Mars’ta bir Robinson Crusoe: Marslı (2015)

Marslı filminin başkarakteri Mark Watney’nin cesareti Robinson’ınkine benzemektedir. Ancak Watney’e kuvvet veren Robinson’ınki gibi ne bir millî ruh ne de dinî bir inançtır. Onu ayakta tutan, sahip olduğu pozitivist bilim anlayışı doğrultusunda şekillenen inancıdır.  Abdullah Turut yazdı.

Mars’ta bir Robinson Crusoe: Marslı (2015)

Nihil sub sole novum.*

Andy Weir’in aynı isimli kitabından Ridley Scott’ın sinemaya uyarladığı The Martian (2015) filmi, alışkın olduğumuz bilim kurgu filmlerinden bazı yönleriyle ayrılıyor. Bunların başında, kurgu öğelerinin geri planda tutularak sahip olduğumuz bilimsel bilgiyle uyuşan ve kurgu dışında bire bir gerçekleşmesi mümkün olabilecek “gerçek” öğeler gelmektedir. Bilim-gerçek olarak adlandırılan bu türün içinde Marslı, yakın dönem bilim-gerçek filmlerinden Gravity (2013), Interstellar (2014) gibi uzay-mekânda geçen filmlerin yanına ekleniyor. Marslı filminde, mezkûr filmlerin dışında Mars’ta yalnız başına hayatta kalma mücadelesi veren bir astronotun başından geçenler anlatılmaktadır.

Ares III adlı görevle Mars’a gönderilen Hermes ekibindeki altı astronottan biri olan Mark Watney, görev sırasında ortaya çıkan fırtına sebebiyle uçan bir cisim tarafından yaralanır, ekipteki diğer arkadaşları Mark’ı bulmak için çaba harcarlar fakat şiddetli fırtına yüzünden ona ulaşamazlar. Hermes ekibi, Mark’ın öldüğünü düşünerek kızıl gezegeni terk eder; ancak, Mark bir şekilde hayatta kalmıştır ve kendisinden başka hiçbir canlının yaşamadığı bir gezegende yalnız başınadır. Bundan böyle film, Mark’ın hayatta kalma mücadelesi, temel gereksinimlerini karşılamak için bulduğu yöntemler, insanların Mark’ın yaşadığından haberdar olması ve onu kurtarmak için bütün dünyanın elbirliğiyle çaba sarf etmesi üzerine gelişmektedir. Ancak biz yazımızda Mark Watney’nin başından geçenleri farklı bir bakış açısından ele alacağız. Bütün bunların yanında, Mark Watney’nin yaşadıkları, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanından sonra, Batı’da gelişen “Robinsonade” tarzı roman ve anlatı karakterlerinin yaşadıklarına benzemektedir. Mark Watney aracılığıyla, Batı’nın kendi kültür ve medeniyetini, dünyadaki diğer medeniyetlerin üzerinde kurduğu tahakkümün yanında, yakın gelecekte mümkün olabilecek dünya dışı gezegenlerde de kuracağı koloniler aracılığıyla tahakkümünü yayması ve dayatmasını gözlemlemek mümkündür. M. Watney’nin Mars’taki macerasına geçmeden önce, bakış açımıza ışık tutacak medeniyet kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

Cemil Meriç’in ifadesiyle, “kaypak ve karanlık” bir kelime olan medeniyet (Meriç 2002: 81), Batı’da ilk defa Fransızca olarak (civilisation) Marquis de Mirabeau tarafından 1757 yılında kullanılmıştır. Bundan bir müddet sonra, aynı anlamı ihtiva edecek şekilde İngilizce’de de kullanılmaya başlanır. Dönemin Batı dünyasında medeniyet, seçkin bir grubun hayat tarzını ifade etmektedir. Gelişmiş olarak sayılan toplumu, gelişmemiş toplumlardan ayıran özellik olarak karşımıza çıkar. Bu ayırıcı vasıf genelde Batı medeniyetinin ulaştığı derece üzerinden ele alınmıştır. Bu bağlamda “Medenîleştirmek” (fr. civiliser) fiili, mezkûr grubun dışındakilere karşı, onları medenîleştirerek medeniyetin içine dahil etmeyi amaçlamıştır. Bu açıdan medeniyet kavramı, tekil ve kuralcı bir anlama sahiptir (Görgün 2003: 298). Bir yanda Batı’nın kendi toplumuna hatta toplumu içindeki ayrıcalıklı bir zümreye atfettiği -bilhassa Fransa’da- bir imtiyaz olarak kullandığı “medenî” zümre; öte yanda, henüz medenîleşmemiş, medenîleştirilmesi gereken diğer toplumlar yer almaktadır. Medeniyet kavramı, Fransa’da neşvünema bulup İngiltere’ye, oradan da diğer Avrupa devletleri ve ardından Amerika’ya yayılmıştır. (Baykara 1992: 2) Tarihi süreç içerisinde medeniyet bayraktarlığı ülkelerin siyâsî içtimâî ve iktisâdî güçlerine göre el değiştirmiş ancak başlangıcında ihtivâ ettiği anlam aynı kalmıştır.

