Maymun sahibinden öğrenir

Murat Ural bu hafta The Alpha Test filminin devamı mahiyetinde görülebilecek Netflix yapımı Tükeniş filmini analiz ediyor. Eğer makine-insan ırkı dünyaya tamamen hakim olsa dünya şu andakinden farklı olur muydu dersiniz?

Not: Yazarımız Murat Ural, “Film Ötesi Yazılar” serinin “Maymun sahibinden öğrenir” başlığını taşıyan dördüncü yazısını okurken Yiruma’nın River Flows in You parçasını öneriyor.

“Film Ötesi Yazı” dizisi boyunca (Zombiler de gerçek olacak mı?; İnsanlık sınavını geçmeye hazır mıyız?) üstünde duracağımız temel soru ve sorunların felsefi arka planları için bana ve size referans olacak geniş bir kavramsal parantez açtıktan sonra (“Ne gelir elimizden ‘insan’ olmaktan başka”) parantezi kapatarak yolculuğumuza yeni bir film ile devam ediyoruz: Tükeniş.

İlk filmimiz olan The Alpha Test makine-insan ırkının, insana karşı üstünlük kurma yolunda attığı ilk adımlarla sona ermişti. Aslında birbirinden bağımsız olsalar da Tükeniş filmini The Alpha Test’in muhtemel bir ardılı olarak konumlandırabiliriz. Eğer makine-insan ırkı dünyaya tamamen hakim olsa idi, elli sene sonra bu “yeni dünya”yı eskisinden -yani bizimkinden- ayırt edebilir miydik? Makine-insanın, insanı taklit etmesi gibi, ‘medeniyet’leri de  taklidi bir medeniyet mi olurdu? Mesela iş, ev, aile gibi temel insani kurumlar yaşamaya devam eder miydi? Tarzındaki sorulara cevaplar bulma şansına sahip olacağız Tükeniş filmiyle.

Dünyadaki iktidarın el değiştirmesi ve makinelerin ‘efendi’ konumuna geçmesiyle insanın pozisyonu ve tutumu ne olurdu; makinelerle uzlaşır hatta onlara gönüllü kölelik mi yapardık; yoksa bir “diaspora”ya mı sığınırdık kaybettiklerimizi bir gün geri almak üzere ya da ürettiğimiz her türlü medeni unsur ile birlikte insan ırkı olarak yok mu olurduk, soruları da yine cevaplarını bekleyecekler. Film Türkçeye Tükeniş olarak çevrilmiş ama daha otantik anlamı “apocalyptic -ifşa edici- yok oluş.” Hümanist devrimin “Abra Kadabra” (söylediğim gibi yaratacağım) diyerek evrenin merkezine koyduğu homo sapiensi, “Hokus Pokus” (Hileli teşebbüs, deneme) diyerek- yaratılan değil- kendisi yaratan bir homo deus haline dönüştürmeyi hedefleyen transhümanist bakış açısı bize bu filmle hangi cevapları “sunuyor” bakalım.

Biyo-teknolojik evrim, aileye mani değildir

İnsan hayatının vazgeçilmezlerinden biri olarak düşünegeldiğimiz “aile” kavramı üzerinde odaklanıyor ve ilk cevabını veriyor bize bu enteresan açılımlara sahip film: “Biyo-teknolojik evrim,  aileye mani değildir(!)” Hatta daha da ileri giderek “Biz, sizinle birlikte sonsuza dek yaşayabilecek bir aile vaat ediyoruz” diyor izleyiciye. Okuyucularımızdan bazıları “ne olmuş yani, biz çok mu faydasını gördük aile kurmanın da sonsuza kadar aile içinde yaşamak isteyelim” ya da “ yorgun düşmüş bir ikiz annesi olarak, insan neden aile kurmak ve üremek için çabalar hala anlamış değilim” diyebilirler :) Ancak hakim görüş insanın mayasının aile içinde oluştuğu ve ailesiz insan hayatı olamayacağı şeklinde özetlenebilir.

Filmimiz de bir “aile babasının” içine gömüldüğü verili şartlar üzerine düşünceli sorularıyla başlar: “Dünyamız sürekli dönüyor, değişiyor, evrimleşiyor... Her gün rutinimize devam ediyoruz... İş, ev, aile… Peki ama biz kimiz, ben kimim… Eşinizi tanıdığınızı sanıyorsunuz, ya da şirin çocuklarınızı… Peki ya tanımıyorsanız, peki ya gerçek öğrenildiğinde  (ifşa edildiğinde) her şey değişecekse…”

Bu soruların cevaplarını film içinde aramaya başlarken ilk olarak aile babamızın kabuslarıyla tanışıyoruz. Rüyalarında sürekli ailesini kaybettiğini ve her şeyi yok etmeye kararlı bir varlığın dünyayı ele geçirdiğini gören babamız uzunca bir süredir geceleri uyuyamamaktadır. Tıpkı benim gibi :)

