banner17

Mecidi'nin sırrı nerede?

Mecidi, iki kardeş arasındaki o sıcacık ilişkiyi cennete giden yola çeviriyor. Hem de bir ayakkabı üzerinden.

Mecidi'nin sırrı nerede?

Mecidi’nin sırrı nerede ?

Mecidi, iki kardeş arasındaki o sıcacık ilişkiyi cennete giden yola çeviriyor. Hem de bir ayakkabı üzerinden.

Muhalif olsa bile, kendi ülkesinin insanını bayağı düşüncelerle günü kurtaracak ucuz hareketlerle, karın doyurma peşinde koşuyor göstermez Mecidi. Erdem denilen o insani değeri hakkı olana teslim eder. Mecidi, yönetenlere çomak sokma peşinde koşan biri değil, bir yönetmen, sanat adımı, sanatını ideolojisinin emrine vermiş değil insanının gerçeğine, endişesine odaklamış biri... Tam da bu sebepten insana dair sıcak öyküleri dile getirdiği için ödüllendiriliyor eleştirmenler tarafından.

Bir film bu kadar etkiler

Cennetin Çocukları (Bacheha-ye Aseman, 1997) İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin (Majid Majidi) filmi; fakat hani bilgisayar ekranından ya da televizyondan falan izlemiyor olsa idik bu filmi, gerçeğin ta kendisi de diyebilirdik. Yahut bir düştü bu gördüğümüz, her düş gerçeğe yakındır ve gerçeğe giden yolda geçilmesi gerekilen bir köprüdür, derdik. Öylesine sıcak, samimi bir film… Film öyküsü hem fedakârlık hissini hem kardeşlik hissini o kadar gerçekçi bir dille yansıtıyor ki beyaz perdeye, sıkça kullanılan “bu türden şeyler filmlerde olur canikom” lafını deme gereği duymuyorsunuz. Yok, ideal olanı yansıtmak gibi bir derdi yok Mecidi’nin. İdeal olan aslında bir bakıma “olmayan” bir şeyler anlatmaktır. Ve dahi o da bizim Yeşilçam filmlerinde Sezercik gibi Yumurcak gibi Ayşecik gibi kartondan figürlerin üzerinden sunuluyor izleyene yamalı bohça misali. Sorun da orda zaten; hep hissettiğiniz/hissettiğimiz “ne de olsa bu bir film, elbet birileri çıkıp yardım edecektir” düşüncesini aklımızın bir kenarına not ederiz, kalbimizde bunun yumuşaklığıyla devam ederiz filmi izlemeye. Ve o filmler de insana umut adına, yaşamak adına, inanmak adına her hangi bir mesaj iletme kaygısı gütmez, gütmediği için de çarçabuk tüketilir, üç günde unutulur gider.

Gerçek nedir ki?

Mecidi, umudun soluk renkler de dahi olsa umut olduğunu ve kıymetinden hiçbir şey kaybetmediğini ustaca anlatmış. Mesela, kızını seven, ona iltifatlar eden, “hayırlı kızım” kelimeleri ile sena eden bir baba tablosu ne kadar da sıcaktır… Batı şablonuna uymayan bu kalıp bize ters gelir ilkin, ancak Doğulu bir yanımız olduğunu hatırlayan her fert elbet ayrımına varacaktır bunun. Betty Mahmudi’nin evli olduğu koca tipi de İranlıdır, zorbadır hatta. Gerçek yüzünü de İran’a dönünce gösterir. Mesela kızını hor görür, tıpkı böcek gibi. Kadın, İran’da hele, bir metadan çok da farklı değildir çünkü.

Dışarıdan bakanlar öyle göredursun, Batı'yı da özümsemiş bir sinemacı olarak, dahası filmlerini batınında takdir ettiği bir sinemacı olarak Mecidi hiç de oralı değildir. Hasta haliyle çamaşır yıkayan eşine kızan baba güzel bir misaldir. Çünkü eşini düşünmektedir ki, bir koca için bu olukça doğalken nedense yıllar yılı anlatılan öcülü-böcülü İran masallarına hiç benzemediğinden yadırgıyor insan. Komşuya bir tas da olsa, az da olsa bir tas çorba gönderme, ayakkabısını suya düşüren bir küçük kıza yardım etme, okulda başarılı olduğu için öğretmenin hediye ettiği güzel kalemi kendisi için de değil de kız kardeşi için hediye olarak düşünme, çayına şeker atmak için hemen yanı başında duran ve camiye ait olan şekeri kullanmayıp çayı şekersiz içme, camide tilavet edilen Allah kelamını dinlerken hıçkırıklara boğulma bildiğimiz sıcak duygular, manzaralar nedense… Bizim insanımız da, bu ülkenin insanı için de aynı anlama gelmektedir şüphesiz. Onun için sıcak bir öyküsü var, dedim ya film için… Nedir bu öyküyü çekici kılan?

Kaybolan ayakkabı ve cennet

Kaybedilen bir ayakkabı, o da zaten eski püskü bir şey… Hemen her tarafın onlarca defa yamanmış. Yoksul bir ailenin bu ayakkabıyı almaya gücü yetmiyorsa, yapılacak tek şey –ya da çocuk aklıyla yapılacak tek şey- bir ayakkabıyı dönüşümlü giymektir. Ali, kız kardeşi Zehra’nın ayakkabısını kaybedince şöyle bir çözüm sunar: Sabah okula giderken sen giy, döndüğünde ben giyerim, ama çabuk hareket etmeliyiz.

Bir yerde bu koşuşturmacaya dayanamayan Zehra ayakkabıyı kaybettiğini söylemeyeceğini söyler abisi Ali’ye. Meselenin dayak yeme korkusundan çok öte bir şey olduğunu o an fark ediyoruz. Zaten güç durumdaki baba, önce evet, kızacak belki dövecektir; ama sonra bir ayakkabı almak için bir yerlerden borç para bulmak zorunda kalacaktır. İşte, bu duruma razı olmak istemez Ali.

Bir koşu müsabakasında birinci olduğu için spor ayakkabı alamayan Ali kendi adına mı üzülmektedir acaba? Düşünün, birinci olmuşsunuz, ama sevinemiyorsunuz, çünkü üçüncülük ödülü olan spor ayakkabıyı alamamışsınız…

Biraz zor belki bu filmi bulup da izlemek, ama denemek gerekir, bulmak gerekir… Hem ne demişler: Aramakla bulunmaz ama bulanlar da arayanlardır vesselam…

Not: İran sinemasına ilgi duyanlara Cihan Aktaş’ın Şarkın Şiiri: İran Sineması adlı kıymetli eserini tavsiye ederim.

Yılmaz Yılmaz izledi.

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2018, 13:41
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
sebnem
sebnem - 9 yıl Önce

izlerken bir kez daha iran sinemasina hayran oldum. insani ve insani degerleri onemseyen herkese siddetle tavsiye ederim. bu filmi izlerken yureginizin hassas telleri defalarca titreyecek, gozleriniz bugulanacak. ve sahip oldugunuz onca seyin sukrunu ne kadar da ihmal ettiginizi bir kez daha idrak edeceksiniz...

mehmet
mehmet - 7 yıl Önce

türkiyeden diskindim iranlıları çok seviyorum

banner8

banner20