Tek medeniyet algısı ve dayatması

Batı medeniyeti kendi içerisinde gösterdiği gelişmeyle, medeniyet kavramını tek çizgili (linear) ve ilerlemeci (progress) bir anlayışı benimsemiştir. Yalnızca kendisine ait olduğuna inandığı medeniyet; sömürgecilik ve emperyalizm yoluyla, medenî olmayan, öteki, vahşi, barbar olarak nitelediği diğer toplumlara karşı medeniyet götürme adı altında kullandığı bir propaganda aracı olagelmiştir. Ancak Batı, müsteşrikler aracılığıyla medeniyetin sadece kendisine mahsus ve tarih boyunca tek çizgili olmadığını öğrenir. Tıpkı Batı medeniyeti gibi birçok medeniyetin varlığını, bu medeniyetlerin birbirleri arasında bir derece farkı değil, mâhiyet bakımından farklılıklar gösterdiğini tecrübe etmiştir (Özel 2013: 114). Medeniyetin biricik olmadığı anlaşılmasına rağmen, Batılı devletlerin bilim, teknik ve teknolojide gösterdiği gelişmeler ve dünya çapında söz sahibi olmaları sebebiyle, Batı kutuplu bir dünya ve medeniyet anlayışı güçlenmeye devam eder. Batı dışında neşvünemâ bulan medeniyetlerin değeri ya da Batı tarafından kabul görmeleri yine Batı medeniyetiyle kurdukları ilişki nispetince olmuştur. Birer Akdeniz medeniyeti olan Yunan ve Roma medeniyetleri, Batı’yı hazırlayan ön aşamalar, Batı medeniyetinin beslendiği kaynak olarak görülmüştür (Görgün 2003: 298). Bu bakımdan medeniyet terimi Avrupa merkezci özelliğini günümüzde de korumaktadır.

A. J. Toynbee, Batı medeniyetinin dünyada yaşayan diğer toplumlar üzerinde kurduğu tahakkümü, XX. yüzyılın en önemli olayı olarak görmektedir. (Toynbee 1988: 203-213) Toynbee’ye göre Batı medeniyeti, diğer medeniyetlerden üstündür ve lider medeniyet konumundadır. Diğer medeniyetler Batı ile yarışmak için batılılaşmak zorundadır. Bu yarışta diğer medeniyetler, lider medeniyet Batı’ya karşı kendi organik medeniyetlerinin ayırıcı vasıflarını kaybetmeye mahkûmdurlar. Bu mücadeleden de her zaman Batı kazançlı çıkacaktır. Dolayısıyla dünyanın geleceğini şekillendirecek gelişmeler, halihazırda söz sahibi olan Batı medeniyetinin izlerini taşıyacaktır.

Filme tekrar döndüğümüzde, fırtına ertesi astronot Mark’ı yalnız başına yaralanmış bir halde buluruz. Onu yaralayan cisim, vücudunun Mars’ın atmosferine temas etmesini engellemiş ve hayatta kalmasını sağlamıştır. Mark, ilk iş olarak barınağa dönüp kendisini tedavi eder. Hayati tehlikeyi atlattıktan sonra, sıra Mars’ta yalnız başına kalmış olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye gelir. Bu noktada Mark’ın hayal kırıklığı ve hayatta kalacağına dair umutsuzluğu çok kısa sürer. Onun hal ve tavırları, içinde bulunduğu şartlara kısa sürede intibâkı, bilgi ve becerisinin getirdiği özgüven ve cesareti izleyiciler tarafından da hemen hissedilmektedir.