Tedavi olmasını teklif edenlere verdiği cevap bizi iyice meraklandırır: “Ya bu rüyaları görmem gerekliyse!”  Neyse merakımız kısa sürede giderilir, bir parti sonrasında gökyüzündeki muhtemel tehdidi fark etmek için uzaya teleskopla bakarken arkadaşı yanına gelir ve ”Gökyüzünü incelemeyi severim her şeyi daha net anlamamızı sağlıyor, ancak asıl içimizde neler olduğuna bakmalısın” der. Tam o sırada kabuslarında gördüğü  “saldırı” gerçekten başlar. Ve uzaylı varlıkların dünyayı işgal süreci başlar. Uzaylı mı yoksa yaratık (alien) mı demek daha uygun olur bilemiyorum. Her hal ve karda yabancı bir tehdit canından çok sevdiği ailesini kaybetmesine sebep olabilecek şekilde evinin içine kadar girer. Her şey tıpkı kabuslarındaki gibi gelişmektedir. Böylece biz de filmin birinci katmanına dahil oluruz: Uzaylı işgalciler-insanlık savaşı…

Fabrika ayarlarınıza dönmeye hazır mısınız?

Bu ilk katmanda, en büyük amacı ailesini korumak olan fedakar bir aile babasının “uzaylı yaratıklarla” mücadelesine şahit oluruz. Sığınmak için gitmeyi hedefledikleri yer ise çalıştığı “fabrika”dır. (Senarist Kohen, bize de “fabrika ayarları”mıza dönmemizi teklif ediyor sanırım :)

Yaratıklarla insanlar arasında gördüğümüz ilk temas, sürekli “maymun gördüğünü yapar” diye tekrarlayan oyuncak maymunun sahibi olan ailenin küçük şirin kızı arasında gerçekleşir. Küçük kız yüz yüze kaldığı yaratığa “senden korkmuyorum gölge” der aşırı metaforik bir şekilde. Tam zamanında babası imdadına yetişir ve “kim bunlar, bunu neden yapıyorlar” soruları eşliğinde “sığınağa yani fabrikaya” doğru ailecek kaçmaya başlarlar. Ele geçirdiği düşman silahını inceleyen babamız “teknolojilerinin onlardan farklı olmadığını” tespit eder. Hunharca katliama karşı bir direniş başlar bu arada, kaçışları esnasında onlar da bu direnişe dahil olurlar. Fabrikaya hep birlikte ulaşmaya çalışırlarken, anne ölümcül bir şekilde yaralanır. O esnada kendilerini filmin neredeyse başından beri takip eden “yaratığı” ele geçirir kahraman babamız. Uzaylı yaratığın kaskını çıkardığında ise bizi filmin ikinci katmanına ulaştıracak olan görüntü ile karşılaşır: Karşısında duran yabancı da tıpkı kendisi gibi insan suretindedir.

Filmin ikinci katmanı insan-makine-insan ilişkisi üzerine kurulur böylece. Tutsaklarıyla birlikte fabrikaya ulaşırlar ancak fabrikadakiler tıbbi anlamda yapabilecekleri bir şey olmadığını ve karısının öleceğini söylerler. İnfaz edilmek üzere olan tutsak, karısına “güç verip yaşatabileceğini” haykırır. Bu teklifi çaresizlikle kabul eden babamız, tutsak yaratık karısının karnını yarıp içindeki pili çıkardığında, Matrix’den Nebukadnezar’a ilk defa ayak basan Neo’nun hayret makamındadır. Şaşkınlık içinde karısının “sentetik” olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalan babaya şunu sorar uzaylı(!): “Gerçekten kim olduğunuzu bilmiyor muydun?”

Gerçekten kim olduğumuzu biliyor muyuz?

“Biz kimiz, ben kimim, eşimi gerçekten tanıyor muyum…” sorularına yok edici bir gerçeklik ile cevap bulması için kendisinin de karnını yarıp içine bakarak,  “pili ile düz kontak” yapması gerekiyordur babamızın. Bu aktarım sürecinde kabuslarındaki “pişmanlık ve vicdan azabı dolu hatıralar” iyice su yüzüne çıkmaya başlar. Yapay zekanın insanlara karşı niçin  bir savaş başlattığını, bu savaşta elinin nasıl insan kanına bulandığını görürüz sentetik aile babamızın. Yapay zekanın “efendisi” olarak onların fişini çekme hakkını elinde gören “humanity”nin açtığı “ırkçı” savaşa verilen bir karşılıktır aslında dahil olduğu bu kanlı savaş. Makineler -belki daha önce insan türünün bir önceki türe yaptığı gibi- sahibini taklit ederek, sahibinden öğrendikleri ile “efendisi”ne karşı kesin bir galibiyet elde etmiştir. İnsanı sentetik makinelerden daha üstün yapan bir özellik kalmamıştır.

