslanan, hâlâ oradan beslenen az sayıda yönetmen var. 1990 ve 2000’ler sonrası ilk filmlerini çekmeye başlayan yeni jenerasyon çoğunlukla Yeşilçam’a miadını doldurmuş bir dönem olarak bakmayı tercih etti. Kimi Rus sinemasına öykündü, kimi Fransızlara. Adı Türk ama bakışı, algısı, anlam dünyası, kodla­rı bu topraklara ait olmayan yönetmenler bireysel sinema dillerini oluşturup “evrensel” yapımlara imza atarak uluslararası festivallerde önemli ödül­ler almaya başladılar. Ancak ne yazık ki Yeşilçam’ın seyirci ile kurduğu o sıcak bağı kurmakta hiç de ba­şarılı olamadılar. Çünkü tıpkı 1960’lardaki Marksist sinemacılar kuşağı gibi batının trajedi anlayışına ve sinema diline biat edip hikâyelerini kendi özgün ba­kışlarıyla perdeye yansıtmaktan imtina ettiler. Bu yüzden her yıl yüzü aşkın sayıda sinema filmi çekil­se de seyirci pek çoğuna dönüp bakmıyor; ünsiyet kuracağı, tevekkül ve teslimiyetle örülmüş, “mutlu son”la biten anlatıları tercih ediyor. Son derece ağır dram barındıran Müslüm filminin altı haftada beş buçuk milyon seyirci çekmesi başka ne ile açıkla­nabilir ki?

Gülcan Tezcan“Mutluluğun filmini çeken Yeşilçam”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2019, sayı 8

Güncelleme Tarihi: 29 Mart 2019, 11:39
YORUM EKLE

banner19

banner13