Bir ay sürecek görev için Mars’ta bulunan Hermes ve ekibinin bir sonraki Mars yolculuğu ise dört yıl sonra gerçekleştirilecektir. Mark’ın bu süre zarfında, yaşama elverişli olmayan Mars gezegeninde hayatta kalması mümkün değildir. Dünyadaki basınç ve atmosfere uygun hazırlanmış barınakta hasar oluştuğu taktirde savrulup patlayabilir; beşerî ihtiyaçlarını tedarik ettiği cihazlar bozulursa havasızlık ve susuzluktan fazla yaşayamaz. Mark’ın hayatta kalması için bütün şartların sağlandığı bir durumdaysa yiyeceği tükenecek ve açlıktan ölecektir. Görünüşte Mark için hiçbir ümit yoktur; ancak, O, “Burada ölüp gitmeyeceğim!” diyerek bir sonraki Ares görevine kadar hayatta kalmanın planlarını yapar.

Tesadüfen keşfedilen su ve yiyecek

Robinsonade tarzı kurgularda rastladığımız başkarakterin ıssız bir ada/çöl/gezegen vb. mekânlarda hayatta kalma çabası ve genellikle kendisine düşman yerlilerle kurduğu ilişkiler üzerinde gelişen olaylar zinciri söz konusudur. Byron Haskin’in, Robinson Crouse On Mars (1964) filmi Robinsonade tarzı kurguların sinemaya yansımasında önemli bir örnektir. Haskin’in filminde, Mars’a zorunlu iniş yapan iki astronottan birisi tesadüfen keşfettiği oksijen, su ve yiyebileceği bitkiler sayesinde hayatta kalmayı başarır. Mars dışı gezegenlerden gelen insana benzer yaşam formlarının Mars’ta maden çıkarmak için kullandığı kölelerden birisini kurtarır ve ona tıpkı Robinson Crouse’un yaptığı gibi Cuma adını verir ve kendi dilini öğretir. Marslı da ise bilim-gerçek türüne uygun olarak herhangi bir dünya dışı canlı yerine Mars’ın yaşama imkân vermeyen doğal şartları ve Mark’ın kendisiyle girdiği mücadele anlatılır. O, hiçbir şeyin yetişmediği bir gezegende yalnız başına kalmıştır. Eğer onu kurtarmak için birileri gelecekse en az dört yıl yetecek kadar yiyecek yetiştirmenin bir yolunu bulmalıdır.

Mark Watney, Batı medeniyeti ve biliminin günümüze değin ürettiği bütün bilgilere haiz bir bilim adamıdır. Onun Mars’ta kaldığı müddetçe yapıp ettikleri, sahip olduğu bilgiler doğrultusunda şekillenir. Hermes ekibinde botanikçi olarak görev yapan Mark, ilk iş olarak bitki yetiştirmenin  yollarını arar. Barınakta özel olarak oluşturduğu seraya, Marsın yüzeyinden aldığı toprakları taşır. Bu bölümde, dünyadakine benzer şartlara sahip küçük bir tarla meydana getirmiştir; ancak, asıl çözülmesi gereken mesele, bitkileri yetiştirmeye yetecek kadar suyu nereden bulacağıdır. Eğer Mark, hidrojen ve oksijeni bir potada yakabilirse su elde edebilecektir; fakat, uzaydaki boşluk yüzünden hidrojeni ateşlemek önüne geçilmez bir yangına yol açacağı için, NASA’nın uzaya yolladığı her şey ateş yavaşlatıcı özelliktedir. Mark, ekip arkadaşlarının özel eşyaları arasında bulduğu tahta haçı yontar ve parçalarını yakarak hidrojeni ateşlemeyi başarır. Böylelikle uzun bir zaman hem kendi ihtiyacına hem de tarlasında bitki yetiştirmeye yetecek kadar suyu üretmeyi başarmıştır. İlk iş olarak yetiştirmeye başladığı patatesler iki ay içinde filizlenir. Bir kısmını tüketirken, bir kısmını da tekrar ekerek Mars’ta dünyadakine benzer bir ekolojik döngü oluşturur.

