banner17

Modern tıbbın kapısını tıklatan misafir: “Uyanışlar”

Başrollerini Robin Williams ve Robert De Niro’nun paylaştığı, 1990 yapımı “Awakenings” (Uyanışlar) filmi, modern tıbbın mantığı ve hasta-hekim ilişkilerinin niteliği açısından değerlendirilmeyi hak ediyor. Filmi Doktor Mücahit Gökduman değerlendirdi.

Modern tıbbın kapısını tıklatan misafir: “Uyanışlar”

Başrollerini Robin Williams ve Robert De Niro’nun paylaştığı, 1990 yapımı “Awakenings” (Uyanışlar) filmi, modern tıbbın mantığı ve hasta-hekim ilişkilerinin niteliği açısından değerlendirilmeyi hak ediyor. Filmin senaryosu gerçek bir hikâyeye dayanıyor.

60’lı yılların Amerika’sında, bir akıl/sinir sağlığı hastanesinde hayatla iletişimini “koparmış” bir grup hasta, kaldıkları servise yeni kabul edilmiş ve insan ilişkilerinde çok başarılı sayılamayacak olan Dr. Sayer ile tanışır. Kendilerinden ümidin kesildiği ve bir anlamda ölecekleri günün beklendiği hastalar, merhametli bir çift elin dokunuşlarıyla hayata tutunur ve “uyanmaya” başlarlar. Kuşkusuz bu değişim rüzgârı hastaları etkilemekle kalmayacak, çok sevdikleri doktorlarına da birtakım sorgulamaların kapısını aralayacaktır. 

Dr. Sayer, diğer insanlarla pek de iyi anlaşamayan, akşamları bitkileriyle ilgilenip piyanosunu çalan, kitabını okurken uyuyakalan kendi halinde bir doktordur. Anlaşıldığı kadarıyla insanların dünyasına dahil olmak onu ürkütmekte ve yormaktadır. Menfaat merkezli bir dünyada, merhametin ve diğerkâmlığın unutulduğu bir zamanda yaşamaktan mustarip bir hali vardır. Belki de o nedenle hastaneye iş görüşmesine gittiğinde laboratuvarda çalışmak istediğini, hasta bakmak istemediğini söyler. Ancak özgeçmişinden anlaşıldığına göre, insanlardan sakındığı enerjisini bilimsel çalışmalarında sonuna kadar kullanmıştır. “Miyelin” elde etmek için solucanlarla geçirdiği onca zamandan sonra ‘başarısız’ oluşunu, deneysel bir kanıt olarak sunacak kadar bilimle içli dışlı olmuştur. Bu sahne, araştırma ruhunun ve merak duygusunun ucu bucağı olmadığı konusunda bir fikir de verir izleyiciye. 

Ölüm sessizliğine gömülmüş bir hastane

Dr. Sayer’in geldiği hastane ‘ümitsiz’ vakalar ve sağlık çalışanlarıyla doludur. Her gün, işler bir ölüm sessizliğinde, o makinelere özgü soğuklukla yürütülmektedir. Bu kasvetli hava servislerin duvarlarına kadar işlemiş olmalı ki genç doktor neye uğradığını şaşırır. İlk günler gidişata ayak uydurmak zorunda dahi kalır. Ancak bu durum fazla sürmez. Aristoteles’in “İnsan doğal olarak bilmek ister.” sözüyle işaret ettiği gerçek uyanır Sayer’in içinde. Bu hastalar neden bu haldedir? Gerçekten olması gereken bu mudur? Yoksa hastanedeki herkes maskeli bir baloyu mu oynamaktadır? İnsan, şüphenin peşinden gitmelidir mutlaka. Şüphe, hayatı değiştirmenin ilk anahtarıdır belki de. Dr. Sayer bu sese kulak vermiş, harekete geçmiştir bile.

“Önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan zordur.” sözünde ifadesini bulan zorluklar, Sayer’in de karşısına çıkar. Hastaların düzelme ihtimalinin bulunduğuna ve onların bu hakkının savunulmasının insani ve mesleki bir ödev olduğuna kimseyi ikna edememiştir. İnsan böyle zamanlarda bir dost arar. Duyduğu heyecanı paylaşacak, aynı frekanstan konuşan bir yürek bakınır etrafında. Bereket ki imdadına hemşire grubunun içinden bir el yetişir: Eleanor. O da aynı sıkıntıyı içinde duymakta, her gün bu tiyatroyu oynamaktan bıkmış görünmektedir. Soru sorulmuştur bir kere: Ne yapmalı? Lakin cevabın o kadar kolay olmadığının anlaşılması uzun sürmeyecektir.  

