Kirazın Tadı filminde Mustafa Kutlu izleri

Rambo’nun bir halk kahramanı olup, insanlığı kurtarma çabası üzerinden pornografik katarsis yaşayan seyircinin sevebileceği türden bir film değil Kirazın Tadı. İhsan Yıldırım yazdı..

Kirazın Tadı filminde Mustafa Kutlu izleri

Hayatın anlam arayışına cevap aradığım yıllarda İranlı yönetmen ve sinema filozofu Abbas Kiyarüstemi’nin filmleriyle tanışıyordum. İran sinemasına karşı olan ilgim bu ülke sinemasına ait filmleri seyrederek daha da büyüyordu. İzlediğim filmlerin merakımı artırıp, beni ciddi araştırmalara yönlendirdiği günlere tekabül ediyor Abbas Kiyarüstemi ismiyle tanışmam. Seyrettiğim ilk filmi, 1997 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye alan Kirazın Tadı filmiydi.

Rambo’nun bir halk kahramanı olup, insanlığı kurtarma çabası üzerinden pornografik katarsis yaşayan seyircinin sevebileceği türden bir film değil Kirazın Tadı. Aristocu dramatik yapıyı parçalayan, yine Batı şiir, sanat ve drama geleneğinin dayandığı mimesis kavramını adeta ters yüz edip insan ruhunun derinliklerine dokunan bir sinema şaheseri. Öyle ki Cihan Aktaş, “Şarkın Şiiri İran Sineması” adlı kitabının önsözünde Mohsen Mahmelbaf’ın Gabbeh filmiyle birlikte Kirazın Tadı’nı izlememiş olsaydım bu kitabı yayına hazırlamayacaktım.” minvalinde bir cümle kullanır. İnsana kitap yazdıracak kadar etkileyici olan Kirazın Tadı, zaman kaybetmeden Kiyarüstemi’nin diğer filmlerini izleme iştiyakını uyandırıyor izleyenlerde.

Kiyarüstemi’nin sineması her yönüyle bizden birçok şeyi yansıtan sanat eserleridir. Her ne kadar farklı ülkelerin vatandaşları olsak da aynı medeniyet havzasında yaşıyoruz Kiyarsütemi’yle. Dolayısıyla sinemasının temelini İslam dini ve kadim coğrafyamızın kültür kodları oluşturuyor. Abbas Kiyarüstemi’nin filmlerini izlerken cetvellerle çizilmiş suni sınırların bizi asla birbirimizden ayıramayacağını bir kez daha fark ediyordum. Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Kiyarüstemi’nin filmlerini izlerken Mustafa Kutlu öykülerine rastlıyordum sanki. Özellikle Kirazın Tadı ile Kutlu hikâyeleri arasındaki şaşırtıcı benzerlik insanın seyir zevkini artırıp adeta mest ediyor. Bu benzerlik hem üslup, hem dil, hem karakter, hem de tema olarak kendini belirgin olarak gösteriyor.

Tahnitçi, yalın bir şekilde kirazın tadından bahseder Bedi Bey'e

Filmimizin ana karakteri Bedi Bey, İranlı yazar Sadık Hidayet’in “Diri Gömülen” öyküsündeki kahramanı anımsatsa da filmin tamamı Mustafa Kutlu öykülerinden farksızdır.

Yaşamına son vermek isteyen Bedi Bey, bunu tek başına gerçekleştiremediği için insanlardan intihar etmesine yardımcı olmalarını ister. Bu konuda Kürt bir Asker, Afgan bir ilahiyatçı ve Azeri bir tahnitçiyle konuşur. Asker korkup kaçarken, ilahiyatçı didaktik bir üslupla ona intiharın haram olduğunu söyler. Üçüncü kişi ise, bu konuda kendisine yardım edebileceğini ancak önce kendi başından geçen bir hikâyeyi dinlemesini ister. Bu sahneden itibaren Kutlu’nun bir öyküsüyle karşı karşıya kaldığımızı zannederiz. Yaşlı tahnitçi, Bedi Bey’in, günümüz modern yaşam alanı içinde tabiatı fark edemediği için intihar etmeyi düşündüğüne inanır. Bunun için de Bedi Bey'i tabiata davet eder.

Kiyarüstemi, “Köker Üçlemesi” ve diğer filmlerinde insanın bugün yaşadığı buhranların nedenini tabiattan ve topraktan uzaklaşmasına bağlar. İnsanı adeta toprağa davet eder. Mustafa Kutlu öykülerinin de temel dinamiğini bu çağrı oluşturur. Tahnitçi, yalın bir şekilde dutların (kirazın) tadından bahseder. Dut dolu bahçeyi, kirazları, dut ağacını, dutu yedikten sonra yeni doğan güneşin mükemmel görüntüsünü, dağları, okula giden çocukların sesini, ağacı salladıktan sonra yere düşen dutları yiyen çocukların sevincini ve bütün bunların kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatır Bedi Bey’e. Tabiat ve doğa Kutlu öykülerinin de odağında yer alır. Saka kuşuna, fesleğene, küpe çiçeğine, menekşeye, kasımpatıya, tarlalara, bir ağacın gölgesinde uyuyanlara, çiçek sulayan insanlara sık sık rastlarız Kutlu’nun öykülerinde. Uzun Hikâye’nin Ali’si gittiği her şehire saka kuşunu da götürür. Deyim yerindeyse tabiata birer güzellemedir Mustafa Kutlu’nun eserleri. Artık çoğumuzun sadece ansiklopedi ve belgesellerde rastlayacağı bitki ve hayvan isimlerine onun hikâyelerinde karşılaşırız. Necip Tosun, “Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu” adlı eserinde Kutlu’nun eserlerinde kullandığı bitki ve hayvan isimlerini tek tek yazarak bir sayfadan fazla bir liste çıkarır.