Mark Watney’nin haçı kullanarak ateşi elde etmesi dikkat çekici olduğu kadar sembolik anlamlarla yüklüdür. Onun eylemi ile mitolojik karakter Prometheus’un yaptıkları birbirine benzemektedir. Prometheus, ateşi tanrılardan çalarak insanların hizmetine sokmuştur. Önceden tanrıların tasarrufunda olan ateş, Prometheus sayesinde insanlara geçmiştir (Erhat 2012: 254-257). Yeryüzünde insanoğlunun tarihini değiştiren ateşin keşfi, aynı zamanda Mark’ın bir başka gezegende hayatta kalmasını sağlayan kilit öğe olmuştur.

Medeniyetin olmazsa olmaz öğelerinden biri

İlk defa Mirabeau’nun tanımını yaptığı medeniyetin olmazsa olmaz öğelerinden birisi dindir. Ona göre din, civilisation’un ilk/aslî kaynağıdır. Toynbee’nin temel tezlerinden biri de her medeniyetin bir dini olduğudur. Dini olmayan medeniyet yoktur. Ancak Batı medeniyetinde durum biraz farklıdır. Toynbee, Batı medeniyetinden bahsederken ikili bir ayrım yapar. Bunların ilki Roma medeniyetinin yıkılmasıyla ortaya çıkan, düzeni tam oturmamış, dini açıkça Hristiyanlık olan ölü doğmuş bir medeniyet, diğerinin ise kısmen Katoliklik ve Protestanlık olduğunu söylemektedir. Modern Batı medeniyetinin bir dini olup olmadığı tartışmalı bir konu olup, genellikle Hıristiyanlığa karşı gelişmiş bir medeniyet olarak kabul görmüştür (Görgün 2018: 63). Modern Batı medeniyeti, temelinde Hristiyanlık ve kilise ile daima çatışma halinde var olmuştur. Bu bakımdan Mark Watney’nin din, Tanrı, kilise gibi anlamlarla yüklü haçı kullanarak/yok ederek ateşi elde etmesi manidardır. Prometheus’un marifetiyle Tanrılardan çalınan ateş ile Mark’ın sahip olduğu bilimsel bilgiler sayesinde kolayca ulaştığı ateşin ortak noktası Tanrı’ya ve dine ait düşünceleri devre dışı bırakmasıdır. Bundan böyle Mark, bitkilerini yetiştirebilmek ve Mars’ta hayatta kalabilmek için elzem olan su ihtiyacını, sahip olduğu düzenek marifetiyle sağlayacaktır.

Robinson Crousoe’da hatta Byron Haskin’in, Robinson Crousoe On Mars filminde rastladığımız, bilim adamlarının Tanrı’ya dair güçlü inançları ve Tanrı’ya şükran duymaları gibi dini atıflar Marslı’da yer almaz. Robinson’un adada başına gelenleri yazdığı defterinde, Tanrı’ya sık sık yakarışlarına, Tanrı’dan af dilemesine şahit oluruz. Marslı’da ise Mark Watney, bir bilim adamı ciddiyetinde başından geçenleri günü gününe kayıt altına alır. O, fırtına yüzünden yaralandığı ilk andan itibaren Mars’tan kurtarıldığı güne değin bütün başından geçenleri aynı soğukkanlılıkla kaydetmiştir. Bu süreçte karşılaştığı engelleri nasıl aştığını, neyi nasıl yaptığına dair malumatı, neden ve sonuçlarıyla birlikte anlatır. Hayatta kalacağına dair en umutsuz olduğu anlarda dahi Tanrı’ya ve dine dair hiçbir atıfla karşılaşmayız. Film boyunca Tanrı’ya dair tek gönderme, Mark’a erzak taşıması amacıyla yapılmış uzay aracının ateşleneceği sırada iki bilim adamının birbirleriyle olan konuşmasından ibarettir. “Tanrı’ya inanır mısın?” sorusuna, diğeri: “Babam Hindu’ydu, annem ise Baptist’ti yani birkaç tanesine inanıyorum” diye cevap verir.

