banner17

'Miraciyye' Filmi, Bu Geleneğin Yaşatıldığı Bursa'da Gösterildi

'Miraciyye/Saklı Miras' adlı belgesel filmin galası, yönetmen Murat Pay, Mustafa Kara ve yönetmenin ifadesiyle 'filmin gizli kahramanı' olan M. Safiyuddin Erhan’ın da katılımıyla Bursa'da yapıdlı. Ahmet Serin etkinlikten notlarını aktarıyor.

'Miraciyye' Filmi, Bu Geleneğin Yaşatıldığı Bursa'da Gösterildi

Yakın zamanlara kadar, toplum tarafından mübarek kabul edilen gecelerde kalpleri zikrullah ile ya da kalbe maneviyat kazandıracak başka virdlerle donatmak toplumun hemen her katmanında çok yaygın, canlı bir gelenekti. Bu gelenek, her mübarek gün ve geceyi farklı süslerle süslemeyi, her günü kendine özgü mesajlarla donatmayı bir görev bilme sonucunda ortaya çıkan bir gelenekti.

Mesela, Eşrefoğlu Rumi’nin soyundan olup Bursa Numaniye Dergâhında bir avuç müminle merhum Safiye Hanım’ın vakfiyesi olan miraciye okuma geleneğini diri tutmaya çalışan Safiyuddin Erhan’ın naklettiğine göre, Safiye Hanım Mevlid, Regaib ve Berat kandillerinde Mevlid-i şerif; Kadir gecesi hatm-i şerif; Mirac kandilinde de Miraciye okunmasını vakfın şartları arasında göstermiş. Bu örnek, üstte anlattıklarımızı açıklamaya yeter.

Günümüzde, az da olsa, cılız da olsa üstte andığımız gelenekler hâlâ yaşatılıyor. Ama bunlardan biri neredeyse unutulmaya yüz tutmuş durumda. Unutulmaya yüz tutan bu gelenek, Mirac kandillerinde Miraciye okuma geleneğidir.

Asıl itibarıyla hem edebiyat hem de musiki ürünü kabul edilen miraciyeler, Peygamberimizin miraca yükselmesini anlatan manzum eserlere verilen isimdir.

Kutb’un-nayi Osman Dede’nin miraciyesi

Günümüze kadar birçok miraciye yazılmış olsa da, bunların en bilineni ve en yaygın olanı, Kutb’un-nayi Osman Dede’ye ait olan miraciyedir. Neyzenlerin kutbu sıfatını taşıyan Osman Dede’nin bir gecede yazdığı rivayet edilen miraciye, yazılışından kısa süre sonra yaygınlaşıp kısa zamanda herkes tarafından benimsenmiş ve Mirac kandillerinde okunması bir gelenek halini almış.

Uzun süre Mirac kandillerinde okunan ve toplumun İslam’la bağını sağlamlaştırma işlevini görüp Peygamber Efendimizi anma vesilesi olan miraciyeler, inancımıza dair birçok şeyde olduğu gibi, bir dönem gelir, unutulur veya unutturulur.

Bursa’da da Safiye Hanım adlı bir hanımefendinin vakfiyesi dolayısıyla yaşatılan miraciye okuma geleneği, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir süre unutulsa da, daha sonra tekrar Mirac kandillerinde okunur olmuş.

Bir vakıf senedinin ihyası

Safiye Hanım’ın vakfiyesini bulup miraciye geleneğinin sürmesini sağlayan kişi ise, Safiyuddin Erhan’ın amcası Ziya Eşrefoğlu’dur. Ziya Eşrefoğlu, vakıf senedini bularak bu geleneğin canlanmasını bizzat sağlar ve her Mirac kandilinde yârânıyla birlikte Bursa’ya gelerek Bursa Mahkeme Camii’nde miraciye okuma geleneğini sürdürür. Ziya Eşrefoğlu’ndan sonra ise bu geleneği, yeğeni Safiyuddin Erhan sürdürür.

Miraciye/ Saklı Miras

İşte bu güzel gelenek, belgesel tadında bir sinema filmiyle yeniden gündeme geldi. “Miraciyye/Saklı Miras” adını taşıyan filmin galası, yönetmenin ve yönetmenin ifadesiyle “filmin gizli kahramanı” olan M. Safiyuddin Erhan’ın da katılımıyla Bursa Tayyare Kültür Merkezi’nde yapıldı 28 Kasım Salı günü.

Galada yönetmen Murat Pay, profesör Mustafa Kara ve M. Safiyuddin Erhan söz alarak film ve miraciye geleneğiyle ilgili düşüncelerini aktardılar.

Filmin kısa hikayesini anlatan yönetmen Murat Pay’dan sonra konuşan Uludağ Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Kara, miraciyeler ve Safiye Hanım’ın vakfiyesi hakkında bilgi verdi. Vakıf senedinin maddelerini tek tek okuyan Mustafa Kara, toplumumuzun nasıl zengin ve asil bir ruha sahip olduğunu hatırlattı bize tekrar.