Mustafa Kutlu, hikâyelerinde insanla tabiatın birbirinden ayrılamaz bir bütün olduğunu, ayrılırlarsa tıpkı filmimizin kahramanı Bedi Bey gibi kendinden uzaklaşacağını anlatır. Âdem'in çocukları ancak tabiatta ve tabiatla kendini bulabilir ona göre. İnsanın yalnızca doğanın içinde kendisiyle barışık bir yaşam oluşturabileceğini söyler tahnitçi. “Beşimiz bir aradayız. Toprak, su, hava, ateş ve biz…” Kutlu’nun “Arkakapak Yazıları” kitabındaki bu alıntı, insan ve tabiat bütünlüğünü en iyi ifade eden cümlelerden biri. Yine “Beyhude Ömrüm” hikâyesinin de “öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.” cümlesiyle bitmesi, insan ve toprak ilişkisine dair en iyi açıklamalardan biri şüphesiz.

İki büyük ustayı bu kadar birbirine yakın kılan nedir?

Filmde sıkça tabiatın tahrip edilip yerine binaların yapıldığını görürüz. Kiyarüstemi, binaların yapımı için tabiatın tahrip edilmesini insanlığın geleceği için tehlikeli olarak görür. Buna paralel olarak köy yaşamını bırakıp şehre göçmenin insanı mutlu etmeyeceğini dillendirir eserlerinde. Filmde tahnitçinin bahçeden, ağaçtan, güneşten, dağdan bahsetmesi köy yaşamının farklı güzellikleridir. Yönetmenin Köker Üçlemesi’nin ilki olan “Arkadaşın Evi Nerede?” filmindeki yaşlı marangoz, son derece şiirsel ve sade bir dille bu tehlikeye işaret eder.

Doğanın tahrip edilmesi, köyden kente göç, Mustafa Kutlu’nun dertlerindendir. Kutlu, şehirleşmenin insanın doğal halini yitirip yozlaşmasına neden olduğunu düşünür. Köy yaşamının güzelliği ve saflığı ile şehir yaşamının olumsuz yanlarını sıkça dile getirir öykülerinde. Şehir hayatının insani ilişkileri ve güven ortamını zedelediğini, dolaysıyla güvensiz bir toplumun ortaya çıktığını haykırır adeta.

Bu iki ustanın benzer özelliklerinden biri de kurmacayla gerçeğin eserlerinde iç içe geçmesidir. Mustafa Kutlu, öykülerine zaman zaman dâhil olup okuyucuyla konuşur. Bazen öykü kuramı hakkında fikrini beyan eder. Bu durum Kiyarüstemi filmlerinin en temel özelliklerindendir. Yakın Plan ve Kirazın Tadı’nda Kiyarüstemi’yi oyuncularla konuşurken görürüz. Zeytin Ağaçları Altında ise film içinde film yapısıyla çok farklı bir yerde durur. Kirazın Tadı filmiyle Mavi Kuş öyküsünün final sahnelerinde, her iki usta da seyirciyi/okuyucuyu ters köşeye yatırır adeta.

Peki, iki büyük ustayı bu kadar birbirine yakın kılan nedir? Hiç şüphesiz beslendikleri kaynakların aynı olmasında yatıyor bu neden. Kiyarüstemi, bir röportajında İran ve kendi sinemasının başarısını Fars ve İslam kültüründe aramak gerektiğini söyler. Devrimden sonra ülkesini terk etmeyen sanatçılardan biridir Kiyarüstemi. Bu durum sorulduğunda şöyle cevap veriyor: “Bir ağacı kökünden koparıp başka yere götürürseniz meyve vermez. Verse bile gerçek tadını alamazsınız.” Bu söz onun yerel kültüre verdiği değeri ve başarısının kaynağını gösteriyor. Fars kültürüne baktığımızda başta İslam tasavvufunu, Mevlana ve Hafız gibi büyük insanları görürüz. Kutlu da besin kaynağı olarak aynı yeri işaret ederek İslam tasavvufundan etkilendiğini söyler. Şark hikâyeciliği tarzı ve kıssa geleneğine sıkıca bağlı bir yazardır Kutlu. Onda da Kuşeyri’nin, Mevlana’nın, Feriddün Attar’ın, Yunus Emre’nin etkilerini görürüz. Kültürel mirasımıza vurgu yapar birçok yerde. Bir diğer ortak yönleriyse ikisinin de farklı sanat alanlarıyla uğraşmalarıdır. Her iki usta da hem şiir hem de fotoğrafla uğraşmaktadır. Kiyarüstemi’nin bir şiir kitabı bulunmakta.

Kiyarüstemi bir röportajında, “Gümrük memuru ve polisin görevi sınırlar koymaktır. Sanatçının göreviyse sınırları kaldırmaktır.” Bu söz başta da söylediğimiz gibi cetvelle çizilmiş suni sınırların kadim birlikteliğimizi etkilemesinin asla mümkün olmadığını kanıtlıyor. Benzerliklerinin temel nedeni, aynı medeniyete mensup olup oradan beslenmiş olmalarında yatıyor. Hem Kutlu hem de Kiyarüstemi sınırları ihlal ederken bizlere de bu sınırların ihlalinin kaçınılmaz olarak kaderin bir emri olduğunu haykırırlar adeta.

İhsan Yıldırım yazdı

Yayın Tarihi: 11 Eylül 2014 Perşembe 15:04 Güncelleme Tarihi: 15 Kasım 2018, 12:04
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26