Mars’ta yiyecek, içecek ve barınma ihtiyaçlarını kendi başına karşılayabilen ve yetiştirdiği bitkilerle küçük bir koloni oluşturan Mark, bundan böyle Ares IV’ün bir sonraki görev için iniş yapacağı bölgeye ulaşmak amacıyla keşif çalışmaları yapmaya başlar. Aynı zamanda dünya ile iletişime geçmenin yollarını da aramaktadır. Bu sırada Dünya’da Mark’ın hayatını kaybettiği düşünülür. Hermes ekibi, Mark’ı fırtına yüzünden kaybetmiş ve onsuz Mars’tan ayrılarak dünyaya doğru yola çıkmışlardır. Ancak Mars’tan gelen uydu görüntüleri, Mark’ın hala yaşadığını ve barınağın etrafını şekillendirdiğini ortaya çıkarır. Bunun üzerine dünyaya bir açıklama yapmak zorunda kalan görevliler, Mark’ın hayatta olduğunu ve en yakın zamanda onu kurtarmak için yeni bir Mars yolculuğu yapılacağını duyururlar.

Dünya ile bağlantı kurmayı başarır

Mark’ın dünya ile bağlantı kurması “Pathfinder” adlı araçla gerçekleşir. Geçmiş yıllarda Mars’a gönderilmiş olan aracı bulup barınağa taşıyan Mark, Pathfinder aracılığıyla dünya ile iletişim kurabilecektir. Mark’ın ne yapmak istediğini kavrayan dünyadakiler de aynı yolu izleyerek onunla bağlantı kurmayı başarırlar. Böylelikle Dünya ile Mars arasında iletişim sağlanmış olur. Tüm dünya tarafından merak konusu olan Mark’ın durumu, Mars ile iletişimin kurulmasıyla daha da ilgi odağı olur. Mezun olduğu Chicago Üniversitesi, onu, Mars’ı kolonileştiren adam olarak tüm dünyaya ilan eder.

Bir müddet sonra, Mark’ın barınağında arızanın baş göstermesiyle bitki yetiştirdiği küçük serası parçalanır ve patates bitkileri kurur. Hayatta kalan bakteriler Mars atmosferine maruz kalınca sıfırın altındaki ısıda ölür. Bu sebepten ötürü Mark, elinde kalan patatesleri hâlâ tüketebilir; ancak, bir daha patates yetiştiremez. Dünyadan Mars’a erzak gönderme denemesi de başarısızlıkla sonuçlanır. Mark, yine kısıtlı yiyeceği ve imkanlarıyla bir başına kalmıştır. Hayatta kalacağına dair en umutsuz olduğu anda dahi, filmin bütününe yansıyan soğukkanlılığını korumaya devam eder. Misyonerlerin tavrına benzer bir tavırla, “Yüce, güzel ve benden daha büyük bir şey için ölüyorum.” demektedir. Ancak O, bir din adamı değil, bilim adamıdır. Mars’ta yalnız başına geçirdiği süreç, hayatta kalabilmek için bütün yapıp ettikleri, kendisinden sonra Mars’a gelecek, belki de Mars’ta yaşayacak insanlara yol gösterecektir. O, Mars’a yerleşen, Mars’ta yaşayan ve bitkileriyle birlikte bir koloni oluşturan ilk insan olmuştur. “Nereye gidersem gideyim, ilkim. Bu tuhaf bir duygu. Araçtan dışarı çıktığımda oraya giden ilk kişi oluyorum. 4,5 milyar yıldır burada kimse olmamış ama artık ben varım. Bir gezegende yalnız kalmayı başaran tek insan evladı benim.”

Yegane kurtarıcısı bilimdir

Yukarıda değindiğimiz gibi, Mark’ın başına gelenler karşısındaki metâneti ve gösterdiği cesaret, onu insan olmaktan uzaklaştıracak kadar fazladır. Hatta filmin birçok yerinde bu cesareti, izleyiciyi rahatsız edecek düzeydedir. (Bateman 2015) Mark, doğal şartları insanların yaşamına  imkân vermeyen bir gezegende değil, evinin arka bahçesinde hobi olarak patates yetiştiren bir adamın rahatlığına sahip gibidir. Onun cesaretinde mündemiç olan rahatlık ve müşkül durumlar karşısında gösterdiği ironik tavırları esasında bilime duyduğu güvenle anlaşılabilir. Onun yegâne kurtarıcısı bilimdir. Gerek edindiği bilgiler gerekse onu kurtarmak için gelecek olanların sahip oldukları teknik ve teknolojik ekipmanlar, onun buradan kurtarılacak olmasının kesinliğini göstermektedir. Nihayetinde NASA, Mark’ı kurtarmak için Çin’in Mars yörüngesindeki uzay aracı ve ekibinden yardım istemek zorunda kalır. Çinlilerin yardımı ve Ares III’ün uzayda bir yıl daha kalacak şekilde ayarlanmasıyla Mark nihayet kurtarılır, kızıl gezegende yalnız başına geçirdiği yedi ayın ardından Mark, Hermes ekibiyle birlikte dünyaya dönmeyi başarır.