Türkçe yüksek bir dildir

Daha sonra söz alan M. Safiyuddin Erhan’ın konuşmasında vurguladığı iki husus dikkat çekiciydi: Dil ve musiki. M. Safiyuddin Erhan, ezber bozan o konuşmasında, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin mükemmel bir birleşimi olan dilimize ‘ağır bir dil’ denmesini eleştirip “Dilimiz Arapça, Farsça ve Türkçenin birleşimi olan bir dildir. Atalarımız çok zor olan bir şeyi gerçekleştirmiş, üç dili birbirinde eriterek harmanlamıştır. Bu dile ‘zor ve ağır’ denmesini kabul etmiyorum. Bu dile ‘yüksek’ bir dil demek daha doğrudur. Biz kullanmaya kullanmaya bu dilden uzaklaştık. Bu yüzden bu dil bize zor geliyor şimdi. Dilimizi kullana kullana o dille tekrar yakınlık kurmalıyız.” diyerek bizi geçmişimize bağlayan o sırça köprünün önemini tekrar ve doğru bir bakış açısıyla gündeme getirdi.

Raci’nin hikayesi

Daha sonra filmin gösterimine geçildi. Yaklaşık yetmiş beş dakikalık film, belgeselle kurmacanın karıştığı bir hikâyeyi anlatıyor. Film, filmin kahramanı Raci’nin yaşadıkları üzerine inşa edilir. Filmin başlangıcında, bir köy evinde Mirac’ı dinleyen çocuklardan biri olan Raci, hayatının her döneminde bu olayın etkisi altında kalır ve yolu, hayatının çeşitli dönemlerinde miraciye ile, sema ile, dergâhlar ile kesişir.

Hatalarımız yüzünden uzak düşüyoruz her şeyden

Filmin kahramanı Raci, Osman Dede’nin miraciyesinin kayıp bahrinin peşinde dönenip dururken aslında kendi iç dünyasında da bir arayış içindedir. Bu arayış onu maneviyat sahiplerinin arasına götürmekte ama yaptığı ufak tefek hatalar yüzünden de bu dünyadan uzak kalmaktadır. Bu yönüyle Raci’nin hikâyesi, insanın dünyadaki hikâyesinin mecazıdır bir bakıma. Çünkü biz de hatalarımız yüzünden uzak düşüyoruz birçok şeyden.

Aslına dönme çabası

Kahramana ad olarak seçilen Raci’nin sözcük anlamı da mesaj yüklüdür. TDK Sözlük’e göre ‘geri dönen, yalvaran, dokunan’ anlamlarını da taşıyan bu sözcük, hem insanoğlunun aslına dönmesini, hem Mevlevilerin semasındaki dönüşü ve hem de insanın sözünden dönmesini simgeler filme bakıldığında. Raci, tüm bunları kendi bünyesinde taşırken aynı zamanda insanın hikâyesini de anlatır. Filmin çarpıcı sahnelerinden biri, Raci’nin sema meşkidir. Söylediği ‘küçük’ bir yalan yüzünden sema meşkinden mahrum kılınır Raci. Raci’nin bulunmayı arzu ettiği mekânlardan ve manevi iklimlerden uzak kalışının acısını biz de hissederiz.

Mekanlarla film

Filmde Raci’nin hikâyesi kadar hikâyenin geçtiği mekânlar da dikkat çeker. Otorite denecek kadar yüksek bir mimari zevke sahip olduğunu bildiğimiz Safiyuddin Erhan Bey’in filmdeki etkisi, mekân seçimlerinde de kendini gösterir. Mekânlar, filmde anlatılan manevi havayı yansıtacak otantik mekânlardır. Ahşap, taş ve toprağın işlenmesiyle inşa edilen yapılarda geçer olaylar: Köy evinde, dergâhta, camide… Hele Numaniye Dergâhı’na girişte, duvar dibine yan yana yatırılmış halde duran o küpler, insanı farklı dünyalara götürür. Heybetli küplerin hafif yana yatık duruşları hem bir gücü hem de bir boyun eğişi ifade eder.

Süt ikramı

Dergâhta Miraciye okunmasından sonra ikram edilen sütün berraklığı ve ikramın bizzat süt olması, nasıl güzel bir dünyadan koptuğumuzu hatırlatır bize bir çırpıda. Filmde, mümkün olan en tabii halleriyle bulunan eşyanın da sunulan manevi iklimle ve insanla nasıl bütünleştiğine şahit oluruz. Bu şahitlik bizi, yitirdiklerimizin peşine düşmeye mükellef kılan bir şahitliktir. Numaniye Dergâhı’nda miraciye okunmasıyla sona eren film, neleri yitirdiğimizi ve nelerin peşine düşmemiz gerektiğini hatırlatır bize.

 

Ahmet Serin

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2017, 15:10
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20