Bu “isyan”ın makineler açısından temel sebebi The Alpha Test filmindeki gibi insanlar tarafından kendilerine “kötü” davranılmasıdır. İnsanlar açısından ise savaşın sebebi, sentetik makinelerin “niye üretildiklerinin” sorgulanması ve insani duygular ve davranışlar göstermeye başlamalarıdır. Bu durum insanı diğer varlıklardan “üstün” yapan özelliklerinin sorgulanmasına ve insanın tarihteki merkezi rolünün kaybolmasına sebep olacaktır. Üstünlük savaşını kaybeden insanlık, çareyi kuvvetlenip -kaybettiklerini almak için- tekrar geri dönmek üzere bir “diaspora” keşfetmekte bulur ve Nuh’un gemisi misali mekiklerle Mars’a göçer.(!)

İsrail-Filistin çatışması özelinde “Yahudi Diasporası”

Buradan itibaren “özel” belki de “subjektif”  keşfim olan üçüncü katmanına geçiyoruz filmin. Sıkı durun;  İsrail- Filistin çatışması özelinde “Yahudi Diasporası” meselesine.  İnsanları katledip bir “kıyamet” misali medeniyetlerini yok eden ve her şeylerini ele geçiren sentetik makineler işledikleri “suçları” unutmak için hafızalarını sildirirler ve yeni bir dünya kurarlar sıfırdan. Bizim “ailemiz” de insan sahipleri makine-insanlar tarafından öldürülmüş iki sentetik çocuğu “evlatlık” edinir ve topluca hafızalarını temizletirler. Aile babamızın ilk sahnelerde bize yansıyan “kimlik” sorunu, The Bourne İdenty” filminde ajan Jason’un yaşadığı “kirli geçmişiyle hesaplaşma” trajedisine benzetilebilir. Yani masum diye gördüğümüz ve şu an işgal altında olan insanlar hiç de göründükleri kadar “masum” değildirler. Onların işgalci diye tanımladıkları “insan”ların evlerini asıl onlar işgal etmişlerdir vaktiyle. Hikaye sizde de bende yaptığı gibi “Filistin- İsrail Meselesi” çağrışımını uyandırmadı mı? Kendilerine yardım eden ‘insan”a sorar babamız; “Bize niye yardım ettin?”  Şöyle cevap verir ona “insan”: “Bizi elli sene önce evimizden kovdunuz, her şeyi geride bırakarak Mars’a (diaspora) gittik. Bize yabani bir canavar olduğunuzu söylediler ama buraya sizleri öldürmek için döndüğümüzde karşımızda aileleri ve çocukları bulduk, ben aileleri ve çocukları öldürmek için buraya gelmedim.”

Senarist Kohen, bu transhümanist bilim-kurgu temasının içine ne güzel yedirmiş değil mi diasporayı. Tam bir “Maymun sahibinden öğrenir” hikayesi kurmuş bizim için…

Anneleri hayata dönen ailemiz tekrar bir araya gelerek, katıldıkları direnişçi grup ile birlikte kendilerini bilinmez bir ufka doğru götüren trene binerler. Onlar trende dünyayı hayran bir şekilde izleyerek yollarına devam ederken, kahraman babamız giriş tiradını tamamlar: “Dünya hareket ediyor, değişiyor, evrimleşiyor, bizler de öyle… Artık kim olduğumu biliyorum, düşmanımı da tanıyorum. O kadar da farklı değiliz. Diğerleri de bunu görebilirse belki bir ‘ortak geleceğimiz’ olabilir.”

Maskesiz insan varlığı mümkün mü?

Filmin dördüncü ve son katmanına gelirsek, o kadar basit mi acaba “kim” olduğunu bilebilmek? Kahramanımız gökyüzünü incelemeyi bırakıp “içini açıp bakarak” kim olduğunu keşfedebildi mi gerçekten? Bizler de günlük hayat rutinimiz içinde, aile içindeki en yakınlarımızı ve dahi kendimizi “maskesiz” olarak görüp aslında “kim” olduğumuzu keşfedebiliyor muyuz kolayca? Usta yönetmen Bergman’ın “Persona” filminde dile geldiği şekilde “Kimsenin sen gerçek misin sahte misin diye sorgulanmadığı bir hayatta” her türlü maskemizi suretimiz olarak kabul etmeye yatkın değil miyiz?  “İnsanın çıkmazı, maskesinin sureti olduğuna inanmaya başlayıp kontrolün kendisinden maskesine geçmesiyle birlikte derinleşmiyor mu ve en tehlikeli maskemiz kendimizden korunmak –kaçmak için taktığımız maske değil mi” (1)

En baştaki “Biz kimiz, ben kimim” sorusu bu maskeli katmanla birlikte bizi yine “İnsan nedir” sorusuna döndürüverdi sevgili “Film Ötesi” okurları. Önümüzdeki yazıda “Evrim-Trancendense” filminden hareketle “insanın ‘kendisi’ olduğunu ispatlayabilmesi” meselesi açısından bu zor soru ile uğraşmaya devam edelim. “İçinize akan nehir” hiçbir zaman kurumasın…

Murat Ural

Notlar:

Esra Kartal, Persona: Alnı Açık Bir Muamma- Hayal Perdesi

            

Güncelleme Tarihi: 24 Haziran 2020, 13:58
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26