J. Joyce, Robinson Crusoe romanında, küresel imparatorluğun habercisi olan bir millî girişim ve fetih ruhu bulur. Ona göre Robinson Crusoe, keşif ve sömürge edinmenin yollarını açan bir hikâye olmasının yanında, İngiltere’nin imparatorluk iddialarını ve sömürdüğü coğrafyalara götürdüğü “değerleri” geliştirmiştir. Denizci Robinson, sömürgeci Britanya İmparatorluğu’nun gerçek bir prototipidir. (Defoe 2014: 8) Bu bakımdan Mark Watney’nin cesareti Robinson’ınkine benzemektedir. Ancak Watney’e kuvvet veren Robinson’ınki gibi ne bir millî ruh ne de dinî bir inançtır. Onu ayakta tutan, sahip olduğu pozitivist bilim anlayışı doğrultusunda şekillenen inancıdır.

Batı’nın çizdiği gelecek tasavvurunda dünyanın bir gün tükenecek olması kabul edilmiş ve dünya dışı yaşamın devamına ilişkin çabaya girişilmiştir. Coğrafi keşiflerden, İkinci Dünya Savaşı’na kadar, Batı medeniyeti eliyle dünyanın “medenîleştirilmesi”, diğer bir ifadeyle sömürgeleştirmeye tabi tutulması gerçekleşmiş ve insanoğluna parlak bir gelecek vaat eden medeniyet, iki büyük paylaşım savaşıyla kendisinde mündemiç olan  tahrip edici yönünü bilfiil gözler önüne sermiştir. O. Spengler’in organik bir tabiata sahip olduğunu söylediği medeniyet (Spengler 1997: 45-48), her ne kadar ölen ve inorganik bir hale gelerek geniş bir kültür sürecinin taşlaşmış son ucu olsa da modern Batı medeniyeti dünyayı şekillendirmeye devam etmektedir. Mark Watney’nin hikâyesinden hareketle, dünya dışı herhangi bir yerleşme ve yaşamın imkân dahilinde olması durumunda da geçerliliğini korumaya devam edecektir.

* “Güneşin altında yeni hiçbir şey yok” anlamında Latince söz.

Kaynakça:

Chris Bateman (2015), The Martian as Robinsonade. onlyagame.typepad.com/only_a_game/2015/11/the-martian-as-robinsonade.html Erişim Tarihi: 15 Nisan 2019.

Tuncer Baykara (1992), Osmanlılarda Medeniyet Kavramı ve On dokuzuncu Yüzyıla Dair Araştırmalar, Akademi Kitabevi, İzmir.

Daniel Defoe (2014), Robinson Crusoe. Çev: Belma Aksun, Ötüken Yayınları, İstanbul.

Azra Erhat (2012), Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul.

Tahsin Görgün (2003). “Medeniyet”, İslâm Ansiklopedisi. Cilt: 8. İstanbul: Diyanet Vakfı Yayınları.

Tahsin Görgün. (2018). İslâm ve Batı İlişkileri Çerçevesinde Medeniyet Meselesi, Endülüs Yayınları, İstanbul.

Cemil Meriç (2002), Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul.

İsmet Özel (2013), Üç Mesele Teknik, Medeniyet, Yabancılaşma, TİYO Yayıncılık, İstanbul.

Ridley Scott (yönetmen) 2015, The Martian (Marslı),  144 dk.

Oswald Spengler (1997). Batı’nın Çöküşü. Çev: Giovanni Scognomillo-Nuray Sengelli, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Arnorld Toynbee (1988), Medeniyet Yargılanıyor. Çev: Ufuk Uyan, İşaret Yayınları, İstanbul.

Güncelleme Tarihi: 08 Mayıs 2019, 12:19
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13