Denemeden bilinmez

Bürokrasi kılığına girmiş “şişkin egolar”, her yerde karşımıza çıkar ve çoğu zaman can sıkmaktan başka bir işe yaramaz. Hasta haklarını, hekim haklarını, ilaç firmalarının haklarını “koruma kaygısı”; uzun bir kurallar manzumesine dönüşür ve iş yapmak isteyen insanların önünde tıkaç görevi görür. Ayrıca bilimsel ilerlemeye ve hastaların sağlığına ‘büyük’ katkılarda bulunan ilaç firmaları yeni çalışmalar yapabilmek için -haklı olarak- para beklemektedir. Sayer ve Eleanor’un hastaları iyi etme mücadelesi böylece katmerlenir. Ancak böyle durumlarda her zaman bir kolaylık yok mudur? Denemeden bilinmez. İki sağlık gönüllüsü; bürokratik açmazları ve maddi problemleri çözmeye çalışırken kapris yumağı egoları kendi hallerine bırakırlar.

Dr. Sayer “katatonik” olarak ifade edilen hastaların içinde hayat olduğuna inanmıştır bir kere. Her hasta kendi lisanınca konuşmakta ve şifasına giden yolda hekimlere işaretler vermektedir. Bu kanıtlara kulaklarını tıkayanların arasından o yolu bulmak ne kadar zor olsa da her yeni başarı, gelecek için bir ümide dönüşür. Bu müspet değişim; Sayer, Eleanor ve hastalarla sınırlı kalmamıştır. Tüm hastaneyi bir heyecan kaplamıştır. Yolda olmanın verdiği o huzuru hepsi duyumsar içlerinde. Önemli olan da bu değil midir? Her kapının arkasında bir zafer bizi beklemese de o kapıyı ısrarla çalmak gerekmez mi? “Zaferle değil seferle mükellefiz.” sözünde ifadesini bulan gerçek, basit bir zihin konforunun ötesinde anlamlar taşır. Yol insanı yorduğu kadar güzelleştirir, büyütür çünkü.  

Ya kalplerimiz uyuyorsa?

Hastalar tarafında durumlar farklıdır. Bir insanın yirmi sene uyuması ve uyandığında dünyayı tanıma çabası nasıl bir haldir? Her şey, herkes değişirken ‘yerinde saymak’, yıllar öncesinin bilgisiyle ‘şimdi’yi kavramaya çalışmak, nasıl bir kafa karışıklığını anlatır? Bu şaşkınlığın doğurduğu merak, acı ve yalnızlık hissine modern tıbbın kalın kitaplarında bir şifa önerisi bulunabilir mi? Film bu zor soruları sarsıcı bir biçimde sorar, cevapları izleyiciye bırakır. Bu sorular, izleyici için bir ayna görevi de görür. Yerinde saymak, sadece bedenen uyuyan insanlarda mı olur? Hayat sürekli bir devinim halindeyken, dünyada hiçbir şey zaman karşısında aynı kalmıyorken insanın zihinsel bir atalete mahkûm oluşu, ruhunda derin yaralar açmaz mı? Diğer taraftan bedenlerimiz uyanıkken kalplerimiz uyuyorsa; içimizi rahatsız eden gerçeklerle yüzleşmeyi sürekli erteliyorsak, derinlerdeki o vicdan mahkemesinin kapısına bir kilit vurmuşsak yaşıyor olduğumuza bizi kim inandırabilir?  

Dr. Sayer, yılların ölüme terk ettiği hastalara dokunur ve onlarla inanılmaz deneyimler yaşar. Bir doktor için bundan daha güzel ne olabilir? Kendisini bir ‘dahi’ ilan etmesi işten bile değilken huzursuzdur genç doktor. Bu başarı onu mutlu etmemektedir. Hastaların tam düzelmemesinden midir bilinmez ama sanki mesele daha derinlerdedir. İnsan ne kadar güzel yaşarsa yaşasın her zaman derinlerde bir huzursuzluk taşır. Bir eksiklik hissi yakasını bırakmaz. Hep bir yanı yarım kalır. Peki niçin? Belki de bu, dünyanın eksik ve sınırlı bir yer olmasından kaynaklıdır. Burada yenilen en güzel yemek bile birkaç saat sonra midede yük olarak hissedilir. Çıkılan en güzel seyahat, gece ayaklara ağrı olarak iner. Belki de bu yüzdendir, dünyada tam bir mutluluk elde edilemez. Acaba psikiyatride “Mani” olarak bilinen coşku dolu “tam” mutluluk hali, bu derinlerdeki “huzursuzluk” hissinin kaybolmasıyla anlaşılabilir mi? Bu konu epeyce su götürür ve başka bir yazının konusu olmayı hak eder.

Filmin izleyiciye açtığı ufuklar, elbette bu anlatılanlarla sınırlı kalmaz. Çünkü her göz, diğerinden farklı görür ve “sahibinin” değer yargılarına göre bir okuma yapar. “Uyanışlar” filminin de sayısız yorumunu yapmak mümkündür. Ancak bu perspektiflerin ortaklaştığı, birbirimizi anlamamıza yarayan bir zemin bulunabilir mi? Bence heyecan verici olan ve üzerinde konuşulmaya değer mesele budur.   

Mücahit Gökduman

Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2019, 22:25
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
E.P
E.P - 2 hafta Önce

Filmi izlemedim ama herhalde izlesemiş olsam bile bu kadar iyi anlayamazdım diye düşünüyorum.MaşAllah kaleme çok güzel almışsınız.
"Zaferle değil seferle mükellefiz"

banner19

banner13

banner20